GEL-GİT

GEL-GİT

I

Bazen biri gelir

Biri gerçekten gelir

Dokunur bir olmamışlığa

Kan revan içinden

Uzun solur ince terler

Sürer taylarını bir sevince

Elleri vardır kuş serper eteğine

Çillerini sayar saçlarını yıkar

Büyür günebakanlar olur yüzün

Kıvrılır bir zambak kıvranır

Parantezin içi genişler ikinizden

II

Bazen biri gider

Biri gerçekten gider

Suça döner her yanın

Her yanın kurum tutar üzünçten

Sütler diner

Dinmez olur bakırın kararması

Dilin döner ağzının içinde

Sesin yiter ağıdının içinde

Parantez iki yana devrilir

 

III

Kapanmaz artık insanın zehri

Göğün içinde

 

GONCA ÖZMEN

 

Gel-Git

 

Gonca Özmen’in sadece bir şiiri üzerine bu yazı. Kısalığına rağmen, onun şiirlerinde okumaya devam etmek istediğim önemli bir izleğe giriş mahiyetinde. Bu şiiri seçmemin sebebi, onda bulduğum sesin erotik enerji içeren ve yoğun bir insani ilişkiye evrilen karşılaşmalar hakkındaki izlenimleri, aşk bilgisi. Böyle, hepimiz için önemli olan bir duygusal bilgiyi şiirinde kendi kendine konuşur gibi dile getirişi, bize söylemesi. Önemli ve kavranması oldukça zor bir şeyleri basitçe söyleme çabası. Gonca Özmen’in yazdığı şiir asla bundan ibaret değil ama aşkı, cinselliği, dostluğu, hayatımızın temel direği olan yoğun ilişkileri bir kadın diliyle anlatan bir şiir de yazabiliyor. Bence bunlar şiirden yola çıkarak konuşabileceğimiz, felsefi olarak da, daha iyi, daha donanımlı bir biçimde düşünebileceğimiz konular. Aşktan bahsetmeye nefesi yeten her şairin erotik tecrübeyi anlatışındaki özgül yanı aramak gerek. Burada anlatılan şey nasıl anlatıldığıyla, nasıl yaşandığıyla çok ilgili olduğundan bunun şiiri yazılabilir ve o şiirden yola çıkılarak bir fenomenolojisi yapılabilir. Elbette “aşk” deyince sistemli bir şiddetin, bir ezen ezilen ilişkisinin hiyerarşisinden, bu hiyerarşiyi meşrulaştıran bir kurumdan, toplumsal alışkanlıkların ilişkilerdeki tortularından, atıl pratiklerden, hukuki bir sözleşmenin, ekonomik bir anlaşmanın içinde boğulan bir enerjiden de bahsetmeliyiz. Fakat kim içini karartmadan ve kedere kapılmadan aşkı bunları indirgemeyi kabullenebilir? Aşk yeni bir şey olabileceği umududur, bir karşılaşmanın insana yeni biri olma şansını vermesidir; eski hayatın sınırıdır, yeni bir benliğin, duyumsamanın, kavrayışın başlayacağı bir eşiktir.

Cinsiyet farklılığı, aşkı anlatış, diğerlerine hissettiriş biçiminde düşünülür hale gelir. Kadın şairlerin kadın olduklarından katiyen emin olamayız ki, onları kadın yapan şey aşkı veya bir erotik karşılaşmayı anlatış biçimlerindeki farklılıklardır. Elbette kadınlar, kadın şairler aşkı veya erosu aynı biçimde anlatmaz. Felsefi açıdan kadın diye bir kategori yoktur çünkü bütün kadınları bu kategoriye sığmaya zorlamak onlar arasındaki farklılıkları monolitik bir aynılığın içinde eritmek olur. Düşüncenin bir kadın kategorisine baş vurması farklı var oluş biçimlerine kavramsal bir şiddet uygulamaktır. Buna karşın, tarihin ve toplumun dayattığı bir normlar bütünü olarak “kadınlık” vardır ve bu, sosyolojik, somut gerçekliğini pekala üretir. Şiir de sembolik düzendeki normlar ile tekil cinsel oluş ve hissedişin en çok boğuştuğu yerlerden birisidir. Benzer bir biçimde, erkek diye bir kategori olmadığı halde erkeklikten bahsedebiliyoruz; toplumsal cinsiyet çalışmalarında çokça ele alınan ve kafa kurcalamaya devam eden bir tartışma konusu erkeklik. Söz konusu erkekliği kıran, sorgulayan erkeklerin olabileceğini de biliyoruz; tüm dayatmalara karşın tekil bir erkekliği vücuda getirmek ömür boyu sürecek saygı değer bir çabadır. Her halükarda, kendi oluş süreci, cinsellikten muaf değil, cinsiyetli ve cinsel bir süreçtir. Cinsel anlamda tekilliğini ortaya çıkaramayan ve cinselliğe ilişkin ezberlere yenik düşmüş bir var oluştan da ne birey ne de kendi oluş çıkabilir. Erkeklik de kadınlık da üstlenilmeyebilir, bir toplumsal cinsiyet normları birliği olarak bozulabilecek şeylerdir. Kadınlığın reddi de tekil bir kadın oluşu inkar etmeye varmak zorunda değil. Aksine, böyle bir reddin amacı da, kendini cinsiyetli var oluşta ötekiyle ilişki içerisinde bir tekillik biçiminde tanımaktır belki de. Bunun için edebiyatta tekil bir kadın, bir kadın sesi, bakış açısı ve diliyle karşılaşmak çok değerli bir şeydir. Bu tekilliğin aşktan, sevgiden bahsederken kurduğu cümleler, heteroseksüel zihniyetin tahakkümü altındaki erkeklik ve kadınlık yaşantılarından farklı bir cinsiyetli var oluşu açığa vurabilir. Gonca Özmen’in şiiri bu sorunsalı düşünmek açısından bize son derece verimli görünüyor çünkü hem kadın ve erkek olarak ikiye bölünmüş cinsiyeti silmek istiyor ve çok da başarılı bir biçimde siliyor; hem de tekil cinsiyetli var oluşu, toplumsal cinsiyet normlarıyla boğuşan bir erotik deneyimi dile getirmek, konuşmak istiyor. Onun bu yazıda ele alacağım şiiri “Gel-Git” de bir ilişkinin başlarken hissettirdikleriyle biterken hissettirdiklerinden söz ediyor. Gelgit veya eski dilde söylenirse med cezir fizikte gök cisimlerinin birbirine uyguladıkları kütle çekim kuvveti sonucunda oluşan bir doğa olayıdır. İki kuvvet arasındaki fark her iki cisimde de şekil bozulmalarına yol açar. Dünyada gelgit deniz seviyesinin yükselmesi ve alçalması olarak gözlemlenir, bu değişimin sebebi Ay ve Güneş’in birbirine göre konumlarının değişmesine bağlı olarak meydana gelen kuvvet farklılıklarıdır. Gonca Özmen’in “Gel-Git” başlıklı şiirinde ise insanlar arasında, bedenler-arasılıkta meydana gelen cinsel çekimdeki kuvvet farklılıklarına bağlı olarak hissedilenler, yaşananlar konuşuluyor. Belki de cinsiyet farklılığını, tekil kadın veya erkek oluşu ancak böyle bir deneyimden yola çıkarak betimlemeye, konuşmaya başlamak gerek; felsefi bir kavramsallaştırma sonradan gelebilir.

Bu şiirde başkasıyla karşılaşmaya tamamen açık, gerçek karşılaşmalardan ve onların getireceği sarsıntıdan peşinen kaçmaya yeminli olmadan, gelgite kapalı olmadan yaşama cesareti var. Aşkın insanı içine çekeceği anafordan, mutluluktan ve mutsuzluktan korkmayan, hayattan mütereddit olmayan bir ses bu. Ben tam da bu tavır alış, bu ton yüzünden, bu sesi bir kadın olarak cinsiyetlendirerek okuma hakkını kendime vermiş bulunuyorum. Bu tavır toplumsal cinsiyet tarafından üretilmiş olan kadınlığın ne kadar içinde ne kadar dışında ve tekil diye sorabiliriz elbette.

“Gel-Git”, hayatımıza gelen ve gidenlerle ilgili; şiirin “biri” dediği, gelen, giden bir insan. “Biri” ne kadın ne de erkek, cinsiyetindeki belirsizlik korunmuş. “Biri” tekil olduğu kadar çoğul bir sözcük. Birkaçı içine alabilecek, birden fazlaya farklı zamanlarda teker teker yer verebilecek bir tekilliğin biricik yerini imliyor. Şiir gerçekten gelen ve gidenlerden bahsediyor… Yakın ilişkiler ele alınıyor yani, dostluklar, sevgililikler… Başka kim gelir ve gider hayatımızdan? Anne ve babalar zaten oradadır veya biz doğmadan zaten gitmişlerdir; adları, resimleri kalmıştır geriye. Onlar hayatımıza gelmezler. İnsanın ailesi hayatına girmez; çocuklar ebeveynlerinin hayatlarına gelirler. Kardeşler de insanın hayatından hiç gitmeyecek gibidirler. Baştan itibaren, çok eskiden beri tanırız onları.

Sözü edilen gelişler sürekli ve her zaman değildir, zamanları “bazen” olarak tarif edilmiştir. Bazen biri geldiğinde, gerçekten geldiğinde, hayatımızda beklenmedik büyük bir olaydır bu: Hayatımızın bir yabancıya, yeni birine açılmasıdır, onun yaşadığımız hayata alınmasıdır. Hayatımıza birinin alınması demek, hayatımızın aynı zamanda onun olmasıdır, ona açık tutulmasıdır. Peki gerçekten birinin hayatına girmek ne demektir? Birisini düşünmek, onunla sürekli bir biçimde ilgilenmek, onu dinlemek, kendini onunla paylaşmak. Olabildiğince açık olmaya çalışmak ama bu açıklıkta incinmeyi öngörecek ve incitmemek için gerekli önlemleri alacak kadar iyi ve ince olmak. Bir başkasıyla yeni bir dil oluşturmak, doğrudan bir şey söylemeyen cümlelerin anlamını da, anlamın çoğulluğunu da düşünmek. Sevmek, bir başkası karşısında her şeye gücü yeterlikten feragat etmek ve yaralanabilir olmayı göze almaktır. İçerlemenin, alınmanın, muğlaklıklarla tek başına baş etmenin, ilişkinin dilini daraltmamasına ve iki kişiyi de değiştirebilecek güçteki hakikatini ortadan kaldırmasına razı olmamaktır. Tüm zorluklara rağmen hakikati riske atmamaktır çünkü hakikati olmayan bir ilişki karşılaşmayı heba etmiş, boşa çıkarmıştır.

 

Gelenin geldiği ilişkide bir olmamışlığa dokunduğunu söylüyor Gonca Özmen. Hayatta kimse kimseyi olmuş, tamamlanmış, kendi olma sürecini bitirmiş, kemale ermiş bulmuyor. Eğer olmuş olsaydı insan, tamamlanmış olurdu, hayatına yeni birisini alacak bir açıklık da ortadan kalkardı. Kendimizi ve bize bağımlı olan başkalarını korumak istediğimiz, hayatımızı ayakta tutan koşulları sürdürmeye odaklandığımız zaman gelişim ve değişim süreçlerini durdurup, dondurmaya başlarız. Değişim süreçleri var olan yapıları sarsabilir, yıkabilir çünkü. Ancak donmaya, katılaşmaya direnen bir yanı varsa insanın, hayatını dışarıya açabilir. İnsan ilişkilere olmamışlığında girer ve ilişkilerin içinde büyüyüp, kendini tanır. Bunun sebebi, bizde zaten var olan meselelerin yeniden yaşandığı, bir kez daha sınandığı bir koşulun yalnızca ötekinin gelişiyle ortaya çıkmasıdır. İnsan ancak kendi meselesiyle hesaplaşarak kendisine doğru gidebilir. Ve o asıl meselelerle hesaplaşmak için bir başkasıyla karşılaşmak mutlaka gereklidir. Hiçbir “derin” veya “ağır” mesele masada oturup tek başına tefekkür etmek suretiyle esasında ne ise o olarak ortaya çıkıp görünmez bize. Kendi meselemizin içine tam manasıyla girdiğimiz, hatta o meseleye tekrar tekrar, yeniden daldığımız ilişkiler birinin gerçekten hayatımıza geldiği ilişkilerdir. Belki de o yüzden biz bu birilerini çok sever ve kaybettiğimizde acı çekeriz. Her halükarda onları gerçekten önemseriz.

 

“Gel-Git”’teki karşılaşmanın tensel bir karşılaşma olduğunu kan, revan, soluma ve ter sözcüklerinden anlıyoruz. Aslında tüm karşılaşmalar bedenseldir, bedensel olmayan bir karşılaşmadan söz etmek çok zor. Bedeni olanın kendi sözü de olur, bedensiz biriyle karşılaşmak ise ortalığa bırakılmış bir sözle karşılaşmadan ibarettir. Bu şiirde kan belki cana, hayatın içine, esasına, sağlığa, belki de ruhta zaten var olan acılara, travmalara, yaralara gönderme yapmaktadır. Bedenin, ruhun metaforu olmasının sebebi, bunların ne kadar farklı olurlarsa olsunlar söz konusu farklılıkların beden ile ruhun ayırt edilebilirliğini sağlayamamasıdır. Gelenle birlikte bedensel enerji harekete geçer, zaten çoktan var olan yaralar açılır ve kanamaya başlar. Gelen ki, eski bir gelişin izine bağlı olarak gelir, bedeni arzuyla canlandırırken bilinçdışındaki eski senaryoları ve yatırımları da kışkırtır. İnsan tekrarla zorlanır ve farklı oluşun imkanını tekrarda arar. Gelenin gelişiyle yükselttiği cinsel enerji uzun solukludur, derinin gözeneklerini açar, vücuda derin nefesler aldırır ki insan yaşadığını daha çok hisseder. Ölümden, uzun sürmüş bir zombilikten geri döneriz sanki. Geldiğine yaşadığını hissettiren, onda hayatı kışkırtandır gelen. Bu karşılaşmadan büyük bir sevinç doğar. Sevinç Spinoza’ya göre varlıkta güçlenmedir, varlığın iyiliği, olumluluğudur. Gelişle birlikte bedenim taylarını bir sevince sürer: Bu imge de bedende ritmin artışını, hareketi, koşuyu, coşkuyu anlatır. Yaşam enerjimizin ekonomisinin bıkkınlıkla yaşanan sönük bir hayatın enerjisine göre çoğaldığını, bedenden taştığını ve hesapsızca bir israf haline geldiğini duyumsarız. Elleri vardır kuş serper eteğine, yani yükseltir, uçurur, dünyanın içkinliğinde aşkınlığı hissettirir.

Elbette insanın dönüp kendisine baktığı bir haldir bu: kişi nasıl görüldüğüyle, hiçbir zaman tam olarak denetleyemediği görünüşüyle ilgilenir. Yüzüne, çillerine bakmak. Bir bedenin içindekini dışarıya vuran ışık hangisidir, nereden gelir? Kendine, donuk bir biçim, bir nesne olarak değil, yaşayan bir varlık olarak bakabilmek için sevilmek gerek. O zaman bir bitki gibi gün ışığına yönelmek mümkün. Güneş yaşam enerjimizin kaynağıdır; bizi vitrinde cansız bir nesne olmaktan çıkarır ve tıpkı bir günebakanı besler gibi beslemeye başlar. Aşkın sonuçlarından biri de insanın kendisini doğanın bir parçası gibi hissetmesidir. İnsanların dünyasının içerdiği bir işaretler sisteminin içindeyken, kısıtlı bir enerjinin ekonomisini yaparken, ansızın canlılığını, şekil değiştirdiğini hissetmektir. Güneşe dönmek. Bir zambağın kıvranarak büyümesidir. Bir ilişki, kendi kendini sarmalamayı da getirir. İçeri doğru bükülerek dışarıya açılmayı. Belki de buradaki içselliğin, içe dönmenin yalnızlıktan çok farklı olduğunu söylemek gerek. Bu yüzden şiirdeki parantez ikiyi içererek genişliyor. Bu parantezi, bir kapatılma olarak değil, barışçıl, besleyici bir ilişkinin ikiyi içermesi, birliğin ikiyi ortadan kaldırmayan, aynılaştırmayan metaforu olarak okuyabiliriz.

Birlikte olmak bir parantezin içinde genişlemek ise ayrılık da o parantezin iki yana devrilmesidir. Artık aradaki bağ, iki kişiyi bir arada tutamaz hale gelmiştir. “Gel-Git”’in ikinci bölümü biten bir ilişkinin ardından yaşanan kayıp duygusu ve yasla ilgili. Buradaki gidiş, elbette, hayata gerçekten gelenin ve gelişiyle hayatı değiştirenin gitmesidir. Gerçekten gidiş, geri dönüşü olmayan gidiştir. Gerçekten gitmemek de aslında kopamamak, unutamamak, ilişkinin durakladığı yerde kalakalmak anlamına gelir; insan şaşkınlıktan değilse eğer, gidemediği için gidemez. Bir ilişkiden gidememek aynı zamanda da artık orada kalamamak demektir. Yoksa gidememek neden söz konusu olur? Gidememe sorunu paradoksal bir biçimde kalamama sorunudur. Bunun çeşitli açıklamaları yapılabilir. Fakat gerçek sorun artık birisinin yanında kendini gerçekten yaşıyor, canlı bir varlık olarak besleniyor, hakikatiyle karşılaşıyor, sevebiliyor gibi hissedememektir. İnsanın sevme yetisini etkin hale getirmeyen, aksine ketleyen bir ilişki aslında çoktan bitmiştir. Geriye insanların birbirine verdikleri sözler, tarihsel borçlar kalır. İşte bedeni böyle bir ilişkide tutmak zordur çünkü biz kabul etsek bile beden yaşayan bir ölü olmaya razı olmaz. Bedenin, bu şiirde ima edildiği gibi, yaşamın bütününe ait bir yanı vardır ve o bu yanıyla toplum dışı, hukuk dışıdır. Hakikatini hukukun, kamusal alanın dışında arar.

İlişkilere özen göstermek, büyük bir dikkat ve incelik gerektirir. Herkes sevgilisine bir marj tanır ama yaralanabilir varlıklar olduğumuzdan hiçbir marj esasında umabileceğimiz kadar geniş değildir. Terkedilmek, kalmasını istediğimiz kişinin gitmeyi seçmesi mümkündür; bu herkesin başına gelebilecek bir şeydir. “Suça döner her yanın” diyor şair. Terk edilmede başkasını suçlamak daha kolay olsa bile insan faturayı kendine de kesmeden edemez. İnsan kendini suçlu hissettikçe kaybın üzüntüsü de çoğalır; suçluluk ve keder bedeni yavaşlatır, yorar, karartır, canlılığını alıp götürür elinden. Süt diniyor, çocuk memeden kesiliyor, diğerinin bedeni beni beslemiyor artık. Bakır oksitlenip paslanıyor; simyada dişilikle ilişkilendirilen bu metalin bozunumu, dişi erotik enerjinin geri çekilmesini ve onunla birlikte yaşam sevincinin de sönmesini anlatıyor. Şiirin ilk bölümündeki ışığın yerini ikinci bölümde gitgide artan, yayılan kasvetli, depresif bir geri çekilme, karanlık alıyor. Sevilenin gidişinin ardından sözcükler de yiter; geriye sadece konuşma jesti ve ses kalır. Ağıttır bu. Ayrılık ölüme benzer çünkü ikisi de kayıptır, yasının tutulması gerekir. Yas da mutluluk gibi insanın yüzünü gökyüzüne çevirir. Fakat besleyen ve yaşam enerjisini arttıran bir güneş yoktur artık göklerde; insanın zehrini akıttığı bir boşluktan ibarettir gökyüzü. Gidiş bedensel bir çöküşle, dünyanın kasvetli bir hale gelişiyle, bir zehirleniş olarak betimlenir.

 

Bir çok kadın ve erkek aşkı böyle bir sevinç ve ayrılığı da buna benzer bir üzüntü olarak yaşıyorlar diyebiliriz. Belki de Gonca Özmen’in şiirindeki bu tekil kadın sesinin farkı, tüm tanıdık, umutsuz şablonlardan ve klişelerden bağımsız olarak aşkın başlangıcını ve sonunu bu kadar saf bir biçimde gelgit olarak tarif edebilmesindedir. Toplumsal cinsiyete ilişkin klişelere düşmeden aşkı bir karşılaşma, hayatın bir başkasına açılması olarak kavrama cesaretidir belki de ondaki cinsiyet farkı, onun tekil kadın oluşu. Böyle bir farkın dışında, hatta hemen yanı başında, cinsel sömürünün türlü biçimlerini olanaklı kılan erkeklik ve kadınlık kurgularından ve yalanlarından başka ne var? Bu yalanlar da, insanların, erkeklik ve kadınlık kandırmacaları içerisinde kalmayı bilinçli veya bilinçsizce seçerek, bu seçimlerini kendilerine ve başkalarına gerekçelendirerek veya gerekçelendirmeyerek, tekil cinsel oluş süreçlerinden kaçmalarını sağlamıyor mu?

 

NOT: Mühür dergisinin Kasım*Aralık 2015 Gonca Özmen Dosyasında yayınlanmıştır.

Posted in Uncategorized

Karşılıksız Hayat

Didem Madak’ın Pul Biber Mahallesi’ndeki şiirlerinden biri “Karşılıksız Hayat”. Edebiyat eleştirmeni olmadığıma göre, sadece bir şiir okuru olarak düşündüklerimi paylaşabilirim sizlerle.  Ama edebiyatın felsefeyle temas ettiği eklemleri bulan, belki de o eklemleri kuran, inşa eden bir okuma olacak bu. Didem Madak’la ortak kaynaklarımız var; çağdaş feminist yazının bir kısmı örneğin. Onun sorunlarını ve izleklerini bir şair olarak hissettiği ve yeniden ifade ettiği, benim ise kavramsal olarak ilişki kurduğum düşünsel, entelektüel kaynaklar bunlar. Onu okur ve yorumlarken ortak kaynaklarımızı onunla birlikte yeniden keşfediyorum belki de. Felsefe ile edebiyat arasındayız dolayısıyla: Şiir kendisinin son sözüdür ve hiçbir okuma denemesi onun yerine geçemez. Elbette. Ancak bazen yalnızca bir şiirden yola çıkarak felsefe yapabiliriz. Kadınların felsefe külliyatından –bu külliyat bu konuda hiçbir malzeme sunmadığı için– dışlanmış varlık deneyimlerini felsefeden başlayarak düşünemeyeceğimize göre zaten edebiyattan başka nereden başlayabilirdik? Yok sayılmaktan, dışlanmaktan şikayet etmekten yorulmuş olabiliriz. Edebiyatın duygularla düşündüğü şeyi felsefe kavramsallaştırarak söyler. Bunun masum bir tercüme olduğu söylenemez, çünkü kavramsallaştırma duyguları ıskalamanın bir yolu da olabilir.

İzmir’de 2014 sonbaharında yapılan Didem Madak Sempozyumu’nda sunduğum bildiride Didem Madak’ı bir cinsiyet farklılığı şairi olarak okumaya çalıştım. Orada ele aldığım eser Ah’lar Ağacı idi ve sorum neden Didem Madak’ı bir kadın şair olarak okuyabileceğimiz sorusuydu. Onun şiirinde böyle bir okumayı neyin destekleyebileceğini tartıştım. Anne kız soykütüğüne, dişi arzuya ve kadınlarla birlikte tutulan yasa odaklandım. Bu yazıda da aynı soruyu düşünmeye devam edeceğim, yine Didem Madak’ı bir kadın şair, bir cinsiyet farklılığı şairi olarak okumayı deneyeceğim. Yine benim için bu fark biyolojik bir fark değil, dilde ortaya çıkan bir fark.

Peki dil nedir ve neye yarar? “Karşılıksız Hayat” şiiri bu soruya yanıt vererek başlıyor. Geçmişte, çocuklukta kalmış ve şimdi yaşanan dünyayla, özellikle de evle, eşyalarla, mahalleyle, kişilerle ilişkilerin sesler, kelimeler ve dillerle kurulduğunu söylüyor.

Kuşlar sözcüklerin arasındaki boşluktan sıcak ülkere göçerler.

Dünya anlamlı bir dünya olarak seslerin arasındaki farklar, sözlerin arasındaki boşluklar, dili kuran mekânsal ve zamansal farkların ilişkileri, bu ilişkilerdeki değişim sayesinde belirir. Ama aynı sebeple dünya anlamını ve değerini de kaybeder, boşalabilir. Dahası sözlerin ağırlığı vardır. Bazı sözler vardır ki, bir kez söylendikten sonra unutulmaz; dünyada bir tortu bırakır, dışardan almak zorunda kalıp hayatımıza taşıdığımız bir yüke benzerler.

Sözlerin arasındaki boşluğa

Bahçedeki kuru yaprakları süpürür insanlar

Sözler ağır alışveriş torbaları gibi

gitgide taşınamaz olur Efendimiz.

Dili mümkün kılan bu boşluklar, farklar, bu mekânsallaşma; dilin kendisi dünyayı görünür kılar, ama tuhaflaştırabilir, yabancılaştırabilir ve yaşanması zor bir hale de getirir. Sözcükler şeylerin arasında dolaşıp onları sarmalamıyor bu dizelerde; şeyler, canlılar, doğal varlıklar sözcüklerin arasındaki boşluklara doğru uçuyor, süpürülüyorlar. Dil dünyaya değil, dünya dile karışıyor. Dil insanı görünürün düzleminden görünmezin, idealin düzlemine taşır; anlamların içinde duyumsanır olan kaybolur. Dildeki tekrarla birlikte dünyaya inen yabancılık, insanı kendi duygularına bile yabancılaştırır. En güçlü, yakıcı duygu olan acı bile benlikten kopmaya, uzaklaşmaya başlar.

Acım uzakta kendini çekiyor Efendimiz!

Zamansallık, yani zamanla ilişkinin tam da kendisi, sesler sözcükler arasındaki bu farklara ve ilişkilere bağlıdır. Geçmiş ile şimdiki zaman, sesler yoluyla birbirine geçer. Bellekte bir devamlılığı sağlayan yaşantılar, olaylar arasındaki geçişler, özellikle de sebep sonuç bağlantıları sürekli bir biçimde bozulup yeniden kurulabilir. Bugünün dilini de dünyayı tuhaflaştıracak, özneyi duygusuna yabancılaştıracak şekilde çalıştıran şey kapanmış, kaybedilmiş ve artık dinamizmini, geçmiş duygusunun yoğunluğunu yeniden bulamayan geçmiştir.

Hiçbir şey kalmamış gibi olduğu için oldu bu

Hiç acımıyormuşum gibi

Didem Madak’ı benim gözümde kadın şair yapan fark, yani cinsiyet farkı da toplumsal cinsiyet normlarını sürekli bir biçimde gündeme getirmek ve bozmak suretiyle bu dil, özellikle de seslerin farkları, ritim sayesinde dile gelir, dilde açığa vurulur. “Karşılıksız Hayat”ta dişi arzu yoktur, arzunun kaybı, acının kaybı vardır, bu kayıplar içinde yalnızlık görünür olur. Fakat bu yalnızlık bir sükunet ve huzur içerisinde bir toparlanma ve kendiyle barışma değil, bir acting out’tur. Yani, bir gösteriyi sahneye koyma, başkalarının ne düşüneceğini çok da umursamadan dağılma, bölünme, parçalanarak görünürlüğe çıkma, kendini böylece aramadır.

Seslerin doğrusal zamanın akışına tabi kılınmadan kurdukları ilişkiler sayesinde güçlü toplumsal cinsiyet normları ve formları kırılır ve böylelikle, ortaya çıkmayan bir cinsiyetin söylenebilmesi mümkün olur; kadın olarak, toplumsal cinsiyeti kırarak ve bozarak bir konuşma yapmanın imkânı denenir. Karlar altındaki kentteki bir evde yalnız bir kadının yaşantılarına, bu yaşantılar içinde onun kendisiyle nasıl ilişki kurduğuna bakmaktayızdır bu şiirde. Şiirdeki ses, kendisiyle konuşan bir sestir; fakat konuşmanın muhatabı olan “kendi” önceden var olan, bulunmuş bir varlık değil, yok olan, aranan, yakalanmaya, tutulmaya, tanınmaya çalışılan, dile gelmesine gayret edilen biridir. Bu kendiyle konuşma sesleri dinlemeye, kelimeleri ve dilleri duymaya dayanır. Kendi, aynı zamanda Efendi’ye anlatılır, sanki o da anlatılanı önceden hiç tanımıyor, bilmiyor gibidir. Halet-i ruhiye arzunun aşkınlığından tahliye edilmiş, özne temel işlevini yitirmiş, boşlukta ve umutsuzdur. Hayatının merkezinde, yaşamı örgütleyen bir karar mercii değildir. Kendi hayatının merkezinden tasfiye edilmiştir.

Zavallı kendim!

Tasfiye edilmiş bir merkez komite üyesi gibisin.

Bu başkalarıyla da ilişkilerin bozulmasına, bütün ilişkilerin gevşemesine veya kopmasına yol açacaktır:

Ne bir kimseyi göresim var

Ne de konuşasım kimseyle.

Ne var ki bu hal enerjinin eriyip bittiği bir çökmeye, kabullenmeye değil, bir ironiye, bir zıvanadan çıkmaya, bir acting out’a geçişe, ama ne tam bir isyana ne de öfkeye dönemeyen dur durak bilmez bir konuşmaya, bir deli sayıklamasına dönüyor. Hüzün dünyayla aramıza koyduğumuz ve kimseye geçit vermeyen sessiz bir sınırdır. Hissedilemeyen acıyı hissetmek, kendine temas etmek için ise kendi kendine konuşmak gerekir.

Hitap edilen “Efendi” dua edilen kurtarıcı bir Tanrı değil, kentin ve evin içinde dolaşan sessiz, karşılık vermeyen, bazen alay eden, hınzır bir varlıktır. Tanrı’nın varlığına atfedilen hiçbir sıfat ona atfedilemez. Ne her şeye gücü yeter ne de tamamen iyi ve cömerttir. Aşkınlığını yitirmiş, tamamen içkin ve içinde yaşadığımız dünya kadar kötülüğe ve pisliğe bulanmış bir Tanrıdır bu. İşte “Karşılıksız Hayat” böyle bir psikotik metafizik evrende bizi dişi cinsiyete ilişkin motiflerle karşılaştırıyor. Başta örneğin, cadılıkla karşılaşıyoruz; seslerle, sözcüklerle, dillerle alternatif, farklı ilişkiler kuran kadın figürleridir cadılar. Fısıldadıkları sözcükler onların toprakla, bitkilerle, doğayla, bedenlerle bağlarını sıradışı şekillerde kurar ve iktidarın hışmına uğramalarına, dışlanmalarına, yakılmalarına sebep olur. Şiirin sonunda da kadın cinayetleri, öldürülen kadınlar çıkar karşımıza.

Öldürülmüş kadınlar gülümsüyor

Piyano tuşları gibi arası kararmış dişleri ile

Çözülmemiş cinayetler oratoryosu yapıyoruz

Kadınlar öldürülmesin senfonisi

Şeker de yiyebilsinler notalarda!

Şiirdeki kadın oluş kendi deneyimini cadılarla öldürülen kadınlar arasına yerleştiriyor. Delilik, cadılık, her an yok edilme tehdidi altında yaşanan, kimsenin koruması altında olmayan, piyasa dışında kalmış, bir meta olarak karşılıksız kalan, kendini erkekler arası mübadele ilişkilerine dayalı bu piyasadan çekip çıkarmaya çalışan bir kadın oluştur bu. Kuşkusuz bu halde Sindirella’nın balkabağı da ayakta bir pranga haline gelir, çünkü yakışıklı prensle evlenip mutlu olma hayali etkisini çoktan kaybetmiştir. Peki ya annelik, anneyle ilişkiyi kendi bedeninde yeniden başlatma ve tekrar etme ve böylece varlığa ve dünyaya bir anlam kazandırma özlemi? “Karşılıksız Hayat”’ta bu özleme bağlı bir gebelik fantezisi, annelik fantezisi var. Aşktan umudun çoktan kesilmiş olduğu, erkeğin arzu nesnesi olmadığı, babanın olmadığı, bir üçüncünün artık önemli olmadığı bir ilişkidir bu anne çocuk ilişkisi. Çocuklukta masal anlatan ve anlattıkları şiir sanılan anneyle ilişkinin yanı sıra hamilelik deneyimiyle veya fantezileriyle ilişkilendirilebilecek dizeler buluruz bu şiirde. Örneğin:

Böylece evde deli beslemeyin uyarılarına aldırmadan

Ve hiç korkmadan bir deli beslemekten

Çamaşırların kurumasını bekledim, yemeğin pişmesini

Bebeğin doğmasını

Doğum da evde dişi emek olarak kodlanan rutin işlerin akışı içine yerleştirilmiştir. O da sanki, mutlak bir başlangıç değildir de, her olayın zamanda olup bittiği düz bir zamanın akışı içinde gerçekleşecektir. Oysa burada vaktin dolmasını beklemek, kıyametin kopmasını, dünyanın toptan değişmesini beklemek gibidir. Bu bekleyiş, içerdiği bedensel değişiklikler yüzünden rasyonel, akla sığar bir süreç değildir. Onun bedende meydana getirdiği değişikliklere bakınca akıldışı, deliliği yakınsayan ve besleyen bir çok etkenin sürece dahil olduğunu da fark ederiz. Vücutta başkasını taşımak, vücudun sadece ben’in değil, bir başkasının da mekânı olması akla sığmayan bir süreçtir. Akıl birbirinin dışında sayar varlıkları, ayrılık ilkesine dayanır. Halbuki iç içe olmak aynı bedende uyku ile uyanıklığın çakışmazlığıdır. Ben uyurken karnımdaki bebek uyanır, ben uyanıkken o uyur.

Koyun koyuna uyuyan iki kara tohum?

Koyun koyuna, biri uyuyan diğeri uyumayan iki kara tohum?

Bu koyun koyuna birlikte, hem uyuyan hem de uyanık olan vardır. Bu bir içindeki koyun koyuna vücut, evi de şizofrenik bir mekân, şizofrenik bir düzen haline getirir. Mekâna hakim olan, hitap edilen Efendi bu hamilelik fantezisi içinde etkisini hissettirir: Bu dünyadadır, eşyalar, işler, makineler, sesler, hayaletler arasında kalmıştır. Akıldışı bir aklın, yaşamın kişileri aşan ve kişisel dünyayı tuhaf, yapay bir yer haline getiren gizli aklın Tanrısı, gebelik şizofrenisinin yalnızlığının Tanrısıdır.

Şimdi hiç kimse yok Efendimiz

Şu tuzluğu elinin tersiyle itip devirecek biri

Fal kapatıp bakacak biri

Babazula çalacak, Janis Joplin dinleyecek biri

Fiillerime uygun cezayı şu kanundan bulacak biri,

Cezalandıracak ve beraat ettirecek biri

Sanığı son sözünü söylemeye teşvik edecek biri

Başkası yok ama ben de yoktur. Kimsenin olmadığı, birisinin olmadığı bu durum, kişinin, kimliğin, kendinin, birin kaybolduğu kişisiz bir varoluş deneyimidir. Cinsiyetin de olmadığı, cinsiyetin de “bir” olmadığı bir durum olarak görebiliriz bunu. Ne şiddetin faili, ne keyif alışta özdeşleşebilen ve kendisini zevkleriyle tanımlayabilecek bir ben, ne fiilleri yargılanıp cezalanabilecek, yasaya tabi bir özne kalmıştır ortada. Luce Irigaray, Bir Olmayan Cinsiyet adlı eserinde, toplumsal cinsiyetin ötesindeki varlığıyla kadını “bir” olarak yakalamanın imkânsız olduğunu söyler.[1] Hamilelik o “bir”i daha da zor bulunur hale getirir, ortada henüz iki olmasa da, şimdi “bir” gibi görünen beden birden başka olduğunu çoktan duyumsatmaya, ilân etmeye başlamıştır. Birin olmadığı durumda iman da imkansız bir hal alır; Efendi’ye kulluk etmek zorlaşır, karmaşık, içinden çıkılmaz metafizik bir sorun haline gelir. Dahası, insanın ahlaki, hukuki statüsü de metafizik bir birliğe dayandığı için adeta havada kalmış, boşa çıkmış, neredeyse bertaraf olmuştur. Dişi ses hamilelik deneyiminin biri ortadan kaldıran bekleyişi içinde konuşurken, ne dinsel, ne hukuki ne de medeni bir kimliğe yerleşebilir. Gebelik ve doğurganlık deneyimini seslendirerek, kendi deneyimi içinden dağınık, dağılmış, saçılmış, bölünmüş bir cinsiyeti dile getirir. Burada bu deneyim cinsiyeti, kültürel, biyolojik, antropolojik, sosyolojik bir mesele olarak değil ontolojik bir mesele olarak okumaya hazırlıyor bizi belki de.

Öte yandan şiirin başlığı, anneliği ekonomik bir deneyim olarak da koyuyor ortaya; çünkü bir karşılıklılık ekonomisinin dışına yerleştiriyor. Hamilelik kendini “karşılıksız hayat” olma yolunda, annelik yolunda bulmaktır. Karşılıklılık ekonomisinin dışına doğru sürüklenmekte olarak. Bebekle kurulan bakım ilişkisi tek yanlı, asimetrik olduğu için karşılıksızlıktan söz edildiğini düşünmemek elde değil. Toplumsal bir cinsiyet konumu olarak annelikte, sıradan yaşamda insanların birbiri için yaptığına pek rastlamadığımız, kendiliğinden bir özveri, cömertlik, fedakârlık olduğu geleneksel olarak vurgulanmıştır. Annelik, bir varlığın diğerinin meydana gelişi için önce mekân olması, sonra da onun varoluşunu sürdürmesi için sürekli bir dikkat ve uğraş vermesidir. Bu dikkat etme ve uğraşma esnasında anne konumunda bulunanın varlığı bölünür. Kişi, kendi olanaklarının peşinde bir varlık olmak ile kendini başkası için karşılıksızca harcayan bir varlık olmak arasında kalır. Bir annenin çocuğuyla ilişkide toparlanması, onun karşısında kendi önceliklerini koyabilmesi çok seyrek meydana gelen bir olaydır. Anne çoğunlukla dağılmış ve kayıp bir varlıktır. Ancak geleneksel annelik kavrayışıyla mücadele ederken amaç karşılıksızlık ekonomisini aşmaya çalışmak, ortadan kaldırmak olmamalı; bu karşılıksızlığı insanlığın içinde genişletmeye çalışmalıyız belki de.

Elbette, annelik yolunun hamilelikle başlamak zorunda olduğunu reddetmek gerekir. Anneliğin aslen bakıma gereksinimi olanla iletişimde, ona yönelik emek ve uğraşta gerçekleştiğini kabul ettiğimizde, annelik biyolojik doğum olayıyla belirlenmez artık. “Karşılıksız Hayat”’ta bir bebek doğurmak ile bir şiir doğurmak arasındaki oyun önemlidir. Şairler, toplumsal cinsiyetleri ne olursa olsun, yani bedenlerinin ve jestlerinin toplumda kadın veya erkek gibi belirmesinden bağımsız bir biçimde, annelik yolunun bu zorunlu olmayan ilk güzergâhına yerleştirilmişlerdir. Dahası, Didem Madak bu şiirde, organik bir beden ve onun akışkanlığına işaret eden hiçbir dize kullanmaz; bedensel, fizyolojik, biyolojik süreçlere odaklanmaksızın gebelikten, doğurganlıktan söz eder. Organik bedenimde büyüyen bir bebeğin, bir ötekinin, bir yabancının varlığı fark edilmemiş, üstü kapalı bile olsa sezdirilmemiş, gösterilmemiştir. Gebelik ben ile başkası arasında bir ilişki olmaktan çok, bedenin içerisi ile dışarısı arasında kurulan yeni bir ilişki olarak ele alınır. Dişi ses, işte bu ilişkiye yerleşerek dişi bir benlik olarak konuşmaya çalışır.

Jacques Lacan “Ayna Evresi”’nde ben’in oluşumunu dışarıdaki bir imgeyle özdeşleşmeye dayandırmıştır.[2] Oysa Julia Kristeva, Dehşetin Güçleri’nde en yalın ve ilkel haliyle ben’in, iç ile dış arasındaki sınırın oynaklığıyla bir baş etme çabasından doğduğunu düşünür.[3] Bebek doğumda ve onu takip eden süreçte annenin bedeniyle bu oynak sınırdan ilişki kurar. “Karşılıksız Hayat”’ta da, “ben” veya dişi ses veya yaratıcılıkta dişilikle buluşan şair, doğurganlığını, bedeni ile dünya arasındaki oynak, kaygan sınırda deneyimler. Şiirdeki ses, karnında 37 ekran bir televizyonun açıldığını söyler. Gebeliğin tuhaf, tekinsiz, teknolojik, korkutucu bir imgesidir bu. “Renk ayarları”nı yapar, “acaip bilim kurgu” haline gelir, hatta bir “belgesel” olur. Bu ekran gövde, canlı ile ölü arasındaki karşıtlığı aşan bir tarzda hayaletlerle ilişki içindedir. Gölgelere, hayaletlere, ziyarete açık kalır, hem de şıkır şıkır sesler ve lamba ışıkları altında kendindeki işaretleri çözmeye çalışırken. Geçmişe ve geleceğe açık bu bedenle birlikte, ne hepten doğal ne de tamamen yapay olan değişimine bakan bir özne de belirginleşir.

Evde eşyalar, hayaletler, gölgeler, yasa kitapları, şiir ve müzik vardır, bedenin, gövdenin, özellikle de karnın bunlarla ilişkisi nedir? Beden opaklığı kaybolan, maddesellikte değişen, saydamlaşan, makineselleşen, eşyalaşan, dışarıya görüntüler veren teknolojik bir kadın bedeni haline gelmiştir. Gebeliğin ortaya çıkar çıkmaz takibe alındığı, teknolojik olarak izlendiği bir dünyada ultrason ekranı gövdede açık kalan ve görsel bir belleği oluşturan imgeleri yayan bir televizyona dönüşmüştür. Karında taşınan bebek değil, bir iç savaş hikâyesi, bir Marduk efsanesi, tarihi filmler, korku filmleridir. Gebelik tecrübesi, artık olmayanı çağırdığı gibi, gerçek olmayanı, imgesel yaratıları da davet eder. Tanıdık ama yabancı imgelerin geri gelişinin korkutucu bir yanı vardır; çoklukları ve akışlarıyla bir kadının vücudunda meydana gelen değişimin, yoktan varlığa geçişin akıl sır ermez kaotik düzenini duyurur. Kendi bedenimizin bu mükemmel üretim düzeninin bilinmezliği, karşısında sakin kalmak zorunda olduğumuz bir dehşettir, ama gelecek de böyledir aslında. Onda ne varlığın ne yokluğun, ne canlılığın ne de ölülerin bölgesinde bulunuruz; yaşam ile ölümün, geçmiş ile şimdinin arasında, hayaletlerin, çıka gelenin, ziyaret edenin menzilindeyizdir. Gebelik içinde hayatı taşımak değildir sadece. Neredeyse olmayan statüsündeki, yok hükmündeki imgesel varlıklarla da iletişime sokar ben’i. Dehşetin güçleri gebelikte, doğumda ve lohusalıkta yanı başımızda, içimiz ile dışımız arasındaki sınırdadır.

Kristeva, Dehşetin Güçleri adlı eserinde, anne ile bebek arasındaki ilişkinin semiotik boyutundaki ses ve ritmin baskın olduğu pre-oidipal dönemi yeniden düşünmeye koyulur. Ses ve ritimdeki iç içe geçmede, iç ile dış arasındaki çizgi belirsizdir. Fakat ben’in ortaya çıkması için anneden ayrılış gerekir ve bu belirsizlikte, bedensel yakınlıktaki ayrılığı tesis eden bir dışarı itme, şiddet ve dışkılama olayı meydana gelir. Çocuk kendisini anneden ayırmak için anneyi iteler. Ben’i ve ötekini ayıran bir itiş, bir dışa atıştır bu. O halde soralım, acaba hangi karşıtlık daha temel, birincil veya daha önemli? Ben ile başkası arasındaki ayrım mı yoksa iç ile dış arasındaki ayrım mı? Bir öznenin oluşmasında kritik an, iç ile dış arasındaki ayrımın ortaya çıkmasıdır. Anne için ise hem bu yeni mekânsal ayrımla baş etme, iç içe mekânın kaybı yeni bir güvensizliğin, şaşkınlığın, korkunun, dehşetin başlaması anlamına gelir. “Karşılıksız Hayat”’taki dişi ses de şiirleriyle ilişkisini böyle tarif eder. Şiirlerini kanguru gibi karnında taşır, göbek deliğine basarak kapatır şiiri ve içeri ile dışarı arasındaki sınıra ölümü, yengeçliği, aşağılıklığı, budalalılığı, kendini bilmezliği, küfrü, kesik kafaları, ağlamayı, korkuyu ve kesik dili yerleştirir. Bir anlamda, şiir ile şair arasındaki ilişkiyi de dehşetin güçlerinin dolandığı bir doğum, lohusalık, bir itiliş, dışkılama, ayrılma olarak kurgular.

Annelik “karşılıksız hayat” adını almıştır zira dehşetin güçleri tarafından işgal edilmeye, sadece sembolik düzende anlatılamayacak yakınlık talebine ve ardından da ötekinin kendisini, ayrı bir ben haline getirmek için başvuracağı şiddete maruz kalma deneyimine açılır. Annelik Didem Madak’ın doğurganlık fantezisinde annelik deneyimi bedenini hiçbir karşılık veya ödül ummadan bilinmeze, deliliğe, suça, küfre, açık tutma cesaretiyle ilişkilendirilmiştir.

Şüphesiz, Didem Madak’ın kamusal düzende konuşan öznenin eril olduğu bir sembolik sistemde bir kadın olarak doğumdan, doğurganlıktan söz etmek gibi bir zorluğu vardır. Buna karşın Birhan Keskin’in dediği gibi “bıçkın ama kırılgan”, toplumsal cinsiyet normlarının etrafından dolanan dişi bir sesle yazmakta iddialıdır. Şiirlerine gebedir, ev işlerini sıraya koyar ve şiirlerini bir kadının yalnızlığının içine doğurur. Peki ama konuşan özne her zaman erilse, şair de her zaman erkek midir? Elbette hayır. Kristeva’ya göre dişi ses ortaya ses ve ritim gibi anlamın semiotik ögelerinin sembolik anlamlar ve ilişkiler sistemine, nüfuz etmesiyle çıkar. Bu sayede şair kadın oluş sürecine girer. Sembolik ile semiotiğin bu etkileşimi, bu olumsuzluk, bu mücadele cinsiyet farklılığının ifadesine de kapı açıyor.[4] Şiir semiotik ögelere daha da açık, onların peşindeki dildir. “Karşılıksız Hayat”’taki dişiliğin de dilde bir özneleşme sürecine girebilmesini, dehşetin güçlerinin tüm olumsuzluğuna rağmen kendisini bir şiirin zamanı içerisinde tekilliği, başkalığı ve farklılığıyla duyurabilmesini bu sağlar. Didem Madak bu şiirde dişiliğiyle şairliğini doğurganlık deneyiminde iç içe geçirmekle kalmıyor; anneliği dehşetin güçlerinin kol gezdiği bir oluş, bir karşılıksızlık ekonomisi içinde bir yalnızlık ve ayrılış olarak düşünüyor.

[1] Luce Irigaray, Ce Sexe qui n’est pas un, Paris: Éditions Minuits, 1977.

[2] Jacques Lacan, « Le Stade du miroir comme formateur de la fonction du Je : telle qu’elle nous est révélée dans l’expérience psychanalytique », Revue française de psychanalyse,‎ octobre 1949, p. 449-455.

[3] Julia Kristeva, Pouvoirs de l’horreur, Éditions du Seuil, 1980.

[4] Julia Kristeva, La révolution du langage poétique, Paris: Éditions du Seuil, 1974.

Posted in Uncategorized

Çirkin Ördek Yavrusu: Narsisizm ve Yaratıcılık

Bu yazıda “Çirkin Ördek Yavrusu”nu felsefenin ve psikanalizin ele aldığı; özne olmak, kendi bilincine varmakla ilgili konularla ilişkilendirerek okumayı deneyeceğim. Narsisizmle yaratıcılık arasındaki ilişkinin ne olduğunu düşünmek için elverişli bir metin bu. “Çirkin Ördek Yavrusu” yaratıcı kişinin veya sanatçının yakın çevresi ve toplumla ilişkisinde yaşadığı acı verici bir dışlanma, benimsenmeme, yabancılaşma, parçalanma deneyimini anlatıyor fakat bundan ibaret değil. Fransız psikanalist Jacques Lacan’a başvurarak denebilir ki her insan benlik geliştirme ve kendi olma macerasının yaşandığı büyüme sürecinde buna benzer deneyimleri kaçınılmaz olarak yaşayacaktır. Bir zamanlar hepimiz çirkin ördek yavrusuyduk; kimimiz uzun, kimimiz kısa bir süre için. Yeterince beğenilmediğimizi, sevilmediğimizi, önemsenmediğimizi, takdir edilmediğimizi hissetmişizdir; belki şimdi bunları yine hissetmekteyiz, gelecekte kendimizi yine çirkin ördek yavrusuna dönmüş bulabiliriz.

“Çirkin Ördek Yavrusu” (Den grimme ælling) Hans Christian Andersen tarafından 1842 yılında kaleme alınmış. Masalın kısa özeti şöyle: Anne ördeğin üstünde haftalardır kuluçkaya yattığı yumurtalar sonunda çatlamış ve yavrular tek tek yumurtadan çıkmışlardır. Yavrulardan bir tanesi kardeşlerine hiç benzememektedir. Anne ördek buna çok şaşırır ve üzülür ama yavruyu farklılığına rağmen sahiplenir. Çirkin ördek yavrusu, bedeni kardeşlerininki gibi olmadığı için birlikte büyüdüğü kardeşlerinin alaylarına ve acımasız hareketlerine maruz kalır. Sonunda onlar tarafından dışlanmaya daha fazla dayanamayarak ailesini terk eder. Çıktığı yolda, gittiği yerlerde karşılaştığı hayvanlar ve insanlar da onu kabul edip sevmeyeceklerdir. Bir gün Çirkin Ördek Yavrusu gölde bir kuğu sürüsü görür ve güzelliklerinden büyülenmiş halde onların yanına gitmeye karar verir. Su kenarına geldiğinde suda kendi yansımasıyla karşılaşır. Çirkin bir ördek yavrusu olmadığını, bir kuğu haline gelmiş olduğunu fark eder. Diğer kuğular onu aralarına kabul edip saygı duyarlar ve hayatını güzel bir kuğu olarak sürdürür.

Andersen’in bu masalda farklı karakter özelliklerine ve az rastlanan yeteneklere sahip sanatçının yaşadığı bir dışlanma deneyiminden bahsettiği, bunun da sanatçının kişisel tarihinin bir parçası olduğu genel olarak kabul gören yorumdur. Bu yorumun yanlış olduğunu iddia etmeyeceğiz. Romantizmin sanatçıyı sıra dışı, çok özel bir insan; hatta insandan üstün bir varlık olarak kavrayışının bir parçası da sanatçının uyumsuzluğudur. O çevresine yabancıdır; tuhaf, yadırganacak davranışların ve muhtemel taşkınlıkların öznesidir. Dahi çocuk veya genç, yeteneklerini takdir etmeyi başaramayan veya hepten reddeden bir aile ortamında; gündelik hayatın vasat dar anlamlılığı içerisinde kendini keşfetmeye çalışmakta; kimliğini, hayattaki yolunu aramaktadır. İçine doğmuş olduğu topluma ait olmakta zorlanır, toplumda kendisine verilen yere sığamaz; kâh içine atıldığı dünyaya kâh ona uyum sağlayamadığı için kendisine yabancılaşarak acı çeker.

Andersen’in kendisi de buna benzer bir süreçten geçmiş gibi görünmektedir. Babasını kaybetmiş, yoksulluk içinde büyümüş; yazdığı tiyatro oyunlarını hiçbir zaman takdir etmeyen, boş bir uğraş olarak gören annesi tarafından yeterince sevildiğini hissedememiştir. Okula çok geç, ancak on sekiz yaşındayken gidebildiği için öğrencilerin, hatta öğretmenlerin alay ve aşağılamalarına maruz kalmıştır. Bunda ileri yaşının olduğu kadar yazar olma hevesinin de payı vardır. Vücudu dönemin ölçülerine göre iricedir, eline koluna tam manasıyla hakim değildir. Çocuklar ötekilere benzememekten korkarlar çünkü hayat farklı olan çocuklar için kolay değildir.

“Çirkin Ördek Yavrusu”nda temel izlek “özdeşleşme”dir. Çirkin ördek yavrusu kendi türünün tipiyle, türün normatif beden imgesiyle özdeşleşememiştir. Masalda özdeşleşme imkânını kesintiye uğratan veya zorlaştıran fiziksel farkların toplumsal handikaplara, engellere dönüştüğünü, alay ve dışlama sebebi haline geldiğini görürüz. Ancak söz konusu farklar zamanla, değişen bakış açısına ve ortama göre bir tanınma ve hayranlık sebebi haline geleceklerdir. Masal verili bir çevre içinde aşağılanma sebebi olan özelliklerin başka bir çevre içinde kabul edilmemizi sağlayan özelliklere dönüşebileceğini söylüyor ve bir kurtuluş imkânını imliyor. O bize aile çevresinin çocuğa kendisinin olumlu bir imgesini veremediği bir durumu anlatır. Böyle bir ortamda bulunan çocuk da kendinden kolay kolay hoşnut olamayacak; kendine saygı duymakta, kendisini sevmekte, kendinden emin olmakta zorlandığı için ıstırap çekecektir. Andersen, acıyı dindirecek bir çözüm yolu önermektedir bize: Çocuk bir başka düzene, kısıtlı aile çevresinin dışındaki dünyaya açılabilirse bu çok daha büyük ve fazla çeşitlilik sağlayan ortamın içinde kendini bulma imkânına sahip olabilecektir. Elbette türlü kötülüklerle karşılaşılabilecek bir dünyada kendini arayacaktır ve hayatını riske atmak, türlü tehlikelerle karşılaşmak anlamına da gelir bu. Ailenin küçük, güvenli fakat ıstırap dolu ortamından dünyanın büyük, güvensiz ama yeni deneyimler vaadeden mekânlarına geçen çirkin ördek yavrusu için her yer beklenmedik kaynaklar ve şaşırtıcı sürprizlerle doludur. Bu henüz tanımadığımız dünya, kendimiz hakkındaki bilgimizi kökten değiştirir; ben’in kendisiyle yeni bir biçimde karşılaşması için yeni sahneler açar. Ben onda yalnız olmadığını idrak eder, kendi benzerlerini bulur, kendi türüne rastlar, onları tanır ve onlar tarafından tanınır ve böylece öz saygısını, öz sevisini, özgüvenini kazanır.

“Çirkin Ördek Yavrusu”nda özdeşleşme sorunu, narsisizme ilişkin bir sorunsaldır esasında. “Çirkin Ördek Yavrusu”’nda narsistik özdeşleşmenin temelinde bedensel benzeme vardır. Lacan 1936 yılında kaleme aldığı « Ben İşlevini Oluşturucu Ayna Evresi »[1] adlı kısa metninde hayvanlar arasındaki speküler ilişkilerden de söz eder. Örneğin bir güvercinin yumurtlama işlevini yerine getirebilmesi için başka bir güvercini görmesi gerekir; diğer güvercinin dişi veya erkek olmasının önemi yoktur. Etrafta başka bir güvercin yoksa güvercinin etrafına bir ayna koyarak kendi imgesiyle karşılaşmasını sağladığımızda da yumurtlama başlar. Kısacası, bedensel gelişimin tamamlanması için güvercinin kendi türünün görüntüsüyle algısal bir ilişki kurması gerekir. Lacan hayvanların aynadaki yansımalarının kendi yansımaları olduğunu anlamadıklarını belirtir ve bu ona göre insan yavrusu ile hayvan arasındaki önemli bir farktır. İnsan yavrusu için özdeşleşmenin meydana geldiği ayna evresinde durum daha karmaşıktır. Sadece türsel bir özdeşleşme söz konusu değildir zira, bir imgeyi (imago) kendi imgesi olarak görmek ve böylece bir ben işlevinin ortaya çıkmasıdır mesele. İmago türün özelliklerinden çok daha fazlasını, bireye ilişkin özellikleri de içinde taşıyabilir. Gözümüzün önüne şu sahneyi getirmeye çalışalım: Altı aylık ile on sekiz aylık civarındaki bir bebeği annesi veya başka bir büyük kucağına alarak aynanın karşısına götürüyor ve beraberce aynadaki görüntülerine bakıyorlar. Yetişkin aynadaki görüntüyü kendisinin ve çocuğun görüntüsü olarak algılıyor; ancak çocuk kendi görüntüsünü kendisinin olarak algılamayı henüz bilmiyor, bunu yapabilmesi için yetişkinin onu nasıl gördüğünü fark etmesi gerekecektir. Kendisini aynada bulmadan önce yetişkinin bakışında bulacaktır. Onun tarafından görülmeyi deneyimleyerek kendisini kendisi olarak algılayabilecek, hissedebilecek, kendisiyle özdeşleşebilecektir. Burada şöyle bir varsayım da vardır: Görülmek başkasının bakışındaki imgenle karşılaşmaktır. Kendimizle özdeşleşmemiz başkası sayesinde, başkasının dolayımıyla meydana gelir. İşte Lacan bu imgeyle özdeşleşerek bir benlik sahibi olmaya başladığımızı ima ediyor.

Bir bakış fenomenolojisine yaklaşan bu özdeşleşme kuramının arka planında Hegel’in öne sürdüğü bir fikir yeniden çalışılmıştır aslında. Lacan’ın ayna evresinde yaptığı tartışma Hegel’in öz bilincin imkânı tartışmasını yankılar. Lacan’ın psikanalizini Hegel’in fenomenolojisiyle yakınlaştırma çabaları, en azından bu sorunsalla sınırlandığında haklı gibi görünmektedir. Tinin Görüngübilimi’nde[2] Hegel nesnenin bilgisini öz bilince dayandırır ve bu zeminde bilgi nesnesinin onu bilmeyi hedefleyen bilinçten ayrı olmadığı hakikatine ulaşır. Peki öz bilinç nasıl ortaya çıkar? Nasıl mümkün olur? Hegel’e göre öz bilincin imkânı bir nesnenin bir bilme nesnesi olarak sınandığı veya tecrübe edildiği bir sahnede bulunamaz. Hegel’in düşüncesinin yeniliği yeni bir başlangıç noktası, yeni bir varlık kavramı icat etmiş olmasındadır. Öz bilinç “başkası için olmak”tır. Başka deyişle; öz bilinç denen varlık, ancak başka bir kendi bilinciyle, başka bir öz bilinçle ilişkide ortaya çıkar. Bu ilişkiye Hegel « arzu » adını verir. Hegel özneliği arzu olarak düşünür ki bu, Hegel’in Batı felsefesi geleneği içerisindeki özgün girişimidir. Lacan da bu mirası psikanalitik bir boyutta devralıp geliştirmiştir. Hegel’e göre bilenin dışında, ondan başka bir şeyin bilinci olarak bilme, özneliğin soyut bir ilk aşamasıdır. Oysa; kendi bilinci, öz bilinç olarak öznelik arzunun sınaması içinde düşünülmeyi gerektirir. Peki Hegel arzuyu nasıl düşünür? Arzulayan özne bir bilme nesnesiyle, bilinecek dışsal bir varlıkla karşı karşıya bir özne değildir; o, kendisini çevreleyen dünyada çeşitli başkalık biçimleriyle karşı karşıyadır ve arzularını bu başkalıklarla tatmin eder. Hegel için bir arzunun tatmin olması, bir başkalığa onu tahrip etmek için gitmesi ve ondan kendine geri dönmesidir. İhtiyaç ile arzu arasındaki ayrım da işte bu tanımın içinde kalarak yapılabilir. Bir ihtiyaç tatmin olduğunda meydana gelen başkalıktan kendine geri dönüş hareketi içerisinde alınan bir keyif vardır. Bu keyif, keyif alanı zayıf ve geçici bir farkındalığa, öz bilince ulaştırır. Ama bu tam manasıyla bir kendinin farkındalık, daha kalıcı, daha güçlü bir öz bilinç değildir. Böyle bir öz bilince ancak başka bir öz bilinçle karşılaşarak, onunla bir ilişkiden ulaşılabilir. Hegel bu karşılaşmayı bir ölüm kalım savaşının olumsuzluğuna yerleştirecektir. Öz bilinç ancak başka bir öz bilinç tarafından tanındığında gerçek anlamıyla kendi kendisine erişebilecek, kendi kendisini yakalayabilecektir. Başka deyişle, tanıma olayı bir arzu ilişkisi içinde cereyan eder ki bu ilişkide her bilinç diğerinin arzusunu arzular. Burada bir bilincin diğeriyle tutkulu bir ilişki kurulmuş olduğunu söyleyebiliriz belki; fakat bundan bilincin tutkusunun diğer bilinç olduğu sonucunu çıkaramayız, çünkü bu ilişkide o kendisine tutkundur aslında. İşte narsisizm tam bu resimde ortaya çıkar: Öz bilincin imkânının sahnesi, adeta, varoluşun tam ortasında meydana gelen bir ayna evresini andırır.

Lacan, Hegel’in öznelik sorunsalı üzerine düşünümünün takipçisidir, zira onun arzu olarak özneliğin, bilinç veya bilgi olarak öznelikten daha temel olduğu görüşünü teyit eder. Bununla beraber, takip ettiği yön Hegel’inkinden çok farklıdır. Hegel’de bu arzu ilişkisi tanımada sona erer ve öznelerarasılığın ortaya çıkabilmesini mümkün kılar. Bu öznelerarasılıktan bir başka öznelik biçimi olan akıl çıkar ve aklın kendisini doğada ve tarihte aramasından da tin olarak özneliğe ulaşılır. Görüldüğü gibi, Hegel’in fenomenolojisi bir öznelik biçiminden bir diğerine birçok geçişten oluşan bir silsile içerir ve tinin kendi kendinin bilincine varması anlamına gelen mutlak bilgide sonlanır. Hegel arzudan doğan özneliğin nasıl tarihsel bir dünya kurulmak suretiyle mutlak bilgiye eriştiğini anlatır bize. Lacan ise arzu olarak özneliği başka bir düzende, sembolik düzende ele alır. Özneliği önce doğal, sonra insani ve tarihsel dünyada aramaktansa yapısalcı bir biçimde, sembolik bir sistem içerisinde ve her ne kadar ikircikli, muğlak ve açmazlarla dolu olsa da bir üçüncünün, Ötekinin normatifliği tarafından belirlenmiş bir arzu ilişkisinde inceler. Bu farka rağmen her iki düşünür de özneliği özdeşlik ve özdeşleşme bakımından düşünmüşlerdir.

Yaratıcılığı da Hegel’de diyalektik özdeşleşme hareketi bağlamında yeniden tanımlayabiliriz. Hegel aslında bir yaratıcılık düşünürüdür, çünkü diyalektik hareket bir özdeşleşme hareketi olduğu halde sürekli olarak kendi içinden fark üreten bir harekettir. Diyalektik bir kendine gelme veya kendi olma sürecine benzer, bu süreçte özdeşlikten içsel fark ve başkalık ortaya çıkar ve bunlardan özdeşliğe tekrar geri dönüş olarak açılan kendilik; fasit bir daire içinde hep aynı noktaya geri dönmez, aynıyı gelişimi içinde serimler. Aynının ve başkanın aynılığı veya özdeşliği bir yaratıcılık tanımı olarak okunabilir.

Lacan özdeşliği iki düzende düşünür: imgesel ve sembolik. Bunlar özdeşliğin kurulduğu iki boyuttur. Lacan’ın özne hakkında yaptığı açıklamayı ayna evresinden, yani narsisizmden başlayarak tartışmak gerekir. Elbette başkasının bana yansıttığı imge özdeşliğimin, kimliğimin, kendiliğimin bir parçasıdır ama bunlar hakkındaki tartışmayı da sadece imgesel düzenle sınırlı tutamayız. Şimdiye kadar meramımızı anlatmaya çalışırken « identité » sözcüğü için üç karşılık birden kullandık. Özdeşlik aynılık anlamında kullanılır; felsefe tarihi geleneği içinde bizi farklı ve değişen özelliklere rağmen aynı kalan bir “hypokeimenon”, “substratum”, “altta yatan” fikrine geri götürür. Kimlik ise sosyal ve tarihsel toplumsal bir kurgu olduğu için sembolik düzen içinde öznelikle ilişkilendirilebilir. Lacan’da sembolik düzen tarihsel dünyaya dayandırılarak değil, tarihsel dünya sembolik düzene bakılarak açıklanır. Kendiliğin ortaya çıkması anlamında özdeşleşme ise (identité comme ipséité) bir başkasıyla ilişkide, onun dolayımıyla bir imago’nun üstlenilmesiyle başlayan bir süreçtir. Sembolik düzeyde meydana gelen, kimliklenme olarak özdeşleşme ile imgesel düzeydeki özdeşleşmeyi birbirinden ayırt etmek gerekir. Sembolik düzlemde kimlik kazanan özne, konuşan anlam ifade eden bir öznedir ancak bunu belli bir pozisyondan, o pozisyonu zaten çoktan üstlenmiş olarak ve Öteki ile ilişki içerisinde yapar. Bu açıdan her kimlik kazanma süreci aynı zamanda sistem tarafından; sistemin konumları, yasaları, nomatif denklemleri vs. tarafından bir kimliklendirilmedir. Bu iki özdeşleşme olayını narsisizm ve yaratıcılık açısından değerlendirdiğimizde neler söyleyebiliriz?

Lacan ayna evresinde ben’in oluşmasında imgeselin rolünden bahseder. Ben çocuğun bir imgeyi kendi imgesi olarak üstlenmesi sayesinde oluşur. Bende bir özdeşlik veya aynılık biçiminde bir kendiliğin kurulması insanın başkalarıyla ve hatta kendisiyle kurduğu ilişkinin omurgasıdır. Bu omurgayı ayakta tutan şey, öznenin kendisine ve başkalarına bir imge, kendi imgesini göstermesidir. Ayna evresinde ben’in ilksel özdeşleşmesi sorusu ben’in özdeşliğini de aşan, genel bir özdeşlik sorusuyla bağlıdır. Zira ayna evresinde çevreleyen dünyanın algılanmasının imkânına ilişkin yapılar da ben’in ortaya çıkmasıyla eş zamanlı olarak meydana gelir. Başka deyişle, “ayna evresi” algının görüngübilimine değerli katkılarda bulunur. Lacan bebeğin altıncı aydan itibaren bir imago’yu üstlenmesinden söz ettiğinde sadece ilk kez bir kendilik deneyiminin yaşanmasından bahsetmez; kendi bedeninin belirişinin koşulları ve hatta, dünyanın algıdaki belirişinin yapısal koşullarına ilişkin saptamalar yapar. Burada Merleau-Ponty’ninkine benzer bir algı fenomenolojisinin temel yapısal ilkeleri de gündeme gelmektedir. İmago’nun üstlenilmesi olayı içerisinde algılayan bedenin algılanması ve algının öznesi olarak bedenin temel bir Gestalt yapısına kopmaz bir biçimde bağlanması da vardır. Burada dünyada herhangi bir şeyin bir özdeşliği olabilmesinin koşulları da ortaya koyulur. Anneden ayrılık, anneyle ayrışmamış bir birlikten, Levinas’ın « il y a » (var) diyebileceği bir halden çıkış imgesel düzendeki özdeşliğin, kendilik anlamındaki özdeşliğin kurulabilmesinin koşuludur. Lacan’a göre özneleşme süreci ben ile çevreleyen dünya arasındaki ayrılmayla başlar. Bu ayrılma olayı, eksikliğin belirişiyle ve eksikliğin gösterenle ilişkisinin ortaya çıkmasıyla birlikte ele alınmalıdır. Fakat öznenin nüvesinin ortaya çıkışıdır bu sadece; esas özneleşme süreci sembolik sisteme girişle ve orada konuşan özne olmakla tamamlanır.

Ayna evresinde başkasıyla ilişkiye yakından bakarsak spekülarizasyonda başkasının bedeni ile benimki arasında bir tür ikileşmenin (paarung) meydana geldiğini görebiliriz: Ben ile başkası arasındaki ayrımın kökünde bu ikileşme vardır. Burada speküler ilişki, ilişkide olan terimleri meydana getirmektedir. Bu ilişkiden önce ayrı olan ne bir ben vardır ne de bir başkası. Bu ilksel ben özdeşlemenin ilk benidir. Bireyin hayatı boyunca gireceği başka özdeşleşme ilişkilerinin altında o vardır.

Ne var ki sözü edilen speküler ilişkide bir ikilik, dahası bir salınım bulunur: Eğer imago çocuk tarafından başarılı bir biçimde üstlenilmişse narsistik bir yatırım yapılmış, bedensel bir bütünlük hissedilmiş ve çocuk kendinden memnuniyet duygusunu yaşamıştır. Fakat başkasıyla kurulan speküler ilişki bu etkiyi yaratacak şekilde çalışmaz, kesilir veya işlevini yerine getirmezse ben; bedensel diyebileceğimiz bir kırılma ve parçalanma yaşayacaktır, ilişkideki aksaklık benin tahrip olmasına yol açacak ve bu bir saldırganlığa varabilecektir. Narsisizmin mutsuzlukları, kendine duyulan bir memnuniyet içerisinde gerçekleşen bir imgeyle özdeşleşme durumu olarak benliğin; omurgasını oluşturan bu imgeye yabancılaşıp bir kendine güvensizliğe, rahatsızlığa, kırılganlığa doğru kaymasına bağlıdır. Lacan narsisizm ile saldırganlık arasındaki ilişki üzerinde durur. Narsisizmle yaratıcılık arasındaki bağıntı da işte tam buradadır. Yaratıcılıkta narsistik bir yatırım, imgesel bir özdeşleşme, kendinden memnuniyet ile imgesine yabancılaşma ve buna bağlı olarak yaşanan bir kırılganlık ve yıkıcılık arasında bir salınım vardır. Neden özdeşleşmeye eşlik eden memnuniyet özdeşliğin eksilip bozulmasına yol açar ve kendini imgede tanıyamama durumuna dönüşür birden? Ben, kendi imgesiyle kurduğu ilişkinin olumlu bir ilişki olarak sürebilmesi için bir yansıtma imkânını temin eden başkasını talep eder. Başkasının ilgisi, duygusal desteği, onunla arasındaki diyalog egonun kendi imgesiyle olumlu bir ilişki kurmasına yardım eder; fakat eninde sonunda başkası orada bulunmadığı, yok olduğu zaman bir umutsuzluk onu bekleyecektir.

Doğrusu, Lacan’a göre speküler bir ilişki içerisinde ben’in kendi imgesiyle özdeşleşme sürecinin başarısızlığa uğraması kaçınılmazdır. Zira başkasıyla ilişki imgesel boyutta başlasa bile ancak sembolik düzen içerisinde gerçekleşebilir; bu düzende sembolik konumlar ve gösterenlerin algoritmik zinciri öznelerarasılığı önceler ve özneler kendilerini ona ait ilişkilerle ifade ederler. Sembolik düzende özdeşleşme veya kimliklenme imgesel boyuttaki özdeşleşmeyle aynı değildir; sadece sembolik sistemde konuşan, anlam ifade eden ve bu işlevi sayesinde Öteki ile bir ilişki içerisinde kendi kendisiyle tekrar özdeşleşen özne narsisizmin ıstıraplarına direnebilir. Yaratıcılık da işte bu yüzden bu iki özdeşleşme, özdeşliği ve özdeşliğin kaybını tecrübe etme biçimine bağlı olarak ele alınmalıdır.

Narsisizm; kendi imgesiyle buluşmanın imkânsızlığı, bu ilişkinin mutlaka, kaçınılmaz bir biçimde yaralı bir ilişki olması… Lacan bunu insanlar arası ilişkide imgeselin kaynağı olarak ele almıştır. Ben’in kendi imgesiyle ilişkisi özneyi bir imgeyle ilişkilendiren bir yönelimsellik ilişkisi değildir. İmgem bana ötekinin dolayımıyla verilmiştir, imgemi o takdim eder bana. İmgeselin öznelerarasılıkla ilişkisi hakkında önce şunu saptamalıyız: İmgesel boyutta öznelerarasılık özneliği, paradoksal bir biçimde önceler. Ancak imgeselliğin öznesi hiçbir zaman dengeli bir özne değildir. Başkasıyla ilişkide karşılaştığı imgesiyle tamamen çakışan bir varlıkta imgesel boyut genişleyemeyecektir. İmgesel düzlemde başkasıyla ilişkide bir muğlaklık her an ortaya çıkabilir, örneğin erotik bir tutulma ilişkisinde öteki bir imge aracılığıyla yakalanmıştır ve bu yakalama; olumlama, hayranlık, yüceltme tavırlarının zemini olduğu kadar saldırgan gerilimlerin de zeminidir. Narsistik öfke bir kırılmışlıktan, kendi imgesiyle özdeşleşmede yaşanan bir başarısızlıktan kaynaklanır. Yaratıcılık da narsistik, kendine yapılan bir yatırım ise bu yatırımın yapılışında bir bozgun ve ardından gelen saldırgan ve tahripkâr tepkiler de yaratıcılığın özüne ilişkindir.

Ayna evresi benliğin kurulmasında imgenin işlevi üzerinde durur. Ben, imge sayesinde ortaya çıkmıştır; onda nesnellik değil, olsa olsa bir yanılsama bulunur. Ben, öznenin bir başkasında bulduğu efendidir ve tam kalbinde o efendi işleviyle oturur.[3] Hegel efendi-köle diyalektiğini öz bilincin içine yerleştirmişti. Öz bilincin iki parçaya ayrılması, yarılması olarak görmüştü. Gerçekten de başka bir öz bilinç ile yaşadığım ilişki kendi içimde yaşadığım bir ilişki olmak zorundadır. Lacan bu içselliği imgesel boyuta yerleştirir, imgeselin kaynağı olarak görür. Her yakın ilişkide, ki erotik ilişki de buna dahildir, içe alınan öteki tarafından dışlanmanın veya ötekini dışlamanın bize sordurduğu bir soru vardır: “O mu yoksa ben mi?” İmgesel düzende özne öyle kurulmuştur ki Öteki, hep onun efendi olduğu yeri kapmaya hazır görünür. Onda ona kısmen yabancı bir ben vardır, tıpkı kendini itkilerinin üstüne koyan bir efendiyi andırır ve itkiler ile ben arasındaki çelişkileri ifade eder.

Sembolik olarak koyutlanmış ve toplumsal olarak ifade edilebilmiş bir kimlik göreceli olarak daha sabit, rahat bir kimlik olabilir. Lacancı yapısalcılık toplumsalın kuruluşunda öznelerarasılığın semboliği öncelediğini kabul etmez; tersine, öznelerarasılık gösterenle sembolik sistem içerisindeki bir ilişki sayesinde oluşan bir şekillenişe, algoritmaya dayanır. İmgesel düzende ortaya çıkan ben henüz bir kendi değildir; zira kendilik toplumsal, normatif, uzlaşımsal, sözleşmeye dayalı ilişkileri varsayar: Verilen bir sözün tutulması, ahlaki bağlılık imkânıyla birlikte düşünülmesi gereken bir varlık söz konusudur burada. Gözden kaçmaması gereken şey bunların sadece sembolik bir konum sayesinde mümkün hale geldiği ve başka özdeşleşme mekanizmaları aracılığıyla oluştuğudur. Anlatısal bir kimliğin kurulabilmesi de bu düzende söz konusu olabilir sadece; zira imgeselde gösterenle sınırlı bir biçimde de olsa bir ilişki kurulmuş olsa, bir dil bulunsa bile anlatılabilirlik gösterenle ilişkinin Öteki ile de bir ilişkiyi içermesine dayanır. Lacan gösterenle ilişkide öznenin sürekli olarak bölünmüş olduğunu da vurgular. Bu bölünmüşlük gösterenin çoğul okunabilirliğinin, anlam ifade edebilirliğinin göz ardı edilemezliğine dayanır. Öznenin sembolik düzlemdeki kimliğinin imgeseldeki benliğiyle kıyaslandığında daha sabit olmasına karşın, bu sabitliğin sınırı da bu bölünmüşlüktür.

Lacan için narsistik özne henüz bir arzu nesnesi değildir, zira arzunun diyalektiğine göre ötekinin arzusunu arzulayan arzu narsisizmin ötesine geçmiştir çoktan. Narsisizm arzu diyalektiğinin başlangıcına koyulmuş ve ben’i besleyen ve zenginleştiren bir mevcudiyet talebi olarak ortaya çıkmıştır. (Buna karşın sembolik sistemde narsisizmin tamamen aşılamayacağını da belirtmeliyiz.) İmgesel olan ile sembolik olanın ilişkisi de Hegel’in diyalektiğinde olduğu gibi, öncel motiflerin dönüşmüş ama hâlâ tanınabilir versiyonlarının diyalektiğin daha ileri aşamalarında tekrar edilmelerine izin verir. İmgesel ile sembolik arasındaki ayrımın da metodolojik bir soyutlama olduğunu unutmamak gerekir.

“Çirkin Ördek Yavrusu”na geri dönersek aile çevresi veya yakın çevremiz bize özdeşleşebileceğimiz olumlu bir benlik imgesi sunmuyorlarsa başka toplumsal çevreler, başka ortamlar, daha geniş dünya bize böyle bir imge sunabilir. Yaratıcılık narsistik yarayı sanatsal ve sembolik dünyaya taşır, o yarayla sembolik düzende ilgilenir. Şunu da söyleyebiliriz: O yara sayesinde sanat sembolik düzenin yapılarını, varsayımlarını sorgular. İmgeselin düzeninde parçalanmış olan sanatçı; kendisini sembolik düzende ifade ederek tekrar bütünlenmeye, kendisini yeniden inşa etmeye çalışır. Bütünlenme idealinden de vazgeçebilir; ancak yerleşeceği küçük bir toplumsal grup, ait olacağı bir hakiki tür bulur yine de. Narsisizm; kendine geri dönememe acısı kendine geri dönmeden başkaya, benimle türdeş olmayana doğru gitme arzusunda aşılabilirdi belki de.

[1] Jacques Lacan, “Le stade du miroir comme formateur de la fonction du je telle qu’elle nous est révélée dans l’expérience analytique, Écrits, Paris, Le Seuil, 1966.

[2] G. W. F. Hegel, Tinin Görüngübilimi, Çev. Aziz Yardımlı, İdea, İstanbul, 2010.

[3] Jacques Lacan, Leçon du 18 Janvier 1956, Séminaires, pp.149-150.

Posted in Uncategorized

Felâket Anlatısı

Levinas ve Blanchot yola çıkarak holokost sonrası felsefelerde “tanıklık” sorunsalını ele alacağım. Felâketin olup olmadığının tarihsel olarak saptanması üzerinde durmadan, tarihsel belgelerin bulunup bulunmamasıyla ilgilenmeksizin tanıklığın felsefi açıdan ele alınması, açıklanması, sorgulanmasına değinmek buradaki amacım. Bilindiği gibi, resmi söylem bu meseleyi hâlâ, sanki tarihsel araştırma konunun esasını ortaya koyabilecek asıl dili, kanıta dayandığı için yatıştırıcı ve susturucu olacak olgusal bir dili bize sunabilirmiş gibi ele alıyor. Oysa belge tarihçiliği yaparak olgular kanıtlanabilse bile yaşananın özne üzerindeki, hafıza üzerindeki, dil üzerindeki etkisi hakkında bir fikir sahibi olmadığımızda hiçbir görü kazanmış olmayız. Resmi söylem, tarihsel olarak kanıtlanamayan bir iddia sanki kolayca “iftira” sayılabilirmiş gibi çocuksu ama toplumsal olarak paylaşılan bir öncüle dayanıyor, çünkü kanıtlanamayan her şeyin yalan olduğunu iddia edebilirsiniz. Bunu iddia etmenin bedeli, inkârın boğduğu, sorgulanmadan yaşanan bir hayata razı olmaktır. Öte yandan, geçtiğimiz günlerde bir kısım medyada, özellikle de sosyal medyada bir sürü tanıklıkla karşılaştık. Bunların bazıları aile soykütüğüne dayanan felâket yaşantısı izleri, felâket anlatısı, aktarımıydı. Bunları konuşmaya başlamadan önce olgu ile tarihsel bağlam, bağlamları anlamlandıran söylemler üzerine bir iki şey söyleyelim.

Devletlerin karar verdiği, örgütlediği soykırımlar gizlenebilir, inkar edilebilir, ekonomik, tarihsel, milli, hukuki çıkarlar dolayısıyla resmi söylemler tarafından üstü örtülebilir; kuşaklar tarihsel gerçeklerden çok kurgularla dolu bir ezberle büyüyebilir. O halde tarihsel olguların ortaya çıkabilmelerinin koşulları nedir; olgular nasıl ve ne zaman, hangi koşullarda ortaya çıkabilirler diye sormak gerekir. Olguların değerleri ve işlevleri, toplumsal ve siyasal bir bağlam içerisinde belirdikleri için ortaya çıkış koşullarından ayrılamaz. Tarihsel olgular asla çıplak bir biçimde belirmezler, tarihsel söylemlerle kurulurlar: Tarihsel, toplumsal, siyasal söylemler bazı olguların araştırılmasını kolaylaştırır, diğerlerini zorlaştırır, bir yandan araştırmaya davet ederken diğer yandan araştırılabilecek olanı sembolik düzlemde imha edebilir. Bu yüzden tarihsel olguların tarihsel söylemleri çürütecek bir kanıt gibi karşımıza çıkacaklarını umamayız. Belki de ancak bir söylemin bir başka söyleme karşı siyasi olarak daha güçlendiği bir sahnede olgular gerçeği açığa vurma işlevlerini yerine getirebilirler, çünkü başka türlü, yeni bir biçimde anlam ifade etme imkânına sadece o zaman kavuşurlar. Elbette resmi bir belge niteliği taşımayan aile hikayeleri, bireysel hikayeler biçiminde dolaşıma giren tanıklıklar da özgünlükleri sınanamasa da kamu kanaati üzerinde bir etki yapmaktadır, bu etki resmi söylemi zayıflatabilir, insanların olayı bir de maruz kalanın, acı çekenin açısından dinlememelerine, onu bir “felâket” olduğunu idrak etmelerine yol açabilir. Bunun için “felâket anlatısı” nedir, felâket nasıl konuşulabilir gibi sorular üzerinde düşünülmeye değer sorulardır.

Felâket nedir? Felâket deyince aklımıza doğal felâketler geliyor ilkin. Deprem, sel, yangın gibi. Ama savaşlar da felâkettir. İnsani dünyada toplumsal bir felâket, teçhizatlı ordularla yapılan bir savaş değildir sadece; bir savaşta bir ordunun kendi grubundan saymadığı sivil insanların, kadınların, çocukların başına gelendir. Bir iç savaşta yaşanabileceklerdir mesela. İç savaş dahi olmadan, bir devletin bir grubu vatandaşlık haklarından mahrum ederek çıplak yaşama indirgeyip yok etmesi felâkettir. Felâket sadece bir tehcir örgütlemek de olabilir veya devlet tarafından yolu açılmış bir grubun başka bir grubun malına, varlıklarına, kadınlarına, çocuklarına el koyması; dinsel ve etnik sebeplerle yapılan etnik temizlikler de felâkettir. Blanchot felâkete ona maruz kalan açısından bakar. Felâket ani, sanki yıldızlardan gelen, beklenmedik bir olaydır ve bir geçmişi olmadığı gibi, bir geleceği de yoktur. Başka bir deyişle, felâket, ona maruz kalan kişiler ve toplumlara bir gelecek bırakmaz; yeni gelecek imkânları açmaz.

Holokost sonrası felsefe deyince akla Levinas geliyor. Daha çok bir edebiyatçı olan Blanchot’nun düşünce yoldaşıdır o. Bir söyleşisinde belirttiği gibi, Husserl ve Heidegger yorumcusu olarak yaptığı daha teknik, felsefe tarihçisi tarzındaki çalışmaları bir yana bırakırsak, Levinas’ın tüm felsefe serüveni felâketle ilişkilidir. Felsefi külliyatı felâket öncesi ve sonrası diye ikiye bölünebilir. Felâketin öncesinde bir bekleyiş, bir önsezi halinde yazdığı eserlerle, felâketin sonrasında kendi ailesinin de içinde bulunduğu altı milyon Yahudi’nin ölüm kamplarında yok edilmesinin yarattığı travmayla felsefi olarak hesaplaşmaya çalıştığı eserler. Holokost sonrası bir felsefeyle karşılaşırız Levinas’ın ikinci dünya savaşı sonrası eserlerinde. Etiğin anlamının aşkınlığın imkanı olarak yeniden düşünüldüğü, öteki’yle veya başkası’yla ilişki olarak somutlaştığı, klasik sorumluluk anlayışının ve değer felsefesinin aşıldığı, sorumluluğu sonsuzlaştıran bu felsefe, bize tanıklık hakkında da çok şey öğretir. Tanıklık sorunsalı “özne” ve “deneyim” sorunsallarından ayrılamadığı için fenomenolojik bir sorunsaldır. Bu sorunsal bize biraz Levinas’ın felsefi güzergâhının başında neler düşündüğünden bahsetme şansı verir.

Levinas “Hitlerimizin Felsefesi Üzerine Bazı Düşünceler”de evrenselciliğin ırkçılığa karşı yeterince güçlü bir set oluşturup oluşturamadığını sorgular.[1] Dışlanmış toplumsal grupların en güçlü sığınağı aydınlanmacı bir evrenselcilikte aradıkları ve bu evrenselcilik yeterince koruyucu olabilecekse kendi kimliklerinden veya onları kimliklendiren fark her ne ise ondan vazgeçmeye razı oldukları iyi bilinir. Levinas bu evrenselciliğin Descartesçı ruh beden ayrımıyla ve bedenden bağımsız bir özgür iradeyle bağına işaret eder. Bu geleneği Hıristiyan teolojisinin insan anlayışıyla da ilişkilendirir. Ona göre bu ontoloji 1930’larda çoktan çökmüştür, hitlerizmde ilksel bir takım hisler çıkmaktadır ortaya. Beden ile benin birliğine ilişkindir bunlar. Husserl fenomenolojisinin “yaşayan beden” kavramında da benin bedenden ayrı olmadığı bir ontolojik düzlem buluruz. Fenomenolojide biyolojik bir biçimde düşünülmeyen ben ile beden özdeşliği hitlerimde ırkçılığa dönüşür ve özgürlüğü ortadan kaldırır. “Hitlerizmin Felsefesi Üzerine Bazı Düşünceler”’i takip eden Kaçış Üzerine[2] adlı metin kaçısın imkansızlığı üzerinedir. Kaçılmak, dışına çıkılmak istenen şey varlığın ağırlığıdır. Varlığın ağırlığı, kendinden çıkamamak, başka olamamak, ben’in bedenine çakılı olması, ondan çıkamaması, başkaya gidememesi biçiminde somutlaşır. Bulantıda duygulanımsal bir deneyimin açığa vurduğu hakikat budur; aşkınlığın imkansızlığı… Haz bizi varlığın üzerimizdeki ağırlığından kurtarabilecek bir süreç, bir çıkış yolu olabilecekmiş gibi görünür ama hazzın sonunda ben kendisini yine olduğu yerde bulur, yeniden kendi üzerine düşer.

Zaman ve Başka[3] ve Varoluştan Varolana[4] 1947-48 yıllarında kaleme alınmış eserlerdir. Levinas Stalag deneyiminden sonra yazmıştır bunları. Bu eserlerde özgül bazı “deneyimler” fenomenolojik olarak çözümlenir. Örneğin uykusuzluk (insomnia) deneyimi gibi. Burada ayıklık vardır ama fenomenolojinin terimleriyle örneğin yönelimsellikle çözümlenebilecek bir deneyim yoktur ortada. Ne bir ben vardır ne de yöneldiği bir nesneler dünyası. Varlığın hiçliğe, hiçliğin varlığa dönüştüğü kişisiz, anonim bir varoluş düzlemi açılır önümüzde, nötr, özne öncesi ilksel bir ontolojik katmandır bu. Bu nötr içinde, bir çevreleyen dünyası olan bir yaşayan beden, bir kendi bedenim bile henüz oraya çıkmaz. Özne oluş, bu anonim varoluştan çıkışı sağlayan hipostaz olayıyla açıklanır. Böylece bir varolan varoluşunu üstlenir, bir yerde bilincine uyanır ve bir olgusallığa kavuşur. Hayatın maddi zorunluluklarıyla karşı karşıya kalır, zorunluluklar dünyasında seçimler yapabilme imkanına sahip olur. Ancak zamana girme diye sorun kalır geriye. Bir bakıma bu öznenin zamana girmesi baştan verili, açıklanmasına gerek duyulmayan bir olay değildir. Neden Zaman ve Başka’da zaman, çoğulluk olarak, başkasıyla ilişki olarak açılır? Bu iki eserde de özneliğin özne öncesi katmanı bize travmanın öznesini anlatır. Travma, “yaşanırken”, içinden geçilirken bizi bu ilksel ontolojik katmana geri döndürür. Daha sonra oradan hayatı sürdürmek adına, bir takım yaşamsal zorunluluklarla baş etmek için çıkabilsek bile, hâlâ zaman bizim için akmıyor, başkaya veya başkalarına gidemiyor, başkasıyla ilişki kuramayabiliriz. Travma sonrası insan hayatın zorunlulukları içinde yapması gereken işleri otomatik bir biçimde yapan ve hayatını böylece sürdüren biri olarak yaşamaya devam edebilir ama sanki tek bir dünyaya, monist bir aleme sıkışıp kalmıştır. Canlanması, içinde sevinci yeniden bulabilmesi başka insanlarla sahici ilişki kurmakla mümkün olabilecektir. Sıradan zaman, saatlerin zamanı, doğa bilimlerindeki nesnel zaman aksa bile kişisel zaman, içsel zaman, varoluşsal zaman, ona ne ad verirsek verelim, travmatik deneyimden beri durmuştur aslında. Zamanda olmadıkça kolayca başkaya gidemez insan, ama nasıl açılabilir ki zaman başkayla ilişki olmadan? Bu döngü, bu soru, Levinas’ı, son derece hiperbolik bir biçimde felsefe tarihine ilişkin bir tekçiliği sorgulayacak kadar radikalleşmeye götürür. Zamanın açılması için çoğulculuğun mümkün olması gerekir. Levinas bunu o kadar önemser ki, en büyük felsefi kopuş biçiminde formüle eder. Parmenides’le kopuş, tekçi bir felsefeden çoğulcu bir felsefeye geçiş anlamına gelir bu. Felâketi sadece soykırım yapan nazilere değil, buna olanak tanıyan veya engelleyecek kaynakları olmayan tüm düşünce geleneğine mal eder. Batı geleneği başkayı aynıya asimile eder veya asimile edemediği zaman mutlaka indirgemenin bir yolunu bulur.

Daha sonra Bütünlük ve Sonsuz’da[5] ontolojik bir ayrılık zemininde gözden geçirecektir düşüncelerini. Saf aşkınlık felsefeleri ayrılığa dayanırlar. Oysa saf içkinlik felsefeleri herkesin herkese bağlı olduğu, bağlanabileceği karşılaşmalardan örümcek ağını andıran bir dünya dokumaktadır. Her şeyin ilişkisel bir biçimde kurulduğu bir dünya ile bu örümcek ağının travmayla parçalandığı bir dünya arasındaki fark, elbette etik bir farktır. Levinas’ın felsefesi ile örneğin Deleuze’ün felsefsi arasındaki fark buna benzer. İçkinlik felsefelerinin başkalığa ve farka izin vermediklerini söylemek haksızlık olacaktır. Zira onlarda da asıl mesele oluş süreçleri, farklılaşmalar ve başkalaşmalardır, ki bunlar duygulanımsal karşılaşmalar sayesinde meydana gelirler. Oysa Levinas’ınki gibi bir aşkınlık felsefesinde karşılaşma sadece beni ve başkasını farklılaştıran bir olay değildir, ötekine dünyanın anlamını değerini değiştirebilecek bir söz söyleme, kendini ifade etme imkanını açmaktır. Bunu zorlaştırdığı, imkansız kıldığı için “bütünselleştirme” bir sorun haline gelir ve tüm varolanları aynı varlık düzleminde konumlandıran içkinlik düzlemlerinde bütünselleştirmeden nasıl kaçınılabileceği Levinas için yeterince açık değildir.

Levinas dostu Blanchot’nun da bir saf aşkınlık düşünürü olduğunu yazar. Blanchot’nun 1980’de yayımlanan Felâket Yazısı[6] adlı eseri de Levinas’ın felsefesine bir karşılık olsun diye yazılmış izlenimi uyandırır. Felâket Yazısı’nın temel izleklerinden birisi “edilginlik”tir. Bu izleğin Levinas için Olmaktan Başka Türlü veya Özün Ötesinde’ de[7] ne kadar önemli olduğunu hatırlatalım. Levinas burada etik özneyi travmalı bir özneye benzerliği içerisinde betimler, “edilginlikten daha edilgin”, “etkin ile edilgin karşıtlığının ötesinde edilgin” bir öznelikten söz eder. Burada neden ve nasıl bu öznenin etik olabileceğini göstermekle ilgilenmeyeceğim. Blanchot’nun bu özneyi betimleyişi, onu tanıklığın öznesi olarak düşünmeye ittiği için bu konu üzerinde durmak istiyorum.

“Edilginlikten” diyor Blanchot, “ancak düzeni bozulan ve tersine dönen bir dille bahsedilebilir”. Bunun sebebi, gramerin özneyi etkinliğinin sahibi olarak ele alıyor olmasıdır. Her etkinlik gibi edilginlik de öznenindir. Ancak edilginliği daha radikalleştirdiğimizde, edildin bir özneye atfedilebilir olmaktan çıkacaktır. Artık olan olur, fakat sanki bana olan bir şey yoktur, çünkü ben kaybolur. Ama niye gelir bu radikal edilginlik insana, birine, kişiye, bana? Soru yanlış oluyor böyle sorulduğunda: Edilginlik çekilemeyecek bir acıyı çekmek için çağrılmıştır, çekilemeyecek bir acıyı çekebilmenin tek yolu, anonim, kişisiz varoluşa teslim olmak, geri dönmektir belki de. İnsan çölde adını hatırlamaz. Edmond Jabès şunu yazar: “Çöle kim olduğunu bulmaya gitmezsin, kimliğini kaybetmeye, anonim olmaya gidersin. Kendini boşluk haline getirmeye. Sessizlik olursun. Etrafındaki sessizlikten daha sessiz olursun. Ve derken olağandışı bir şey olur: Sessizliğin konuştuğunu duyarsın.”[8] Acıyı çekemeyiş, öyle bir haldir ki, bu yapamayışta, ben yaşantısına hakimiyetini kaybetmiş, yaşantısı üzerinde bir denetim kuramayacak kadar güçsüzleşmiştir; dolayısıyla, yaşantı da onun olmaktan çıkar, yaşanamaz olur. Yaşantı artık herhangi bir duyguyla eşleşemez bellekte. Onda özne birinci tekil şahıstaki özne statüsünü yitirmiştir: Düşmüş, eski durumunu kaybetmiş, hatta tüm mecburiyetlerinden kurtulmuştur. Bir şeye maruz kalabilecek ben olarak kendini kaybedebilmiştir; acı vardır, acı olacaktır ama artık acı çeken bir ben yoktur ve acı da kendisini mevcut kılmaz, şimdide, halihazırda taşınmaz. Onun için yaşandı bile denemez hatta, şimdisizdir, başlangıçsız ve bitimsizdir. Böylece zaman anlamını radikal bir biçimde kaybeder. “Şimdisiz bir zaman, bensiz ben, deneyimin –ki deneyim bir bilinç biçimi, formudur—açığa vurabileceği veya gizleyebileceği hiçbir şey yoktur ortada.” Blanchot’nun sözünü ettiği felâket deneyimi işte budur. Blanchot, Felâket Yazısı’nda soykırım tanıklıklarının üzerinde durduğu imkansızlıkların ontolojik ve epistemolojik bir çözümlemesine girişmiştir sanki başka şeylerin yanı sıra. Felâketin anlatılamamasının sebebi utanç veya öfke yükünü gelecek kuşaklara yüklememek değildir. Zaten, zulüm gören niye utansın? Toplumsal ahlakla ilgilenmeyip etik bir bakış açısıyla bakarsak utanç zulmedenindir. Felâketin anlatılamamasının sebebi yaşantının öznesiz olmasıdır.

Fakat “ıstırap”, “acı” ikircikli, tek anlamlı olmayan bir lâftır. Bu sözdeki muğlaklık ortadan kaldırılamaz. Edilginlikten bahsettiğimizde onun belirmesine yol açarız, gecenin onu işaretleyen veya işaretini silen karanlığında dahi olsa. Çok zor ve o kadar da önemlidir edilginlikten söz etmek çünkü söz konusu edilginlik dünyaya ait değildir ve bütünüyle edilgin olan bir şey bilmeyiz (edilginliği bildiğimizde onu kaçınılmaz bir biçimde dönüştürmüşüzdür). Bizim düşünüm alanımız kısıtlıdır, edilginliği etkinlikle karşıtlık içinde düşünmeden edemeyiz. Bu karşıtlığı düşüncemizde zorlayabilir, ama kolay kolay aşamayız. Maruz kalmak bir şeyin etkisine girmek, ona tabi olmakla aynı anlama gelir. “Aynı ezik, çiğnenmiş sözcük”—der Blanchot. Bazı ruh hallerinde, ki bunlar bedensel, psikosomatiktir; bir atalet, bir hareketsizlik vardır, örneğin psikoz hallerinde görülür bu. Edilginliğin duygulanma anlamında, bizde bir ruh halini ortaya çıkmasına yol açan bir etkiye maruz kalma anlamı da vardır. Hizmetkârca boyun eğiş, tevekkülle bekleyiş, böyle bir bekleyişin varsaydığı karanlık bir alırlık. Ayrıca, kendinden sıyrılma, kopuverme de dahildir edilginliğe. Bu kopmayı başlatan kendisi olmaksızın, ona bir rıza da vermeden kendi dışına düşüvermiştir insan. Tüm bu durumlardan bazıları bilinebilirliğin sınırları dışındadır. Ancak insanlığın gizli bir yüzünü belirtirler. Yine de anlamak için telâffuz edip durduğumuz şu “edilgin” sözcüğü, onu bir düşünce nesnesi olarak göz önüne getirmeyi başaramadığımız için hiçbir şey söylemez bize. [9]

Soykırım var mı yok mu, oldu mu olmadı mı diye sorunca konu tarihçilerin araştırarak bulabilecekleri, bilimsel bir mesele gibi ele alınmış oluyor gerçekten. Ne var ki devlet tarafından örgütlenmiş bir soykırım varsa yazılı belgelerinin de yok edileceği, izlerin silineceği ve konunun konuşulmasının yasaklanarak bu olayın üstünün örtüleceği de kavrama dahil. Ama görünen o ki, tanıklıklar, tarihsel belge yerine geçemeyecek günlükler, sözlü tarih araştırmaları, anlatılar su yüzüne çıkınca, onlarla bir ilişki kurabilmek, kuşaktan kuşağa aktarılan şeyin ne olduğunu tanıyabilmek için tarihe değil ebediyata, felsefeye, psikanalize ihtiyacımız var gibi duruyor.

Felâket bir mevcudiyet olmadığı için deneyimi yoktur, anlatılması ve açıklanması imkânsızdır o halde. Buna ek olarak Blanchot “Felâket Yazısı”nda şöyle der: “Felâket hiç durmaksızın eksildiği için felâkettir ve bu yüzden ne doğa ne de kültürdür.” Fiziksel madde enerjiye dönüşür ve bu çevrilirlikte korunur, kültür içsel sorunlarını ve çelişkilerini de aşarak tinsel bir diyalektik içinde gelişir, ama felâketin anlatılabilirliği hep daha fazla eksilir. Bununla birlikte, Blanchot felâketten söz ederken “uyanış”tan, “uyanıklık”tan (la veille) dem vurur. Öncelikle, bilinçli bir özneye atfedilemeyen bir uyanıklıktır bu. Öyle bir edilginliktir ki hata yapacak, başarısız olacak bir öznenin yokluğu kadar bir kurtuluş umudunun da kaybı anlamına gelir. Bu uyanıklık, yerinden edilenin, çöle sürülenin zamanda olmaması ve çölden kurtulduktan sonra da zamana girememesi, bir yas çalışması yapamamasıyla ilişkilidir. Sözünü ettiğimiz uyanıklık, zaten çoktan geçmiş olanın berideliğine bağlıdır ki Levinas’ın “iz” kavramında da tam böyle bir bağlantı vardır. Etik ilişkinin zemininde hem bir uyanıklık hem de izde mevcudiyeti işaretleyen ve dokuyan hayaletimsi bir yan görebiliriz. Levinas etik ilişkinin imkanını bununla ilişkilendirir.

Levinas felsefeyle belki bir yas çalışması yaptı, amacı başkasıyla yeniden ilişki kurabilmek olan bir çalışma: İzden ve hayaletlerden kurtulmayı getirmeyecekti, aksine, nihai hamlesinde etiği travmatik bir öznede kendini sürekli tekrarlayan bir uyanıklık olarak görecekti. Hiperbolik bir hümanizmaya vardığı da düşünülebilir bu etiğin.

Jacques Derrida, 1993’te yazdığı Marx’ın Hayaletleri’nde[10] felâketi zamanın eklemlerinden kopmasına sebep olan bir adaletsizlik olarak ele alır. Zaman ile adalet ilişkisi, hayaletlerin geri dönüp musallat olduğu, teleolojik, diyalektik ve mesihçilik olmayan bir tarihsellik düşüncesine bağlıdır. Tin kavramına dayanan bir tarih anlayışını değil, hayaletlerin ziyaretine dayanan bir tarih anlayışını benimser Derrida. Felâket, olguların arandığı, belgelere dayandırıldığı bir tarih araştırmasına teslim edilemez zira böyle bir bakış açısı hayaleti unutturmaya çalışır veya görmezden gelmekte ısrar eder. Toplumsal bir felâketin hafızası söz konusu olduğunda sorun olmak ve hatta bilmekle ilgili değildir. Felâketin zamansallığı nesnel veya kronolojik zamanda oldu, oluyor, olacak biçimindeki saptamalardan farklıdır. Geçmişin de geleceğin de mevcudiyete, yani “şimdi ve burada”ya tercüme edilerek anlaşıldığı zaman, tarihsel adalet sorunsalına mevcudiyet ile yokluk arasındaki karşıtlığı aşacak bir biçimde bakmayı başaramaz. Bu yüzden Derrida ontoloji yerine “hauntology” yapmayı, (musallat olmaya ilişkin söylemi açımlamayı), epistemoloji yerine yas tutmayı tercih eder. Hatta tüm fenomenolojiyi (belirişe ilişkin söylem) bir spekroloji (ziyaret edişlere ilişkin söylem) haline getirir. Böylece hep heterojen olan tarihsel mirasın ne olduğunu düşünebilir hale gelir, toplumsal yası adalet sorunsalıyla ilişkilendirebiliriz.

[1] Emmanuel Levinas, “Hitlerizmin Felsefesi Üstüne Birkaç Düşünce”, çeviren Zeynep Direk, Sonsuza Tanıklık: Levinas Seçkisi, yayına hazırlayan Zeynep Direk ve Erdem Gökyaran, Metis 2003. (Emmanuel Levinas, “Quelques réflexions sur la philosophie de l’hitlérisme, Paris: Rivages Poche Petite Bibliothèque: 1997, ss. 7-26.

[2] Emmanuel Lévinas, De l’évasion, Jacques Rolland’ın sunumu ve notlarıyla, Paris: Fata Morgana, 1982.

[3] Emmanuel Levinas, Zaman ve Başka, çev. Özkan Gözel, yayınlayan Zeynep Direk, Metis 2005.

[4] Emmanuel Levinas, De l’existence à l’existant, Paris: Vrin, 1986.

[5] Emmanuel Levinas, Totalité et infini: Essai sur l’extériorité, La Haye: Martinus Nijhoff, 1961, 1971; Paris: Gallimard, Livre de Poche, 2000.

[6] Maurice Blancot, L’écriture du désastre, Paris: Gallimard, 1980.

[7] Emmanuel Levinas, Autrement qu’être ou au delà de l’essence, Paris: Gallimard, 1974.

[8] Edmond Jabès, Le livre des marges, Paris: Fata Morgana, 1975.

[9] Maurice Blanchot, L’écriture du désastre, ss. 30-31.

[10] Jacques Derrida, Spectres de Marx: l’état de la dette, le travail du deuil et la nouvelle Internationale, Paris: Gallimard, 1993.

Posted in Uncategorized

ITU Radyo Felsefe Vakti Programı Arşivi

http://radyo.itu.edu.tr/content.php?id=21

Posted in Uncategorized

Posted in Uncategorized

Hayvan, Ağaç ve Egemen: Lacan ve Derrida’da Öteki

Hayvan ve Egemen (1) insanı hayvandan ayıran metafizik aksiyomatiği, sembolik yasa ve yapıları araştırır. Hobbes, Machiavelli, Rousseau, Heidegger ve Schmitt gibi filozofların yanı sıra Lacancı psikanaliz de Derrida’nın ilgisinin odağındadır. 1936 yılında kaleme aldığı “Ben İşlevini Oluşturucu Ayna Evresi”’nde (2) ve başka metinlerinde Lacan, bedensel spekülarizasyon yoluyla imgesel özdeşleşme bakımından insan ile hayvan arasında bir benzerlik olduğunu vurgulamıştır. Hayvani güdülerin işlevlerini yerine getirmesinin zeminini bu spekülar özdeşleşme oluşturur. (3) Buna karşın, Derrida’ya göre, Lacan insan ile hayvan arasındaki sınırı sembolik bakımdan kurmaya giriştiğinde geriye doğru bir adım atmış, Descartesçı hayvan anlayışına dönmüştür. Lacan insan ile hayvan arasındaki farkı dile getirirken güdüler ve itkiler, haz ve keyif, ihtiyaç ve arzu, yoksunluk ve eksiklik gibi bir dizi ayrıma başvurur. İnsana özgü olan arzu, itkilerin yanı sıra, yasaya girmeyi, iğdiş edilme korkusunu, sembolik düzeni ve dolayısıyla da gösterenle özgül bir ilişkiyi gerektirir. Buna karşın, hayvanların güdüleri vardır; sembolik düzende değillerdir ve gösterene erişimleri sınırlıdır. İnsanın gösterenle ilişkisi beraberinde öznelliği, bilinçdışını, itkileri, arzuyu, Öteki’ni, yasayı, süperegoyu ve keyfi getirir. Burada, Lacan’ın bu farkı etik ve politik terimlerle ifade edişini Derrida’nın nasıl eleştirel bir biçimde değerlendirdiğine odaklanacağım. Hayvanın ilk harfi büyük yazılan bir Ötekisi yoktur; hayvani yaşamın doğal normlarından başka, doğanın ötesindeki bir normlar sistemiyle ilişkisi yoktur. Derrida işte Lacan’ın bu savının hayvanı insana tâbi kılan ideolojinin bir parçası olduğunu savunur. Bu ideoloji, birçok veçhesi olan sınırsız bir sömürüye ve hatta hayvanların üzerinde soykırım teknikleri uygulanmasına olanak tanır.

Bu eleştiriye rağmen, Derrida’nın Hayvan ve Egemen ve daha da genel bir biçimde ele alındığında son dönem düşüncesinde yaptığı şeyin Lacancı psikanalizin terimleriyle ifade edilebileceğini düşünüyorum: Derrida, bizi hayvan soykırımına dayanan bir kültüre karşı körleştiren, vahşeti kanıksatan ve sorunsallaştırılamaz kılan “Mutlak Efendi” adını verdiği Öteki’nin aksiyomatiğini dekonstrüksiyona uğratmakla ilgilenir. Dekonstrüktif politikayı sembolik düzenin yapıları ve yasalarıyla bir mücadele olarak görür. Bu ipucu izlenerek psikanaliz ile politika arasındaki ilişkiye dair daha geniş bir sorunsala ulaşılabilir. Derrida ilk dönem düşüncesinde metafiziğin dekonstrüksiyonunu yaptığı zaman da karno-fallo-logos-merkezcilikten söz etmişti. Henüz o erken dönemde de, bunu, semboliğin bizim için bir dünya imâl edip bizi de orada özneler olarak konumlandırışının aksiyomu olarak gördüğü söylenebilir. Žižek Lacancı psikanalizin etiğinin insanın kalbindeki canavarlığın bir ifadesi veya kendi kendisini sabotaj eden arzunun çıkmazına ilişkin dolduğunu söylemişti.(4) Žižek’in yorumladığı çizgide psikanalizin etiği daha iyi veya doğru bir hayatı vaad etmez. Lacan ile Derrida arasında, benim burada sahnesini kurmaya çalışacağım tartışma ise Yasa’nın karno-fallo-logos-merkezci doğasına meydan okuma ve onu dönüştürme imkânıyla ilgili bir tartışmadır. Derrida’ya göre, konuşulan sözün, cinsiyet farkının ve türsel (insan/hayvan) farkın değerleri birbirine bağlıdır, bunlar birbirine tutunarak ayakta kalır veya birlikte yıkılırlar. Bu çözümlemenin meziyeti, radikal anlamda yeni bir gelecek imkânını açık tutma çabasında bulunur. Bu, Derrida’nın siyaset felsefesinin çekirdeğini oluşturan egemenlik üzerine düşünümünün de önemli bir özelliğidir. Derrida’nın stratejisini incelerken bunun siyasal bir mesele olarak ağaç sorusunu unutmak olup olmadığını da ele almak istiyorum. “Ağaç sorusu” derken kastettiğim şu: ağaçla özdeşleşme, yeni bir arzunun yaratılması veya arzunun yön değiştirmesi, anlam yaratıcı, yeniden anlamlandırabilen bir güç; egemenliğe direnmenin yolunu açan bir sembolik müdahale olabilir mi?

1. Derrida ile Lacan Arasındaki İlk Karşılaşma

Lacan’ın öznellik kuramı anlam ifade etmeyle ilgili bir kuramdır ve eksiklik olarak arzu mefhumuna bağlıdır. Arzunun imkânı, bilinçdışının oluşumu ve gösterenle ilişki birbirinden ayrılmaz. Lacan gösteren hakkındaki kuramını, 1956 tarihli “Çalınmış Mektup Üzerine Seminer”inde açıklamıştır.(5) Kaba hatlarıyla tarif edersek, dili, ne şeylerden, ne kavramlardan ne de adlardan yola çıkarak kavrayabiliriz. Gerçek (real) her ne ise, ki aslında ne olduğu hiç fark etmez, bizim öznelerarası biçimde ikamet ettiğimiz bir dünya olması ve orada öznenin bireysel bir hakikatinin hasıl olması, gösterenin maddeselliği, gösterenler arasındaki farklılaşma ilişkisi, gösterenlerin oluşturduğu algoritmik zincir sayesindedir. Lacan, özneyi insan olarak değil, insanı özne olarak tanımlamaktadır. Her halükârda bir insan olduğunu düşünmeden edemediğimiz öznenin özü onun biyolojik türdeki varlığı değil, kendisini gerçeğin düzeninin ötesinde varolan bir düzende, “sembolik düzen” adını verdiği düzende ifade edebilmesidir. Sembolik düzen gerçek düzenin üstüne koyulmuştur ve ona katılmadan bağlı kalır ve onu karmaşıklaştırır.(6)

Lacan da, Hegel gibi, öznelliği arzu olarak anlar fakat arzunun bir nesneyle kurduğu ilişkinin öznenin sembolik sistem içindeki konumuyla koşullanmış olduğunu söyler. Bir ötekiyle, yani bir başkasıyla ilişki, Öteki’nin, Yasa’nın normatifliğine dolanmıştır kaçınılmaz olarak. Öteki, ‘her diyalogdaki üçüncü’, çoğunluğun kabul ettiği değer ve inançları fark ettirmeden dayatan, Hegel’in deyişiyle ‘nesnel tin’ olarak adlandırılmıştır. “Konuşmanın İşlevi ve Alanı ve Psikanalizde Dil”in dediği gibi, “konuşma bireyin işlevlerine bir anlam verdiği halde, konuşmanın alanı (domain), ne kadar öznenin bireyi aşan gerçekliğinin alanı (champ) ise o kadar somut söylemdir.”(7) Lacan’ın öznelerarasılık (intersubjectivité) sorunu, başkalarının zihnine doğrudan erişimimiz olmadığı için onların varolduğunu kesin olarak bilmek imkânının bulunmamasıyla ilgili değildir. Başka zihinler bana doğrudan, dolaysızca verilmediğine göre, başkası beni her zaman aldatabilir. Onun ilke olarak şüphe edilebilecek davranışlarını, sözlerini tutarlılık bakımından karşılaştırarak hakikate ulaşmam mümkün olsa da, esasın aşikâr olmadığı her durumda, başkasıyla bu doğrudan verilmeyiş, bu yokluk içerisinden ilişki kurmak zorundayım. Dil, eldeki bu yokluğa dayanarak ötekileri inşa ve temsil eder; onlara şu veya bu biçimde davranır. Sanki başkaları bir gezegenin yörüngesinde dönen aylar, fiziğin hareket yasaları tarafından belirlenmiş nesnelermiş gibi. Bu noktada Lacan, Levinas’la hemfikirdir: Dil (söylenen) başkasını bastırır, onun başkalığını ortadan kaldırır. Buna karşın, Levinas Bütünlük ve Sonsuz’da ötekinin (başkasının) bana bakarak ve benimle konuşarak yüz yüze ilişkide kendisini ifade etmek yoluyla benim bilincimi kesintiye uğratabildiğini düşünür. Lacan ise bilincimi ötekilerden çok Öteki’nin, yani görünmez üçüncünün sekteye uğrattığında ısrar eder. Acaba Levinas’ın Öteki’ni bazen büyük harfle yazmasının sebebi Lacan’daki öteki ile Öteki arasındaki ayrımı silmeye kalkışması mıdır? (8) Lacan, Hegel’in ilk kez düşündüğü arzu, çatışma ve tanıma diyalektiğini oldukça yakından takip ettiği halde, konuşmanın meydana getirdiği tanıma etkisini sıklıkla çarpıtacaktır. Bu çarpıtmanın kaynağı, Lacan’ın, diyalektik sürece eşlik eden bir biçimde, dilin işleyişinin bizzat kuralı olarak Öteki’ne başvurmasıdır. Dil, doğruluk ve yanlışlık işlevlerinde bu kuralla belirlenmiştir. Özneyi dilin tam ortasına yerleştiren Öteki, “anlam ifade edişin dayandığı uzlaşma”dır.(9) Öteki’nin kuralları öznenin yerini belirlemekle kalmayacak, onun konuşmasının doğruluğunu, öznenin yerine bağlı olarak, söz konusu konuşma yanlışlarla dolu veya düpedüz yalan olsa bile, temin edecektir. Genel olarak, Lacan’a göre, insanın yanlış bir şey söylemesi ya da yalan söyleyerek başkasını aldatması asla hayvani bir şey değildir, çünkü ihtiyacın hizmetindeki doğal bir aldatmaya indirgenemez. Yalan sembolik sisteme girmiş olmayı gerektirir; sadece insan yalan söyleyebilir; hayvanlar yalan söyleyemezler.

İnsan, konuşmanın öznelerarasılığı içersinde, dilin bireyi aşan ögesine yakalanmıştır, zira iz’in oyununu asla denetimi altında tutamaz. Lacan’ın öznesinin bölünmüş olmasının sebebi de budur: Bilinçdışında konuşan Öteki, öznenin kendi kendisiyle özdeş olmasına, yalın bir başkalığa, basit bir kimliğe asla izin vermez, onu bunlardan çekip kopartır ve radikal merkez dışılığı ve yaderkliğiyle tanımlanmaya teslim eder. “Öznenin Altüst Edilmesi ve Freudcu Bilinçdışında Arzunun Diyalektiği” (1960) başlıklı yazısında Lacan’ın belirttiği gibi, gösterenin öznesi mesaj vermez sadece, mesajı Öteki’nin kodları aracılığıyla alır.(10) Derrida da şöyle yazacaktır: “Öteki’nin kodu olmadıkça bir kod konuşulamaz… Özne bu zeminde kurulmuştur.”(11) Öteki’nin uygarlığın, kültürün, tarihin hakiki efendisi olduğunu ima eder bu. Fakat Öteki’nin kendisini mutlak bir biçimde bileceği bir tarihin sonu yoktur, çünkü eğer her şeyin örtüsü açılsaydı insanlar arzu özneleri olamazlardı artık. Bataille’ın Hegel okumasının da başlıca vurgusu budur.

Lacan hem sembolik düzende konumlanmayı hem de ötekiyle ilişkiyi gösterene dayandırarak açıklamıştır. Écrits’nin başına koyulan “Çalınmış Mektup Üzerine Seminer” gösterenin, harfin/mektubun, anlamından bağımsız olarak konuşan özneleri konumlandırdığını, öznelerarasılıklarını onlara belirli roller vererek koşulladığını göstermeyi hedefler. Öteki, bir gösteren zincirinin kurulmuş olması sayesinde insanların dünyasına müdahale ettiği için bu zincir, özneleri ve onların yönelimlerini önceler. Bir söylemin onu ima etmesidir özneyi Öteki’ne sokan; dolayısıyla özne, gösteren zinciri tarafından koşullanmış olarak Öteki’ne girer. Öteki’yle bu koşuldan, “harfin tuhaf maddeselliğinin aracılığıyla desteklenmiş ve belirlenmiş” (12) bir anlatıdan bağımsız olarak ilişki kuramaz. Jean-Luc Nancy ve P. Lacoue-Labarthe’ın dedikleri gibi, “Lacancı öznenin toplumsallığı harfin radikal primitifliğiyle karışır. (13) “Primitif” burada hem indirgenemezlik hem de denetlenemezlik anlamını taşır. Pek tanıdık, ancak anlamı pek de açık olmayan “bilinçdışı bir dil gibi yapılanmıştır” cümlesi de bu anlama gelir. Bilinçdışı bir “söylem”dir. Söylem bilinçli de olabilir, bilinçsiz de. Bilinçli söylem bir öznenin söylemidir; belli bir dereceye kadar bireyselleştirilebilir, bireyi aşan ögeler içerdiği halde. Bu bilinçli söyleme özne istediği gibi müdahale edebilir. Devamlılığı kesilebilir ve yeniden tesis edilebilir (örneğin bilmeme, felsefi anamnesis, Platoncu anımsama vs.). Oysa bilinçdışı, öznenin bilinçli söylemin devamlığını yeniden tesis etmek için istediği gibi kullanamayacağı, söylemin bireyi aşan somut kısmıdır.

Bu bakış, bilinçdışını sansürlenmiş bir bölüm olarak yorumlayan Freud’a meydan okumaktadır. Bilinçdışı bastırılanla örtüşmez elbette, çünkü bilinçdışında bilince çıkabilecek ögeler de vardır; bastırılan bilinçdışının sadece bir kısmıdır. Lacan’ın okuyuşuna göre Freud önceden varolan bir hakikatin üstünün bastırmayla örtüldüğünü, psikanalitik yorumun bu hakikati keşfedebileceğini varsaymıştır. Oysa Lacan için özneler sembolik sistemde konumlanmışlardır; hem bu konumlanmışlıkları hem de gösteren, gösterenlerin dolaşımı ve bunun otomatik tekrarı sayesinde sembolik mübadelelerini sürdürürler. Lacan’ın Freud’un ölüm itkisini, bireyi aşan bir düzeye taşımak suretiyle yorumlayışı buna dayanır. Derrida “Hakikat Tedarikçisi” (1975)(14) başlıklı yazısında tekrar otomatizmini unheimlich olarak niteler, oysa Lacan bu terimi bunun için kullanmamıştır. Lacan’a göre, Poe’nun öyküsü gösterenlerin algoritmasının özneyi nasıl belirlediğinin bir metaforudur. Sembolik böylelikle kişiler arasında bir kalıp, birçok kişinin birbiriyle koordine olmuş bir halde eyleyeceği şekilde yapılanmış bir çerçeve olur. Sonuç olarak özne bir ego veya bir bilinç değildir artık; onu, toplumsal olarak cinsiyetlenmiş, belli bir somut durumda rolünü oynamanın birtakım imkânlarına sahip bir birey yapan sembolik ilişkiler tarafından kurulmuştur. Ayna evresi, başkasıyla ilişki yoluyla ego’nun bedenli bir varlık olarak, bir özdeşlik veya kimlik olarak oluşması hakkındadır. Tartışmanın yanıtını aradığı soru, ne manada, hangi ölçüde bu ego oluşumunun sembolik düzen tarafından özneleştirilmeyi veya bireyleştirilmeyi öncelediğidir. Lacan gerçeği askıya alır, imgeselin rolünü sınırlandırır ve öznelliğin temel olarak sembolik düzen tarafından kurulmuş olduğunu iddia eder.

Jean-Luc Nancy ve P. Lacoue-Labarthe’ın vurguladıkları gibi, Lacan’ın stratejisi göstergenin temsili işlevinin tahribini içerir. Bu saptama, Lacan’ın Saussure’un göstergebilimini Freudcu psikanalizi yeniden yorumlamak için kullanırken onda neyi ortadan kaldırdığı hakkındadır. Jean-Luc Nancy ve P. Lacoue-Labarthe’ın yazdığı gibi, “algoritma göstergenin tamamen yok olması değildir, silinmiş olduğu görünen göstergedir. İşlevini yerine getirmeyen göstergedir. Gösterge kuramının hiçbir kavramı kaybolmaz: gösteren, gösterilen ve anlam ifade etme hâlâ oradadır. Ancak sistemleri bozulmuş, saptırılmıştır”.(15) “Hakikat Tedarikçisi”nde Derrida, Lacan’ın ses merkezciliğini ve logos merkezciliğini eleştirmekle yetinmez, Lacan’ın anlam ifade etmenin imkânıyla ilgili kuramının varsayar göründüğü hakikat mefhumunu da eleştirir. Bu hakikat kuramı, hakikati dilden bağımsız bir gerçeklikle ilişkilendirmese bile, son kertede mektubun her zaman yollandığı adrese ulaştığı bir döngüsellikten çıkamayan, kişisel olmayan bir anlam ifade ediş olarak ele alır.(16) Žižek Lacan’ı Nasıl Okumalı?’da mektubun her zaman ulaşması gereken adrese ulaştığını, çünkü Öteki’ne yollandığını yazar. (17)

Sorulmaya değer soru, Derrida’nın ilk dönem ve son dönem dekonstrüksiyonlarının Lacancı Öteki’yle nasıl ilişki kurdukları sorusudur. Fallus merkezciliğin, kültürel bir fenomen olarak gerçekleşmeden önce bize nasıl dayatıldığı hakkında çok yazılıp çizildi. Derrida’ya göre, bu fallus merkezcilik logos merkezci hümanizmanın reçete ettiği başka şeylere de sıkıca bağlıdır. Benim sorum, Derrida’nın metafiziğin dekonstrüksiyonu adını verdiği şeyin daha sonra Öteki’nin dekonstrüksiyonuna doğru genişleyip genişlemediğiyle ilgili. Açmazlarla çalışan, deneyim kavramını kullanan ve karar verilemezliğin altını çizen dekonstrüksiyon, Lacancı terimlerle konuşursak, Öteki’nin çelişkili aksiyomatiğinin ve bunun öznelerarası düzeydeki etkilerinin, uzantılarının keşfine ilişkin değil midir? Derrida’nın açmazları, karar verilemezliği ve çifte bağlanmışlığı (double bind), Lacan’ın bölünmüş öznesini, bölünmüş Öteki’nin dolayımıyla bir sorumluluk öznesi olarak yorumlamanın yolunu açar.

2. Hayvan ve Egemen’de Lacan

Lacan’ın hayvan hakkındaki görüşü, kullandığı psikanalitik çerçevenin içinde oldukça merkezi bir yer tutar. Lacan, klasik felsefi yaklaşımın insanın varlığını hayvanınkiyle karşılaştırarak ve ona hangi farklar dolayısıyla benzemediğini belirterek açıklama jestini tekrarlar. Fakat onun söyleminde insan ile hayvan arasındaki fark bilinçte değil, bilinçdışındadır. Hayvanların ihtiyaçları vardır; onlar insanlar gibi arzulamazlar; hem bilinçdışından mahrumdurlar hem de gösterenle insanın kurduğu gibi bir bağ kuramazlar. Lafın kısası, gösterenin öznesi değildir onlar. Lacan’ın hayvanlarda arzunun varlığını yadsımasının önemi kolayca anlaşılmayabilir. Aristotelesçi gelenek hayvanlarda arzu yetisinin bulunduğunu vurgulamış, insanı hayvandan akli yetilere sahip olmak bakımından ayırt etmiştir. Lacan’ın arzu dediği şeyi anlamak için onun “itki” mefhumuna geri dönmemiz gerekir. Lacan Freud’un itkileri içgüdü olarak ele alışına itiraz eder. Lacan’a göre, hayvanların sadece içgüdüleri vardır, insanların ise hem içgüdüleri hem de itkileri vardır. İtkiler, bedende içerinin dışarı ile buluştuğu yüzeylerden, kenarlardan kaynaklanırlar. Lacan bu yüzey ve kenarları bir Möbius şeridi gibi düşünür. Möbius şeridi topolojik bir yapı, bükülmüş bir silindirdir (Henle 1994, s. 110). Örneğin bir kâğıt şeridin iki ucunu ters yönlere doğru yarıya kadar döndürüp katlamadan birbirine eklediğimizde bu topolojik yapıyı elde edebiliriz.(18) Bedenimizin içinin dışarıya açıldığı yüzeyler veya kenarlar da bu Möbius şeridi modelinde düşünülebilir. Fakat hayvanların da bedenlerinde bu Möbius şeritlerinden yok mudur ve bunlar neden itkilere sahip olmak için yeterli değil?

Freud’un tersine, Lacan itkinin nesnesi ile hedefi arasında bir ayrım yapmaz; itkinin amacı ile hedefi arasında ayrım yapar. İtkinin amacı, arzunun kendisini tatmin etme girişimi içinde izlediği güzergâhtır; tatminin nasıl, hangi tarzda, hangi yolu izleyerek gerçekleştiğiyle ilgilidir amaç. İtkinin hedefi ise tatminin ulaşmayı çalıştığı arzu nesnesidir. Arzunun hedefi bir arzu nesnesiyle tatmin olmaktır, amacı ise Lacan’ın nesne a dediğiyle ilgilidir. (19) Başka deyişle, arzu nesnesiyle saf ve basit bir biçimde ilişki kurmaz, erotojenik bölgenin tıpkı bir Möbiüs şeridi gibi iç ile dışı birbiriyle kesintisizce temas ettiren yüzeyinin nesnesi, nesne a aracılığıyla ilişki kurar. Nesne a talebin içinde varlık ve yokluğun gösterenleriyle kurulmuştur; bu nesnenin anlamı yokluk ile varlığın iç içe geçmesinden, birbirine örülmesinden müteşekkildir. Nesne a gösteren tarafından kurulmuş olduğu için bu nesnenin ortaya çıkışı, bilinçdışının oluşumuyla ve arzuya Öteki’nin duhul edişiyle, yani iğdiş edilmeyle eşzamanlıdır.

İçgüdü ile itki arasındaki ayrıma başka bir ayrım, haz (plaisir) ile keyif alma (jouissance) arasındaki ayrım eşlik eder. Keyif alma, yani aşırı haz duyma yaşantısı gösterenin işlevine dayanır; keyif almanın asgari, gayet basit de olsa mantıksal bir yapısı olmalıdır. Arzu ve ona sızan Öteki, gösterenin işlevi ve nesne a’nın kuruluşu sayesinde vardır; Öteki arzuda bireyi aşan ögedir, öznenin baştanbaşa katettiği arzusunu olduğundan başka bir şey haline, Öteki’nin arzusu haline getirir. Hayvanın ne bir nesne a’sı, ne arzusu, ne de keyif alma imkânı vardır. İçgüdülerinin hâkimiyeti altında belirlenmiş bir biçimde haz alır o. Öznenin arzu durumundan çıkarı, bu duruma duyduğu ilgi, yaptığı yatırım dili gerektirir. Arzu onu tatmin eden nesneyle saf ve basit bir biçimde ilişki kurmaz; hedeflediği nesneyle ilişkiyi öznenin sembolik sistemde bulunduğu konumun dolayımıyla kurar. Lacan cinsiyet farkının ne olduğunu da sembolik düzendeki konumlara bakarak açıklamıştır: “Fallus olma” konumunu kadın alır, ki bu konumu alması için ona sahip olmayan olarak, eksik olan olarak kodlanmış olması gerekir. Bununla birlikte, Lacan kadınların aslında hiçbir eksiği olmadığını ısrarla vurgulamıştır. Erkek ise sembolik sistemde “fallusa sahip olan” konumundadır, çünkü sembolik sisteme ona sahip olmamakla, eksik olmakla tehdit edilerek girmiştir. Her halükârda, sembolik sisteme eksiklik izleğiyle, iğdiş edilme karmaşasıyla, eksik olmadığımız halde eksik, iğdiş edilmiş olmadığımız halde çoktan iğdiş edilmiş olarak gireriz. Bunun için, arzuda, tatmin nesnesinin onu yakalamak için kurduğu bir tuzağa düşmekten ziyade kendi eksikliğinin ona kurduğu bir tuzaktan kurtulamamak vardır. Cinsiyetli özneler işte bu eksiklik konumlarından doğarlar ve yaşadıklarını dile getirir getirmez ötekinin arzusunun adlandırıldığı, tanımlandığı normatif bir sisteme yakalanmaktan kaçamazlar: Öteki’nin normatif sistemi içindeki antinomilere çoktan dolanmış bir halde bulurlar kendilerini. O halde hikâye anlatmadan, Yasa ve antinomilere takılmadan cinsel keyif de yoktur. Arzudan muaf, içgüdüsel zeminde hayvani bir haz alma alanının biz insanlara ne kadar açık kalabileceği ise önemli bir sorun olmaya devam eder. Bunun sonuçlarından biri, kişinin arzusunun biricik ve kişisel olma vasfını derhal kaybetmesidir. Arzu biricik ve kişisel bir anlatı haline getirildiği anda biricikliğini ve tekilliğini iptal edilmiş bulur; Yasa’nın tekilliği hem varsayıp hem de imha etmesidir bunun sebebi. Bir insanın arzusu, aslında Öteki’nin arzusudur iddiasının anlamı da buradan itibaren çözümlenir.

Lacan insan ile hayvanı üç gerekçeye dayanarak ayırt eder. Bunların ilkinde insan dışındaki hayvanları politik olmayan canlılar olarak tanımlayan Aristoteles’e bir itiraz vardır. Aristoteles’e göre ne Tanrı ne de hayvan politik bir varlıktır; Tanrı politik olamayacak kadar insandan üstün, hayvan da politik olamayacak kadar insandan aşağıda bir varlıktır. Sadece insan doğasını politik bir örgütlenme içinde, bir kentte yaşayarak gerçekleştirir. Lacan’a göre ise hayvanların ideal bir polis’i (kenti) olabilir, hatta ideal bir polis sadece hayvanlara ait olabilir, hayvani bir dünya olabilir. Lacan ihtiyaç ile arzuyu birbirinden ayırt etmek gerektiğinde Hegel’le hemfikirdir. Hayvanların gösterenle sınırlı bir ilişkisi olabilir, örneğin Pavlov’un şartlı refleks deneylerinin de gösterdiği gibi, bir köpek zil çalındığında tükürük salgılayarak o gösterene (zile) tepki verecek şekilde şartlanabilir. Hayvanların bunu yapabilmesinin zemininde ihtiyaçlarını tatmin etmek zorunda olmaları, yiyeceğe ihtiyaç duymaları bulunur. “Arzu Devreleri”nde Lacan tatmin edilecek bütün ihtiyaçların önceden saptanmış işaretlerle ilişkilendirilmiş, her ihtiyacın sadece bir gösterenle ayrılmaz bir biçimde bağlanmış olduğu bir dünya örgütleyebilseydik, bu dünyanın hiç değişmeyen, ideal bir toplum olacağını söyler.(20) Gösteren ile ihtiyacın itiliminin (impulse) birbirine örülmesi, öznenin Öteki’yle özdeşleşmesi sonucunu doğuracak ve burada ortaya çıkan dil, sadece ihtiyaçlar ile onları karşılayan kaynaklar hakkında bir dil olacaktır. XVI. Seminer’inde Lacan bir karınca yuvasının veya bir arı kovanının bir grup iletişimi veya ortak bir zekâya dayanan bir örgütlenme olarak tarif edilemeyeceğini belirtir; bu yuvalar “cinsel bir ilişkinin gerçekleştirilmesi” etrafında kurulmuşlardır. Bu toplumlar, değişebilir olma özelliğini taşıyan insan toplumuyla bir tezat oluştururlar, çünkü insan toplumlarında cinsel işlev itkilere dayanır, gösterenden bağımsız değildir. İşte bu sayede, nesneye doğru cinsel itilimin hedefinden uzaklaştırılarak yüceltilebilmesi mümkün olur; tinsel, sanatsal, felsefi, ahlâki vb., bir düzleme taşınabilir. Lacan, Platon’un ideal devletinin cinsel yeniden üretim etrafında örgütlenmiş hayvan devletlerine benzediğinden bahseder. Ona göre bu, Platon için çelişkili bir durum oluşturur, zira Platon’un ideal devleti, onun diyaloglarının bizde bırakmayı hedeflediği, duyusal varoluştan akıl ile kavranılır varlığa doğru çevrilme, Freud’un bakış açısıyla, yüceltmeye yöneltme etkisini yok eder.(21)

İnsanın siyasal örgütlenmesi hayvanlarınkinden daha az mükemmel olduğu için insan toplumlarının bir tarihi vardır. İnsan toplumlarında siyasal bir örgütlenmenin tarihsel oluşuna birçok vehçeden bakılabilir elbette. Tarihsel materyalist bir bakış açısı benimsenerek tarihselliğin temeline ekonomi ve sınıf mücadelesi de koyulabilir. Ancak toplumun siyasal ve toplumsal örgütlenmesinin değişebilirliğinin sebeplerinden biri de sembolik mübadele yasalarının sorgulanabilir olmasıdır. Örneğin eşitlik uğruna sınıf mücadelesi, ırkçılık, cinsel ayrımcılık karşıtı, hayvan hakları için, hayvan sömürüsüne karşı, insan merkezli olmayan çevreciliklerden yana siyasetler Öteki’nde etkili birtakım normatif değişimler meydana getirerek öznenin özneliğini yeniden konumlandırmazlar mı? Öteki, arzu kendisini bir öyküde, anlatıda dile döker dökmez, tikel bir zaman ve mekânda meydana gelen bir olaya veya olaylara gönderme yapılarak tarihselleştirilmek suretiyle açıklanamayacak, böyle bir tarihi aşan ve her zaman için geçerli oldukları iddiasıyla var olan bazı normatif taleplerde bulunur. Öteki’nin sıklıkla paradoksal ve aporetik yollar içermesi, Öteki’nin tek, bölünmemiş ve rahat bir çözümün yeri olarak görülemeyeceğini göstermez mi? Radikal bir sorgulama, Öteki’nde bir deneyimin normatif bakımdan rahatsız, çelişik, tamamlanmamış ve eksik olduğunu bulgulamaz mı? Lacan’ın yasa hakkındaki görüşleriyle Derrida’nınkiler arasındaki farkı, Derrida’nın siyaset felsefesindeki önemli vurgularından birine odaklanarak kıyaslayabiliriz. Yasa sadece aşkın bir yapı (transcendental structure) değildir; aynı zamanda da güç kullanılarak ve bir politik performatif yoluyla tesis edilebilir ve siyaseten rakip güçler ve performatiflerle ortadan kaldırılabilirdir. Dahası, yasa adalet adına tesis edilir ve ona yine adalet adına muhalefet edilebilir.

Lacan’ın insan özne adına layık özneyi, hayvanla tezat oluşturan bir biçimde, gösterenin öznesi olarak kurmak için kullandığı argümanların ikincisi de şudur: İnsan bıraktığı izleri silebilir. Ahlâki bir dil kullanarak söylersek insan yalan söyleyebilir, gösterenin diğer özneleriyle, yani başka insanlarla ilişkilerinde ahlâk yasasını ihlâl edebilir. Yalan söyleyebilmesi bir varlığın gösterenin öznesi haline geldiğinin bir kanıtıdır. Derrida’ya göre Lacan’ın hayvan hakkındaki temel argümanı şudur: Hayvan yalan söyleyemez (doğru olmayanı doğrunun yerine koyamaz), çünkü hayvanın gösterenle böyle bir ilişkisi yoktur, öteki hayvanlarla ilişkisine Öteki müdahil olmaz. “Hayvan ne gizler, ne de yalan söyler, çünkü hakikatle bir ilişkisi yoktur”.(22) Peki ama hayvanlar da taklit yapmıyorlar mı? Örneğin bir tehlike karşısında ölü taklidi yapan hayvanlar vardır. İnsan da bunu yapabilir, ama insanda bundan fazlası da mevcuttur. İnsan numara yapar numarası, rol yapar rolü de yapabilir; başkalarında onları kandırdığı zannını yaratarak onları kandırabilir, gibi yapar gibi yapabilir.

Lacan’a göre hayvanlar iz bırakırlar, ama izlerini silemezler. Oysa bir iz sadece silindiğinde gösteren haline gelen bir kayıttır. (23) Lacan, onlar bu izleri silemedikleri için hayvanların izlerinin gösteren olamadığını düşünür. Derrida’ya göre bu klasik ve dogmatik bir bakış açısıdır, çünkü hayvanın alogon (logos’tan yoksun) olduğunu söylemenin başka bir yoludur bu. Lacan’ın düşüncesi vardığı yerde, Heidegger’in hayvanlık hakkında söyledikleriyle uzlaşır: Heidegger de, Lacan da logos’un gücünün (hem hakikate erişme yetisinin hem de yanlışlık imkânının) insana özgü olduğunu düşünür. Kuşkusuz Lacan’ın gösteren üzerindeki vurgusu aralarındaki önemli farkların başında gelir.(24) Ancak bu fark göz ardı edilirse varılan sonuç aynıdır. Bu sonucu Lacan’ın bireyin gerçeği ile bireyin hakikati arasında bir ayrım yapmasıyla da ilişkilendirebiliriz. Gerçek, anlamlandırılmadan önceki haliyle şey veya olaydır. Bu anlamda gerçeklik tarihsel değildir. Buna karşın, bireyin hakikati tarihseldir. Hakikat anlamlandırmadan evvel gelmez, onun bir ürünüdür. Bu ayrım hayvanları doğruluk ve yanlışlıktan, hakikat olan ve olmayandan dışlamaya yardım eder. Derrida “gibi yapma” ile “gibi yapar gibi yapma” arasındaki ayrımın sağlam bir ayrım olmadığını düşünür, çünkü “Gibi yapma, hatta basit bir gibi yapma bile duyusal bir izi okunamaz ve algılanamaz kılmaktan ibarettir. Lacan’ın hayvanda bulunduğunu teslim ettiği en sade iz bırakışta bile, bir izin yerine basitçe bir diğerinin geçirilmesi, bu izler arasında bir farkın belirginleşmesi, iz bırakmayı olduğu kadar izi silmeyi de içermez mi?” (25) Lacan nasıl olur da, sanki elinde saf, pekin ve bölünmez bir iz varmış gibi hayvana bahşetmediği bu izi insana atfedebilir?

Hayvanın bir başka hayvanla karşı karşıya kaldığında bir hali taklit edebilmesi ile insanın bir başka insanla ilişkisinde sembolik durumun içinden çıkamaması, hapsolmuşluğu arasına koyduğu fark, Lacan’ın anlamın ifade edilişi hakkındaki tezinin sahnesini kuran önemli bir ögedir. “Çalınmış Mektup”ta mektubu dikkatten kaçırmak için göz önünde, açıkta bırakmak devekuşu gibi başını kuma gömmekle kıyaslanmıştır. Elbette bir taklitte veya ölüyü oynayan bir hayvanda da benzer özellikler bulabiliriz. “Bu durumdaki bir hayvan, görülmediğini gördüğünü sandığı, tipik bir hayali tuzağa düşmüştür; bu tuzak, onu, görmediğinin görüldüğü gerçek durumu yanlış kurmaya götürmektedir.” (26) “Çalınmış Mektup”ta Bakan mektubu görünür bir yere, masasının üstündeki kutunun içine, sanki saklanmasına gerek olmayan önemsiz bir belgeymiş gibi bıraktığında bir başka hayvanla karşılaştığında bir hali taklit eden hayvanın içinde bulunduğu ikili durumun içine hapsolmuş gibi görünmektedir. Bununla beraber, Lacan’ın vurguladığı şey aslında başkadır: “Öznenin görülmediğini gördüğünün görüldüğünü görmeyi başaramadığı” (27)bir sembolik durumun içine hapsolmuşluğudur onun altını çizdiği şey. Hayvan ve Egemen’de Derrida, Lacan’ın insan ile hayvan arasında bir ayrım yapma girişimini Lacancı psikanalizin ilk dönemlerinde maddi gösterene aşkın bir statü veren ve özneyi de onun tarafından bölünmüş olarak anlayan söylemiyle karşılaştırır. İnsan, taklit eder taklidi yapmaya veya gibi yapar gibi yapmaya muktedir iken hayvanın sadece taklit etmeye muktedir olması arasındaki ayrımın sorunlu olmasının bir diğer sebebi de, öznenin ize hâkim olamayacağını, izi denetleyemeyeceğini unutulmasıdır. Oysa özne kendisini ondan kurtaramayacak bir biçimde iz’in oyununa kapılmıştır.

Lacan’ın insanı hayvandan ayırt ederken başvurduğu üçüncü kriter tepki vermek (reaction) ile yanıt vermek (response) arasındaki farka dayanır. Tepki vermek hayvani olana özgü mekanik, otomatik bir karşılıktır. Buna karşın, yanıt vermek anlamında tepki göstermek kişinin bir karşılığın verilip verilmeyeceği, nasıl, nerede, kiminle ilişkide, ne kadar verileceği konularında karar alabileceğini varsayar. Tepkilerini denetleyebilmesi, yanıt vermemeyi seçerek tepki gösterebilmesi hayvan ile insan arasındaki farkın esaslarından biridir. Ama bu da insana özgür irade atfeden kartezyen geleneğe geri döndürmez mi Lacan’ı? Öznenin otomatizmini Öteki’yle ilişkide ifşa ettiği ve özgür iradeyle hareket etmeye büyük bir darbe indirdiği halde?

Hayvan ve Egemen’de Derrida’nın Lacan’a getirdiği temel eleştiri şudur: Lacan hayvana Öteki’nde bir yer vermemekte, hayvanlığı normatif alandan dışlamakta, böylece hayvanları etik özne olma statüsünden yoksun bırakmaktadır. Hayvan hakkındaki bu psikanalitik söylemin sonuçlarını göz önüne aldığımızda, bunun insan haklarından çok da farkı olup olmadığını sormak gerekir ki, insan hakları söylemi “Descartesçı veya Kantçı tipte bir özne felsefesine sistematik ve ayrılmaz bir biçimde bağlıdır ve işte bu felsefe adına, hayvan, aklı ve kişiliği olmayan bir makine statüsüne indirgenmiştir.” (28) Lacan fenomenolojide ve varoluşçulukta personalizm olarak ortaya çıkan hümanizmanın ötesine geçmek istediği halde, özneyi açıklama girişimi hümanizmayı aşabilecek güçte midir? Lacan’ın özneliği dönüştürmesi ve altüst etmesi insan merkezci olmayan bir dünya, tüm varlıkların insan türünün hizmetine verilmediği bir dünya yaratmaya yeter mi?

3. Psikanaliz ve Politika

Hayvan ve Egemen’in temel tezlerinden bir tanesi egemenliğin bir metafiziği varsaydığı, bir metafiziğe ait olduğu görüşüdür. Derrida 2001-2003 yılları arasında egemenlik metafiziğini ele aldığında ilk dönem dekonstrüksiyonun uğraştığı kavram karşıtlıklarına geri döner. Bu “metafizik” Lacan’ın sembolik sistemin yasası, hiçbir zaman zemini veya mahiyeti tam olarak açıklanamayan ve bir muamma tarafı hep baki kalan, baş harfi büyük yazılan “Öteki”nin daha tarihsel bir versiyonu olarak düşünülebilir. Farklı çağlarda yaşayan filozoflar örneğin yazı ile söz ilişkisini ele aldıklarında aynı sembolik yasayı, aynı karşıtlıkları tekrarlarlar; bununla birlikte, Öteki’nin tam kalbinde, merkezinde heterojen olana bir açılım vardır. Derrida’nın yapısalcılığa getirdiği yapısalcılığın sanıldığı gibi kapalı bir sistem olmadığı eleştirisi de işte bunu vurgular. 1960’lar ve 70’lerde dekonstrüksiyon metafizik söylemin veya anlam ifade edişin yasalarını statik bir biçimde değil, tarihsel dönüşümlerinin imkânları bakımından düşünme girişimidir. Elbette dönüşmeyen ve statik bir biçimde tekrarlanan tarih ötesi hiyerarşiler var gibi görünmektedir ve bunları değiştirmek hiç de o denli kolay değildir; çünkü metafiziğin bilinçdışı otomatik süreçleri bu yasalara tâbi olarak işler. Lacan bastırmanın Freud’un iddia ettiği gibi bilince çıkmaya çalışan bilinçdışı bir içeriğe karşı egonun gösterdiği direnç veya egoyu meydana getiren fikirlerle bu içerik arasında bir tutarsızlık olması yüzünden meydana gelmediğini söyler. Bastırılan, Öteki’yle karşılaştığı için bastırılmıştır. Bilinçdışı, Öteki’nin armağanıdır.

Sembolik sistem içinde egemenin pozisyonu Öteki’yle ilişkisi içinde nasıl kurulmuştur? “Egemenlik” metafizik bir zıtlıklar hiyerarşisine bağlı bir konumdur: tanrı/insan, insan/hayvan, hayvan/bitki, kadın/erkek gibi ikilikleri bu zıt kavramlardan oluşan ikilikler arasında sayabiliriz. Egemenin sembolik sistem içinde işgal ettiği konum, bir hayvan adıyla işaretlenmiştir. Egemen bir kurttur mesela. Siyaset felsefesinde egemenlik söyleminin kurt hakkında bir söylem (lycologie) olduğunu saptıyor Derrida. Örneğin Rousseau İtiraflar’da kurtla egemeni şöyle karşılaştırır: Kurt, doğada yaşayan tüm hayvanlar gibi, doğal içgüdülerine tâbidir ve toplumun siyasal yasasının da, tanrının vahyinin de dışındadır. Egemen de siyasal hayatın içinde tıpkı bir kurt kadar yasadışı, yasasızdır. Bu yüzden bir kurt adamdır; yalnızca insani yasanın dışında değildir, ilahi yasanın da dışındadır. Dışarıda olarak yasaların kökenidir. Ne yasası ne de imanı vardır. Oysa sıradan insanlardan, ne hayvan ne de egemen oldukları için, hem yasalara uymaları hem de imanlı olmaları beklenir. (29) İnsan kendini sembolik yasaya tâbi hissederken egemen kendini sembolik yasaya ve hatta ilahi yasaya tâbi hissetmez. O hem insandan çok tanrıya yakındır hem de hayvani özelliğini korur.

Metafiziğin egemeni hayvan figürüyle ilişkilendirmesinin sebebi, hayvanın doğaya mensup olması, doğanın da insanlar arasındaki güç ve otorite farklılığını meşrulaştırabileceğinin düşünülmesi midir? Doğada kurt veya aslan neyse siyasi toplum içersinde de egemen odur dersek toplumun siyasal organizasyonunu doğal ilişkilere indirgemiş olmaz mıyız? Analoji bu işlevi yerine getiriyor olabilir. Toplumsal organizasyon ile doğayı, insan ile hayvanı metafizik bir biçimde ayırmak canlı ve cansız doğayı insanın tahakkümüne açan sürecin sembolik yasasına aittir.

Siyasal düzenin sebebini doğada bulmayan felsefeler içinde de bu analojinin geçerliğini sürdürdüğünü belirtelim. Örneğin devletin doğal veya teolojik bir varlık olarak ele alınmadığı ve toplumsal uzlaşımda temellendirildiği, Hobbes’un Leviathan’ında da egemen kıldığı ve uyulmasının garantisi olduğu sivil yasanın dışında, doğa halinde bulunduğu ölçüde bir kurdu andırır. Doğa halinde yaşayan insanlar güvenlik gerekçesiyle ve arzularının geleceğini güvence altına almak için birbirlerine söz verirler ve doğa halinde sahip oldukları her şey üzerindeki haklarını egemene (bir kişi veya bir gruba) devrederler. Devlet örgütlenmesi içinde yaşarken uyulacak yasaları yapan veya sivil hukuku kuran bu egemendir. Ancak Hobbes egemenin kendi koyduğu yasalara tâbi olamayacağının ve onlar tarafından yargılanamayacağının altını çizer. Bir kez sözleşme yapıldıktan sonra egemen nasıl hareket ederse etsin ona hak ve yetkilerini devreden vatandaşlar böyle hareket etmiş, sayılırlar. Halk egemenin davranışının sahibidir. Egemenin edimleri sözleşmeyi yapmış olanların edimleri sayılacağı için, Hobbes burada bir fark değil, bir özdeşlik gördüğü için, egemenin yaptıklarından dolayı yargılanması ona bir çelişki olarak görünür. Kişinin kendi kendini yargılaması kadar saçmadır bu.

Derrida toplum sözleşmesi anlatılarını hukuk devletini meşrulaştırmak için icat edilmiş anlatılar olarak ele alır. Meşrulaştırma gereksinimi yurttaşın içinde yaşadığı devletin hukukuyla ve yasalarıyla ilişkide kendisini nasıl temsil edeceğiyle ilintilidir. Yurttaş kendisine zor kullanılarak, şiddet uygulanarak bir zorbanın kurduğu düzende yaşamaya mecbur edilen, boyun eğdirilen bir tebaa olarak görmemelidir kendisini; toplumsal sözleşme onun kendisini o hukuk sisteminin müsebbibi, sahibi, öznesi olarak konumlandırabilmesini mümkün kılar. Artık boyun eğiyorsa da kendi verdiği sözü tutmaya çalıştığı içindir. Sonuçta sözleşme yapılmasaydı egemenlik olmayacaktı, egemenlik olmasaydı da bir hukuk devleti ve onun pozitif yasaları olmazdı. Toplum sözleşmesi hiçbir zaman tarihsel bir olgu olmadığı halde bir hukuk sistemi içinde yaşayan bizler kendimizi zaten çoktan bir toplumsal sözleşme yapmış saymalıyızdır. En azından bu siyaset felsefesi kuramı bizi kendimize bu rolü biçmeye, kendimizi uymak zorunda olduğumuz yasaların sahibi, sebebi olarak görmeye teşvik eder. Bu anlamda da moderndir; zira siyasal düzene aidiyeti, yasayı dışardan almaya dayandırmaz; özgürce yapılmış bir seçim, verilmiş bir söz, bir öz belirlenim olarak düşünür.

Derrida bu modern özne anlayışına dayanan toplumsal sözleşme geleneğinden belki de düşüncesinde her zaman güçlü bir Heideggercilik olduğu için şüphe eder. Devletin ve hukukun temelini düşünürken bu gelenekten çok Walter Benjamin’in ve Carl Schmitt’in düşüncelerine daha yakın bir konum benimser. Hatta biri sol gelenekten diğeri sağ gelenekten gelen bu iki düşünür arasındaki yakınlık üzerine uzun uzun düşünür. Carl Schmitt politik birliği kuranın egemen olduğunu söyler. Egemen olağanüstü hale karar verendir. Olağanüstü hale karar verildiği an, politik birliğin üstüne düşünüldüğü, yeniden ele alındığı, yeniden kurulduğu veya sıkılaştırıldığı, ona müdahale edildiği, dost ile düşmanın, içerdeki ile dışardakinin ayrıldığı, ayrıştığı bir andır. Toplumsal sözleşme kuramlarında politik birliğin kuruluşu sözleşme ediminde bulunur; egemenlik de bu birlik sayesinde var olur ve gücünü ondan alır. Oysa Schmitt’in egemene biçtiği işlev bilfiil politik birliği kurma, şekillendirme veya biçimlendirme işidir. Schmitt dost ve düşmanı birbirinden ayırt eder; olağanüstü durumu belirtirken de bu ayrımı yeniden yapar. Dost ve düşman ayrımını burada kişisel dostluk veya düşmanlık biçiminde anlamamalıyız. Dost-düşman arasındaki ayrım ben ile öteki arasında bir ayrım olmadan önce iç ile dış arasında bir ayrımdır. Ben (biz)/ diğerleri (ötekiler) arasındaki ayrım ve buna bağlı ayrımcılık, ötekileştirme iç ve dış arasındaki sınırın çizilmesine dayanır. Ötekileştirme önce içteki dışın pazarlığının yapılmasını gerektirir. Başka deyişle, iç/dış metafizik karşıtlığı, ki politik birliğin kuruluşunda ayırma veya yeniden ayırma işlevini yerine getirir, ben/öteki karşıtlığından önce gelir. Schmitt’e göre egemen, hukuku askıya alma hakkına sahiptir ve bu hak hukuka önceden kayıtlıdır, yani hukuk özel veya acil durumlarda egemene kendisini askıya alma, kendisini devredışı bırakma ayrıcalığını tanımıştır. Bu da Schmitt’in egemenin hukukun dışındalığını veya dışına çıkabilirliğini vurgulama tarzıdır.

Benjamin’in Derrida için önemi hukuk sisteminin kuruluşunu bir şiddet olarak düşünmüş olmasından kaynaklanır. Hukukun kökeninde kurucu bir şiddet edimi vardır ki, Derrida bunu, bana göre, politik performativite kuramına dayanarak anlar. Yasanın Gücü: Otoritenin Mistik Temeli’nde bu kökensel edimin paradoksal yapısı ele alınır ve différance hareketinin yapısına bağlı olarak düşünülebileceği ima edilir.(30) Kurucu edim ne meşrudur ne de gayrimeşru, hem tarihseldir hem de tarih dışı, zamansallığı sonranın önceliğine dayanır, daha evvel varolan politik faillerin kurdukları bir birliğe dayanmaz, edim burada faili ve kendi kendilerine yasa verecek özneleri icat eder. Hukukun kökeninde işte böyle bir şiddet edimi vardır, o halde hukuk aslen şiddetin bir eseri, bir şiddet hukukudur. Böylelikle, Benjamin’in dediği gibi, hukuk bir şiddet tekeli kurar. Artık kişilerin birbirine uygulayabilecekleri şiddete bir sınır getirilmiştir. Bu şiddetin bir sürü biçimi olabilir, fiziksel, toplumsal, ekonomik şiddet biçimleri vardır; yasalar da hakkını sorabilecek kadar toplumsal statü bakımından güçlü ve cesur kişileri bu şiddet biçimlerine karşı korurlar. Yasanın insan öldürmeyi, şikâyet eden olmasa bile, hoşgörmemesinin sebebi şiddetin devletin tekelinde olmasıdır. Şiddet tekelini kıran cani, seri katil figürlerine halkın hayranlık duymasının sebebini sorar Benjamin. Yasa kendisine bir rakip istemez. Aynı sebeple, töre saikiyle adam öldürme cezasız kalamaz, çünkü yasa şiddet uygulama hakkını başka bir yasayla paylaşamaz; töre cinayeti cezasız kalırsa devletin pozitif yasası şiddet üzerindeki hâkimiyetini kaybetmiş olur. Adi suçluların ve çetelerin kullandıkları şiddet de devletin şiddet tekelini elinde bulundurmasına meydan okur ama devlet belli amaçlara yönelik olarak çeteleri kullanabilir, onlarla iç içe geçebilir. Benjamin’e göre devlet bu çetelerde düzen kurmaya muktedir bir siyasal rakip görmediği için onlardan kendilerini devrimci olarak tanımlayan gruplar kadar rahatsız olmaz. Benjamin kurucu şiddet ile koruyucu şiddet arasındaki ilişkiyi tarihsel bir diyalektik biçiminde düşünürken bu diyalektiğin kaçınılmaz bir biçimde devrimci toplumsal hareketleri güçlendireceğini de ima eder. Devrimin şiddetini devletin mitik şiddetinin karşısına devlet öncesi ilahi bir şiddet gibi koyar. Kanımca Derrida, Benjamin’in mitik şiddet ile ilahi şiddet ilişkisi olarak teolojik ve mesianik bir bağlamda düşündüğü şeyi, “yasa” ile “adalet” ilişkisi biçiminde düşünmeye yönelmiştir.

Yasanın Gücü’nün yasaya doğrudan bakılamayacağı, adalet’in görünün veya kavrayışın nesnesi haline gelemeyeceği saptamaları iyi bilinir, fakat bunun neden böyle olduğu, bildiğim kadarıyla, Derrida yorumcuları tarafından yeterince açıklığa kavuşturulmamıştır. Bence bu adalet fikrinin çaprazlığını Lacan’ın büyük harfle yazdığı Öteki’yle ilişkilendirdiğimizde yorumlama açısından verimli bir adım atmış olacağız. Lacan’ın bakış açısına yerleştiğimizde, egemenlik metafiziği politikanın sembolik sisteminin Yasa’sıdır. Başka deyişle, politikanın, zemini ve özü bütünüyle aydınlatmaya izin vermeyen, hiçbir zaman tam olarak açıklanamayan, muamma bir tarafı hep kalacak olan Öteki’sinin bir kısmı gibi düşünülebilir. Metafiziğin farklı çağlarında düşünme faaliyetlerini sürdüren filozoflar aynı sembolik yasayı tekrarladılar, aynı kavram zıtlıklarına müracaat ederek hayvan ile insan arasında ayrımlar yaptılar; buna karşın, egemenlik hakkındaki söylemler heterojenliği ima etti. Derrida Öteki’nin kalbinde, merkezinde heterojen olana bir açılım bulunduğunu vurgular. Onun yapısalcılık eleştirisi de bunu doğrular. Yapı aslında kapalı bir sistem değildir, gösterenin oyunu mevcudiyet ve yokluktan önce gelir ve içi dışa, yapının Yasa’sını yeniden anlamlandırma imkânlarına açar. Dekonstrüksiyon metafiziğin bilinçdışının bir keşfidir ve Öteki’nin taşıdığı hiyerarşiler tarafından düzenlenmiş sembolik mübadelenin kısıtlı ekonomisinin altında işlemekte olan iz’in genel ekonomisine işaret eder. Metafizikte anlam sınırlı farklarla ifade edilir, oysaki anlamlandırma yasasının yasası différance’tır. Bataille’ın yaşamın genel ekonomisi dediği, bedenimizle yakalanmış olduğumuz, mevcudiyet ve yokluk, yaşam ve ölüm gibi sınırlı fark ve karşıtlıklardan çok daha karmaşık bir güçler oyununu taşıyan bir akıştır. Bedenin bir ifadesi olarak yazı da bu akışa aittir. Bu genel yaşam ekonomisine, yapısalcılığın incelediği kısıtlı anlam ekonomisinin ötesinde, genel bir anlam ekonomisi de eşlik eder. Metafizik olarak kısıtlanmış sembolik mübadeleye yeni güçler eklemeye olanak tanıyan ve metafiziğin meydana getirdiği kapanışta bir yarık, bir çatlak oluşturan da odur.

Derrida hem “Türün Yasası”nda (1979)(31) hem de “Yasanın Önünde”de (1982)(32) yasa sorusunu edebiyatla ilişkisi içersinde ele alır ve yasanın kökeninin düşsel bir kurguya sahip olduğunu vurgular. Derrida’nın sözünü ettiği yasa gerçek olmadığı gibi tarihsel de değildir. Bir oluşumu, kökeni, yeri, sunumu yoktur. Bu haliyle, Lacan’ın Öteki hakkında dediğini hatırlatır: “Öteki – güya büyük bir bilgi ve otoriteyi vücuda getirmekte olduğu halde bir varsayım (hipotez) olarak kalacaktır. Fanteziler hariç, hiçbir zaman bütünüyle doğrulanmamış, kesinleşmemiştir; içinde hep bir şüphe, belirsizlik, sanallık barındırır. Öteki vardır diyemeyiz,” diye yazar Lacan, “ama o varolmadığı halde, varsayımdan ibaret varlığı, toplumsal olarak uyumlu bir hayat sürülebilmesine olanak tanır. Öteki’nden asla bütünüyle emin olamaz insan, onunla ilişki, her zaman, kısmen de olsa aktarıma dayanan bir ilişkidir.” Öteki’nin bir tek nihai veya hâkim göstereni olmadığı gibi, “Türün Yasası”nın dediği gibi “delidir yasa, deliliktir.” (33)

Yasanın Gücü’nde yasayla doğrudan karşılaşılmaz ve adalet bir akli görünün veya kavrayışın nesnesi haline getirilemez. Derrida Yasanın Gücü’nde otoritenin mistik temelini Montaigne ve Pascal’a göndermeyle açıklıyor olsa da, bunu yorumlamanın diğer bir kaynağı da kuşkusuz Lacan’dır. Aslında, hem “Yasanın Önünde” hem de “Türün Yasası” yasa sorusunun bilinçdışı ve bastırma imkânından ayrılamayacağını ima eder. “Yasanın Önünde”de yasa kapısının vaatkâr açıklığına rağmen girilemez, kendisini vermez ve bu yakalanamazlığı içersinde cürüme oldukça yakındır; ondan adalet bekleyen bireyin düşeceği tuzaktır adeta. Hayvan ve Egemen’de Lacan’ı yorumlayan Derrida, Lacan’a göre insanın yasa ve suçla başladığını söyler. Bununla birlikte, suç yasaya aykırı bir hareket veya yasayı ihlâl eden bir edim değildir. Yasa suçun kökeni, kendisi bizzat suça temayyüllü, kriminal olabilir. Dahası, yasayı korumaya her daim eğilimli olan süperego da kriminal ve ihmalkâr olabilir. İnsana has olanı tartışırken bunu gözden kaçırmamalıyız. Bu metin Lacan’ın insan ile hayvan arasında çizdiği sınırın bir eleştirisi olarak çerçevelenmiş olsa da, suçun imkânının yasanın kökeninde de yasanın korunuşunda da bulunması hususunda Derrida, Lacan’la hemfikirdir. Ve Öteki’nin bu kavranılışı Derrida’nın sorumluluğun açmazları üzerine düşünümünü etkiler. Thaumazein veya Öteki karşısında hayrete düşmek, onun kafa kurcalaması, açmazlarla dolu olması, öznenin üstünde paradoksal taleplerde bulunması, Derrida’nın sorumluluk üstüne düşünmesinin esasını belirler. Ötekini sembolik mübadele ve eylemin öznelerarası alanına sokan bir anlatı kurulur kurulmaz bir şiddet ekonomisi çıkar ortaya. Levinasçı bir koşulsuz sorumluluk da, sorumluluğu bir koşula dayandıran hipotetik bir buyruk da kriminal olabilir. “Günün Deliliği”nde (34) süperego yasanın tarafında olmanın ve yasayı korumanın da bir suç olabileceğinin farkına vardığı için delirir.

Bu Derrida’da otoritenin mistik temeli izleğini bilinçdışı sorunundan ayırmadan ele almak anlamına gelecektir ki, aslında geri dönüp “Yasanın Önünde”, “Türün Yasası” gibi Derrida’nın yasa konusunda yazdığı ilk metinlere baktığımızda onun yasa izleğini bilinçdışı ve bastırmayla her zaman ilişkilendirmiş olduğunu görebiliriz.

Derrida Egemen’in yasa ile ilişkisini ve adaleti Lacancı psikanalizin terimleriyle düşünmeye girişir. Hayvan ve Egemen’in iki bölümü Lacan’la angaje olarak yazılmıştır. Eğer süperego Lacan’ın öne sürdüğü gibi, büyük harfle yazılan Öteki’yle (sembolik öteki, babanın adı) karşılaşmanın ve onu içselleştirmenin bir etkisi veya ürünü ise, egemenin bu büyük Öteki ile ilişkisinin başka öznelerin ilişkisinden farkı tam olarak nerede bulunur? Egemen yasayı ihlâl eder ve bu ihlâl yargılanmaz. Bu yargılanmamanın sebebi bağımsız bir yargı olmaması mıdır? Bağımsız yargının altının oyulması, çökertilmesi midir? Egemenlik metafiziğin ima ettiği ayrıcalıklara karşı alınmış kurumsal önlemler çöktüğünde egemenlik metafiziğinin muhtevası somut bir biçimde görünür hale gelir. Egemen, yargının kendisine ait herhangi bir edimi “suç” olarak yargılayamayacağına inanır. Milli egemenliğe müracaat ederek kendisini hukukun üstünde tutmaktadır; ona göre edimleri uluslararası yasalar tarafından bile yargılanamazdır. Edimlerini yargılamaya kalkan ulusal veya uluslararası mahkemeler onun egemenliğine müdahale etmeye kalkışan başka egemenlik arayışlarının, rakip egemenlik çabalarının, kalkışmalarının aygıtlarıdırlar. Egemenin edimleri söz konusu olduğunda adil olanı ve olmayanı evrensel kıstaslarla nesnel bir biçimde belirleyebilecek bir hukuk yoktur. Egemen kendi edimlerini yargılamaya çalışan hukuku iç veya dış bir mihrakın aracı olarak temsil eder. Bu paranoya, onun kendisini hukukun üstüne koyduğunu ifşa etmektedir.

Eğer süperego, Lacan’ın iddia ettiği gibi, Öteki’yle karşılaşmanın, bastırmanın, bizi hadım edilmiş duruma sokan babanın adının içselleştirilmesinin bir etkisi veya ürünüyse, egemenin Yasa ve adaletle ilişkisini Lacancı terimlerle nasıl kavrayabiliriz? Bu soru, Derrida Hayvan ve Egemen’i aynı zamanda Lacan’la bir ilişki kurarak yazdığı için kaçınılmaz olarak akla gelir. Egemen de iğdiş edilmiş bir özne değil midir, Öteki’yle ilişkisi diğer öznelerin ilişkisinden çok mu farklıdır? Bu farkı nasıl belirtmek gerekir, onu tam olarak egemenin yasayı cezalandırılmadan ihlâl edebilirliğine koymak gerekmez mi? Batı demokrasilerinde bağımsız bir yargı sistemi egemenliğin mantığına ait olan bu imkânlara karşı bir panzehir olarak görülmüştür. Egemenliğin metafiziğinin mantığı egemen yargı bağımsızlığını ortadan kaldırır kaldırmaz kendisini somut bir biçimde gerçekleştirir (ki günümüzde Türkiye’nin içinde bulunduğu durum tam olarak budur).

Egemenin yasa ihlâli onun iktidarına ve hukukuna tâbi olanların gözünde de suç teşkil etmez. Örneğin halk hırsızlığa karşıdır ve hırsızlığın bir suç olduğu konusunda hemfikirdir, ama onun gözünde hırsızlık egemende suç olmaktan çıkar, edim anlamını ve etkisini kaybeder. Aynı şey katletme için de söylenebilir. Egemene “suç” kavramı uygulanamayacağı gibi, egemende bir suçluluk duygusu da yoktur. Öte yandan egemen, hukukun yasasını veya dinsel yasayı ihlal ettiğinde, bir istisna durumu veya bir cihat durumu gibi özel bir hukuka müracaatla bu ihlâli meşrulaştırabilir.

Burada önemli soru şudur: Egemenin ihlâli Öteki’nin bütünüyle hiçe sayılması anlamına gelir mi? Yanıtım hayır. Bunun cinsiyet farklılığı yasasıyla, kadınları erkeklere tâbi kılan yasayla nasıl bir ilişkisi olduğunu açıklamaya çalışacağım. Sembolik sistem tüm yasallığıyla devredışı kaldığında her şey artık mübah hale gelir ve ortada denetimsiz bir şiddet boşalmasından başka bir şey kalmaz. Ancak egemen yasayı ihlâl ettiğinde böyle bir şey olmuyor. Egemen hukuku delik deşik etse bile onu Öteki içinde tutan bazı çok eski sembolik denklemler var.

Egemen de egemen konumunu üstlenmeden önce sıradan bir insandı ve onun da her sıradan insan gibi Öteki ile bir teması olmuş, o da babanın adını, yasasını kabul etmek anlamında iğdiş edilmişti. Ama şimdi işgal ettiği siyasal egemenlik konumu ona bir zamanlar tâbi olduğu yasayı askıya alma gücünü vermektedir. Egemen sembolik düzende babanın yerinden konuşur, kendisini babanın yerine koyar. Babanın adına, yasanın yerine talip olsa dahi egemen egemenlik konumunu koruyabilmek için yasadan devşirdiği bir haklılığa muhtaçtır. İhlâl ettiği yasadan haklılık devşirmek zorunda olmak gibi bir paradoksun içinde bulunur. İhlâli gizli kaldığı ölçüde hem güçlü hem de haklı konumda olduğunu iddia edebilir, ancak ihlâli açığa vurulduğunda en azından daha üst bir yasallığa göre düşünenlerin gözünde haksız, adaletsiz duruma düşer, iktidarı gayrimeşru hale gelir. Zira siyasal erke sahip olan anlamında egemenin de yargılanmasına olanak tanıyan kıstaslar olmalıdır. Egemen için de bir Öteki olmalıdır. Bu Öteki çeşitli biçimlerde tahayyül edilebilir. Dinsel olan veya olmayan bir adalet duygusu, bir kurumsal değerler silsilesi de bu rolü oynayabilir. Egemene karşı direnişin böylece sembolik olarak güçlendiği görülebilir. Örneğin cinsiyet farklılığı yasaları burada –hayatı kadın ve erkek olarak bölen ve ayıran İslam dininin bu kapıyı her zaman çok daha açık tuttuğunu belirtelim– önemli bir işlev görür. Yönetenlerin sembolik sistemin etik yasalarını ihlâl ettikleri fazlasıyla görünür olduğu zaman onlar bizi yönetme şanslarını artık yitirirler mi? Belki de; ama sembolik sistem denen bütünün içinde metafizik, etik, hukuk, toplumsal mübadelenin kuralları öylesine birbirine karışmıştır ki, bunun içinde egemenin güvencesi olduğu yasayı ihlâl edebilirliği de kayıtlıdır. Etik ve hukuk bir yandan askıya alınır ama öte yandan egemen ataerkil eril öznenin yerini daha da sağlamlaştırır. Kadın ile erkek karşıtlığının klasik asimetrisine müracaat eder ve bu cinsiyet farklılığı yasası sanki sembolik sisteme ait başka tüm yasallığın yerine geçer. Bu yüzden toplumsal cinsiyete bağlı sembolik yasaları dönüştürme girişimi egemenlik metafiziğinin karşıtlıklarını ağaçlarla özneleşerek, onları konuşturarak altüst etme girişiminden ayrılmaz. İsyan ağaçlarla ilgili olduğu kadar toplumsal cinsiyetle ilgili bir isyandır.

Derrida egemenlik metafiziğinin dekonstrüksiyonunu yaparken Lacan’ın egemen özne konumunun bir iğdiş edilmişlik konumu olduğu, bunun da cinsiyet farklılığına ilişkin yasayı egemenliğin kalbine soktuğu gerçeğini yeterince ciddiye almış mıdır acaba? Egemenin konumu hayvan ile insan arasındaki farkı karartıyor olsa dahi, egemen ihlâl, en arkaik ataerkil cinsiyet farklılığı yasasının tekrarlanmasıyla sorgulanamaz hale getirilmektedir. Cinsiyet farklılığı sorusunu ve türsel farklılık sorusunu iç içe düşünmek gerektiğini her zaman belirtmiş olduğu halde, Hayvan ve Egemen’in bunu yeterince gözettiğinden emin olamayabiliriz. Geschlecht (35) makalelerinin tam kalbinde bulunan bu tavır, Derrida’nın Lacan yorumunda yeterince dikkate alınmamış gibi görünmekedir ne yazık ki.

4. Anarşi ve Ağaç

Derrida’nın 2001-2002 yılında verdiği seminerlerde (36) kullandığı Hayvan ve Egemen başlığına bir nazire bu yazının başlığındaki “Ağaç ve Egemen” ifadesi. Ama sadece bu değil elbette; bu başlık geçen Haziran aylarında yaşadığımız Gezi Direnişi’ni anıştırmak için de kullanıldı. Bu direnişe “olay” adını iktidar verdi; onun dilinde “olay” düzenin bozulması, kargaşa anlamına geliyordu. Ben de Gezi’ye “olay” diyeceğim ama bu kavramı felsefi açıdan radikalleştirerek kullanmak suretiyle, burada meydana gelen her neyse, onun aynı zamanda da siyaset için meydanı açıcı bir niteliği olduğunu düşünerek.

Bir olay ilksel bir tarihselleştirilme sayesinde tarihsel bir olay olarak meydana gelir. Aynı tarihsel olay, farklı bir biçimde anlamlandırıldığında insanların zihinlerinde, belleklerinde aynı izi bırakmayabilir. Tarihselleştirmenin bir örneği olarak 2013 yazı başında Türkiye’de meydana gelen kitlesel protestoları ele alalım. Bir gösterilen (signified) olarak Gezi nedir? Nasıl bir kavramı, anlamı vardır? Onu uygun bir biçimde nasıl kavrayabiliriz? Bir gösterileni sabit hale getiren gösteren zincirleridir ve farklı gösteren zincirleri gerçekte aynı “olan”ı farklı gösterebilirler. Örneğin, Gezi’de başlayan direniş hareketini destekleyenler, “demokratik sivil hakların kullanılması”, “demokrasi”, “öz yönetim”, “haysiyet talebi”, “özneliğin geri kazanılması”, “ekolojik kaygılar”, “polis şiddeti”, “çoğulculuk”, “pasif direniş” gibi gösterenlerden bir zincir kurmak suretiyle Gezi’nin anlamını belli bir bakış açısından sabitlediler. Böylece Gezi’nin anlamı, biricik, devrimci bir “tarihsel olay” olarak belirlenmiş oldu. Öte yandan, başbakanın egemen diliyle kurduğu gösteren zinciri, “faiz lobisi”, “demokrasiye müdahele”, “darbe”, “camiyi, bu kutsal mekânı kirletme”, “başörtüsüne saldırı”, “ateizm”, “şiddet, “anarşi” gibi gösterenler kullanarak protestocuları “ateistler” ve “çapulcular” olarak konumlandırdı. Bu ikinci gösteren zinciri olayı tarihsel olarak demokratik bir biçimde seçilmiş meşru hükümete karşı bir isyan olarak belirliyordu. Bu iki anlamlandırma zinciri birbirine karşıdır ve sembolik bir mücadele içinde bulunurlar. Tarihselleştirdiğimiz zaman anlam ifade ederiz, yani bir dizi gösteren kullanarak tarihsel bir olayın anlamını belirtiriz. “Gerçeklik”le ilişkiyi böyle kurar ve içinde bulunduğumuz tarihe hakikatini bu sayede veririz. Bunu yaparken başka anlam ifade etme imkânlarıyla mücadele eder, öteki söylemleri bastırmaya çalışırız. Gezi’yi destekleyen topluluk içinde kendi gösteren zincirlerini serdeden farklı gruplar, failler de bulunmaktadır elbette. Bir olayın tarihsel hakikati belirlendiğinde çoğu zaman bir sembolik mücadele yapılmaktadır aslında. Neden bir gösterenler zincirini değil de diğerini kullanmayı seçtiğimizi kendimize sorabiliriz. Bunun belli grup veya grupların çıkarlarına hizmet eden pragmatik sebebleri mi vardır sadece? Veyahut bu seçimi açıklarken arzulardan, itkilerden, nesne a’dan mı söz etmeliyiz? Öteki bu seçimi nasıl belirler?

Benim tarihselleştirmemde “Gezi” bir direniş hareketi olarak belirmektedir; bu direniş, ilkin Taksim’in yegâne yeşil alanı olan Gezi Parkı’nın neoliberal bir biçimde sömürülmesine karşı bir direniştir. Meselenin kentsel mekânları yeniden düzenleme yoluyla “biz” dediğimiz varlığı yeniden tarihsel kimliklendirmekle de, yani kimlik inşasıyla da ilgili bir yanı vardır.(37) Başbakanın politik, tarihsel inşa edimi, sorgulanamaz bir egemenlik, iktidar ve otorite gösterisi yaparken Osmanlı hayaletini çağırmakta, yani tarihteki belli bir imkâna gönderme yapmaktadır. Bir yandan Müslüman kimliğini yeniden olumlar öte yandan da Batılı yaşam tarzıyla ilişkilendirilmiş bir modernliğin yerine teknoloji, ilerleme, kalkınma, zenginlik ve tüketim olarak kavranan bir modernliği geçirir. Projenin gerçekleştirilmesine siyasal olarak karşı çıkan çevreci gruplar ağaçların kesilmesini önlemek için parkı işgal etti. Direniş, polisin göz yaşartıcı gazı ve diğer zararlı kimyasal gazları aşırı kullanmasıyla yok edilmeye çalışıldı. Egemenin dili olayları provokasyon, isyan, darbe olarak niteledi. Bu dil, demokrasiyi seçime indirgedi. Ne var ki, demokrasinin seçimlere indirgenmesi otoritercedir, çünkü demokrasiye katılımın sadece oy vermek olduğu rejimlerde bir bölgede yaşayan halkın, sivil toplumun sesi hiç dinlenmemekte, sözleri kaale alınmamaktadır. Halkın egemenin icraatı süresince verebileceği her kararı sırf seçimlerde ona oy vermiş olduğu için her zaman desteklemiş olacağı gibi bir varsayım işlerlik kazanmıştır. Halk sadece oy vererek konuşabilir: egemenin icraatlarını beğenmiyorsa bunu bir sonraki seçimlerde gösterene kadar susması ve beklemesi icap eder. Bu yaklaşım, demokrasinin bir kültür, sürekli bir konuşma pratiği olduğu gerçeğini görmezden gelir.

Gezi’yi siyaset için yeni bir imkânlar meydanının açılışı olarak düşünmek, bunun korunan ağaçlarla ilişkisine odaklanmayı da elden bırakmamayı gerektirir. Doğayla ilişkimizde yeni bir tavrın geliştirilmesi, görünürlük ve onay kazanması bakımından Gezi bir “olay”dır. “Orada mesele üç beş ağaç değildir,” denildi ve bunu hem başbakanın ağzından hem de Gezi eylemine katılanların ağzından duyduk. Olayın birbiriyle bağlantısız olmayan başka sebepleri vardı. Gezi’deki insanlar halkın karar alma mekanizmalarından dışlanmasına, demokrasinin oy fazlasıyla belirlenen bir çoğunluk faşizmi gibi algılanmasına, toplumsal yaşamın, bireysel hak ve özgürlüklerin kısıtlanmasına karşı çıkıyorlardı. Pervasız ve düşüncesiz bir kalkınmacılık ve rant arayışıyla park ve orman arazilerinin talan edilmesine, zenginlerin kentin merkezine yerleşmesine izin veren, yoksulları kent dışına süren kentsel dönüşüm projelerinin uygulanmasına hayır deniyordu. Bence ilk iki itirazdan ayrılamayacak bir biçimde, kadın bedeninin gittikçe artan bir dozda, muhafazakâr eril kimliği kurmak adına müdahaleye uğramasına ve dışlanmasına, LBGT varoluşların yok sayılmasına tepki gösteriliyordu. Bir de aşırı polis şiddetine karşı mücadele, ben hâlâ buradayım, bedenimle varım diyebilmek vardı. Bedeniyle pasif direnme, sahte bir demokraside, insanların konuşan varlıklar olduğunun olumlanmasıdır.

Tüm bu itirazların sembolizmini, sembolik müdahalesini tartışmaya başlamalıyız. Elbette olayın pek çok sembolü vardı. Bunların arasında en iyi bilinenleri kırmızılı kadın, siyahlı kadın, TOMA’lara karşı gitar çalan genç, duran adam, mizahla direnen duvar yazılarıdır. Ben daha az bilinen bir fotoğraftan söz etmek istiyorum. Bu karede polis saldırısı sırasında ağaçlara sarılan direnişçiler var: Ağaçlara başka sebeplerle sarılmış da olabilir o direnişçiler, burada olguların tartışılabileceğini kabul ederim. Fotoğrafta polis saldırısı veya saldırıya karşı bir pasif direniş yok; tersine, ağaçlarla birlikte olmanın huzuru, yeni bir öznelliğe işaret eden bir komünyon, dünyada yeni bir biçimde ikamet etme tarzının sembolik bir ifadesi görünür kılınmış. Bu performans, ağaçların sembolik düzendeki varlıklarında bir dönüşüm meydana getirmeye çalışmaktaydı ki, insan merkezci olmayan çevreci anlayışlar uzun zamandır bu yolu benimsemişlerdi. Ağaçları sırf nesne, kullanılacak veya depolanılacak malzeme, faydalı veya faydasız araç, siyasal iktidarın keyfi karar ve kararnameleriyle kolayca yerinden edilebilecek, ahlâki statüsü olmayan varlıklar olmaktan çıkarıp dünyayı bizimle paylaşan, insanın sarılabileceği canlı varlıklar haline getirmekteydi.

Kime sarılırız? Bir arkadaşımıza, bir yakınımıza, sevgilimize, ailemizden kişilere, yoldaşlarımıza, çocuklarımıza, hayvanlarımıza sarılırız. Sarılırız çünkü onlara sevgimizi göstermek, yalnız olmadıklarını hissettirmek (ve yalnız olmadığımızı hissetmek), güç vermek (ve almak), teselli etmek (ve bulmak) isteriz. Çocuklar anneleri ile dünyada salt eşya statüsünde bulunan varlıklar arasına bazı geçiş nesneleri koyar ve bu nesnelere de sarılırlar: bir şal, bir battaniye, bir tülbent, bir oyuncak ayı veya bir bebek gibi. Bir çocuk böyle bir nesneye sarıldığında o nesne yalnızca bir alet, bir eşya değildir artık; sanki anlamla canlanmış, bir karakter kazanmış, tekilleşmiştir; kayıp gösterenlerin yeri olmuştur, adeta kendini ifade etmenin kıyısında durur. Çocuk onunla, nesneler dünyasının keşmekeşinin ötesinde kapalı bir ilişki kurmuştur. O ne bir nesne, ne şey, ne alettir; itkinin amacı, bir arzu ilişkisini mümkün kılan nesne a’sı; bir möbiüs şeridinin, içi dış ile temas ettiren bir devrenin ilk karşılayanıdır. Arzunun oluşumunun yapısı bakımından sembolik evrendeki arzulamayı önceler ve mümkün kılar; arzulayan özne ile arzulanan nesne arasındaki karmaşık ilişkinin arkaik dayanağıdır. Lacan’ın “küçük nesne a” adını verdiği şeydir bu; eksiklikten kaynaklanan arzunun bir gösteren tarafından örgütlenmiş ilk “nesne”sidir. Çocuk kendisi için özel olan o “nesne”yle, büyüklerin kendilerini “ahlâki statüsü olan ve bilen özneler”, başka varlıkları ise “nesne” olarak konumlandırdıkları dünyanın dışında, bir içkinlik âleminin eşiğinde durur. Sarıldığım, yerine bir başkası koyulabilecek herhangi bir arzu nesnesi, geçici bir değer taşıyan bir tüketim nesnesi değil; arzunun vazgeçilmez, yerini bir başkasına bırakması kabul edilmeyen nesnesidir. Gezi’nin gençleri de ağaçlara sarıldıklarında veya kendilerini ağaçlara zincirlediklerinde, ki zincir burada bir mahpusluğun değil, ayrılmazlığın, kopartılamayacak bir birliğin, bir özdeşliğin sembolü haline gelmiştir, bağlandıkları ağaçları sembolik mübadele düzeninde sadece değiş tokuş edilen dilsiz nesneler olmaktan çıkartmışlardır. Burada sarılma, bitki ile insan arasındaki sınırı bulanıklaştıran bir arzu ilişkisi, bedensel bir ilişki başlatır. Biri kinestetik güçleri olan, diğeri hareket kabiliyetine sahip olmayan iki heterojen varlık birbirine bağlanır. Dahası, bu, bulaşmaya dayanan öznelliğe yer açmış, kendi gösterenler dizisini oluşturarak gösterilen düzeyinde ifade edilmiştir. Böylece ağaçlar sembolik yasanın önüne, neredeyse dinsel bir ifadenin sınırına gelirler, yeniden tinselleşirler.(38) Lacan’ın psikanalitik söylemi buna hiç yanaşmadığı halde, Derrida’nın sembolik sistemle angajmanı, özellikle de heterojen bir sembolik konum olarak egemenlik üzerine düşünümü buna izin verir. Kuşkusuz Gezi, içinde pek çok sembolik müdahale anı barındırıyor; ancak bu da yeniden anlamlandırmaya olanak tanıyan önemli bir müdahale anı olarak düşünülebilir. Bir olay böyle pek çok anın birlikte meydana geldiği, çakıştığı bir alan açıyorsa “devrimci”dir. Bence de bu an Derrida’nın Hayvan ve Egemen’de ifşa ettiği egemenlik metafiziğini en çok sarsan anlardan biridir. Bu ve benzeri anlar, Derrida’nın Hayvan ve Egemen’de mantığını ifşa ettiği egemenliğe direnişin imkânlarını verirler.

Egemen figürünün Derrida’yı bu kadar ilgilendirmesinin sebebi, egemenin kendi konumunu ayakta tutan temel metafizik karşıtlıklardan birinin, hayvan ile insan arasındaki karşıtlığın altını oymasıdır. Egemenin bir kurt olarak düşünülmesi hayvan ile insan arasındaki karşıtlığı bozar, hem de hiyerarşinin tam kalbinde bir yerlerde. Kurt ile egemen arasındaki analojinin veya birbirine sızmanın, bulaşmanın esası, egemenlik konumunun, gerekçesi insani dünyada bulunmayan bir şiddetin yeri olmasıdır. Egemenin canavarlaştırılması, hayvanlaştırılması boşa değildir; ifşa ettiği bilinçdışı gerçek o konumun hiçbir zaman yalnızca bir insan konumu olmadığı, hayvani bir doğal içkinlik ile tanrısal bir aşkınlığın arasında, tam da kesişiminde bulunduğudur. Peki insan ile tanrı, insan ile hayvan, kadın ile erkek gibi metafizik kategorilerin birbirini dışlamasına ve sınır durumlara, geçişkenliğe ve akışkanlığa izin vermemesine rağmen, egemen ile hayvan ve egemen ile tanrı gibi karşıtlıklar egemenin sembolik konumunda birbirine sızıyor, biri diğerini işaretliyor, her biri ötekisi tarafından işaretleniyorsa ağaç egemenin konumuna, egemenin varoluşuna, egemen oluşuna hiçbir etkisi olmayan bir nesne olabilir mi? Sökülen, dikilen; onun söktürdüğü, diktirdiği, hakkında bütünüyle söz sahibi olduğu, kendi sözü olmayan bir varlık mıdır? Gezi’de de ortaya çıkan, çevreci muhalif hareketlerin sembolik eylemi, işte bu çerçeveyi sorgulamaktadır. Üç beş ağaç siyasal camianın etrafında birleştiği, uğruna mücadele edilen varlıklar haline geldiğinde bu kez de direnen ile ağaç birbirine karışır. Gezi’nin duvar yazılarından birinin dediği gibi: “Üç beş ağaç bak sana neler yapıyor.” Ağaçlar eyleyen, nesneleştirilmeye, yerlerinin değiştirilmesine itiraz eden, haklarını insanlara devrederek hesap soran varlıklar haline gelebilirler böylece. Hayvan ile tanrı arasında konumlanan egemene karşı, direnişçiler de ağaçla insan arasında konumlanabilirler. Duran adam performansı da bu aralıkta olmanın başka bir ifadesi olarak okunabilir.

Bir de Cem Karaca’nın da şarkısını söylediği Nâzım Hikmet’in şiiri vardı, “Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane parkında/ Ne sen bunun farkındasın ne de polis farkında.” Rivayet edilir ki bir gün Nâzım Hikmet Gülhane Park’ında sevgilisiyle randevulaşır. Sözleştikleri gün Gülhane parkına gider ve bir ceviz ağacının altında beklemeye başlar, o sırada polisler de orada devriyeye çıkmıştır. Nâzım Hikmet arandığı için polislerden gizlenmek zorunda kalır ve altında beklediği ceviz ağacına tırmanır. Ağacın tepesindeyken sevgilisi gelip her şeyden habersiz ceviz ağacının altında beklemeye başlar. Fakat Nâzım Hikmet polis hâlâ dolaştığı için aşağıya seslenemez ve ceviz ağacında bu şiiri yazar. Direnişçi ağaç oluyor, duruyor yalnızca ve öylece durarak polise görünmüyor. Belki de o zamanlar ağaçların politik bir anlamı olmadığı için, doğa devrimciyi hâlâ gizleyebildiği için, doğaya karışan devrimci bir zamanlar onda gizlenebilmişti, şimdi ise iktidarın gözünden kaçmayan yeşil mekânlardaki ağaçları devrimciler korumalı, bunu yapabilmek uğruna ağaç olmak zorundalar. Eskiden devrim toplumsal dünyadaki iktidar ilişkilerini değiştirmeye odaklanmıştı, şimdi ise yalnızca insan özgürlüklerini savunmuyor, hayvanların ve hatta bitkilerin de bir ahlâki statüleri olduğunu öne sürüyor. Direnişçinin ağaçla iç içe geçmişliğine karşın egemenin ağacı nesneleştirmesi, insan merkezci bir evren anlayışını elden bırakmaması, Gezi’nin sembolizmine damgasını vurdu. Bir zamanlar pagan kültürlerde kutsal korular vardı, kesilen ağaçlardan özür dilenirdi, çünkü tanrılar ve tinsel varlıklar doğaya aşkın değildi.

Lynn White “Ekolojik Krizimizin Tarihsel Kökleri” adlı 1974 tarihli bir yazısında (39)vahiy dinlerinin insanı yaratılanlar arasında en üst seviyeye çıkarmasını ve başka varlıkları ona tâbi kılmasını –bazıları bunu yalnızca bir çobanlık vazifesi olarak yorumlar– başka bir zihniyetin başlangıcı olarak okur ve bu zeminin on sekizinci yüzyılda teknoloji ile kuramsal bilginin evlenmesiyle doğanın sınırsızca sömürülmesinin önünü açtığını söyler. Belki egemenin ağaçlara bakışı da böyle teolojik bir metafizikten beslenir; yaratımın insanın diğer cansız ve canlılarla istediğini yapmasına cevaz vermesiyle ilgilidir. Onun tavrı da bilinçdışına yerleşmiş sembolik yasalarla ilgilidir son çözümlemede. Pagan egemenin aksine vahyin egemeni ağaçta kutsal hiçbir şey görmez, tinsel olan çoktan tamamen tahliye edilmiş ağaçlardan. O yüzden “biz bu ağaçları söküyoruz ama çok daha fazla ağaç diktik, dikmekteyiz” gibi bir savunma yapılabilmiştir.

Egemen siyasete izin vermiyorsa, siyasetin yapılabileceği alanı kapatıyorsa direniş de bu duruma sürekli bir biçimde maruz kalmanın ortaya çıkardığı bir zorunlulukla kendini yeniden kurma hareketi içine girmektir. Gezi’nin bence önemi bedenin benim bedenimin sınırlarını, zihnimin de benim biyolojik beynimin sınırlarını aşmasında bulunur. Biz Gezi’de siborglar gibi hareket ettik, yüzümüzde gaz maskeleri, deniz gözlükleri, ağzımızda toz maskeleri olduğu için, kimyasalları içimize almış, bunlar derimize bulaşmış olduğu için değil yalnızca; Facebook ve Twitter aracılığıyla başka yerlerdeki olaylar hakkında bilgileniyor, birbirimizle haberleşiyor, sanki birbirine eklenerek ortak bir zihin oluşturuyorduk. Bedenlerimizi bu ortak zihnin yönetimine teslim ediyorduk, kimi zaman tanımadığımız insanlar bizi yönlendiriyor, saldırılardan kurtarıyor kimi zaman da trollerin, yanlış bilgilerin kurbanı olarak tuzaklara düşüyorduk. Gezi zihnin kafatasının dışına yayılmış olduğunu gösteren bir süreçtir. Egemeni en zorlayan şey bu bireysel olanı aşan zihnin makineler yoluyla birbirine eklemlenişidir.

Sosyal medyanın da ulusal güvenlik gerekçesiyle kapatılabildiği zamanlarda itiraf edilmeyen amaç, insanların birbirleriyle ilişkilerini kesmek ve onları yalnız başına düşünme zorunluluğuyla başbaşa bırakmaktır. Tek başına düşünmek aydınlanmanın önerisidir; aklın tek başına deneyimi eleştirel ölçütler kullanarak yargılamasının yeterli olduğu varsayılmıştır çünkü. Ama ya o deneyimin anlamı çoğulsa ve eleştirel kriterleri başka akıllarda buluyor, öğreniyorsak? Hepimiz farklı eğilimlerimize rağmen aynı zihnin parçasıymış gibi, birbirine karşı, eleştirel ama adil sembolik alışverişin kurallarına göre konuşabilmeyi ve eyleyebilmeyi öğrendik sosyal medyayı bir çokluk alanı olarak paylaşmak suretiyle. Direnişin insani birikimi de böylece gelişebildi.

Kurdun devlet hukukunu kuran ve işine geldiği zaman da ihlâl eden şiddetine karşı makinesel bir biçimde bedenin biyolojik sınırlarının ötesine uzanan zihin ağaçlara sarıldığında, başka bir hukukun, hukuk öncesi bir yasanın veya Öteki’nde meydana getirilebilecek sembolik dönüşümlerin imkânını da beraberinde getirir. Bu anlamda şiddetin bir hukuku olabilir mi sorusunu yeniden düşünmek gerekir. Devletin yasasını ortadan kaldıran halk hareketine yasa “şiddet” adını verir, buna karşın bu şiddetin bizi Hobbes’un tarif ettiği gibi insanın insanın kurdu olduğu bir doğa haline götürmediği de öne sürülebilir. Devletin yasası veya kolluk güçlerinin uyguladığı şiddet ortadan kalktığında ille de geriye önce zayıfların sonra da eninde sonunda herkesin mahvına sebep olacak bir şiddet kalmıyor. Bir tür “hukuk”, değerler hiyerarşisi, sembolik mübadele kuralları ilişkileri düzenlemeye devam ediyor. Bu değerler elbette aktivizmin, eleştirel siyasetin geniş bir zaman zarfında ürettiği ve ortaya koyduğu gruplar arası ilişki kurma biçimleridir.

Yasanın Gücü’nde Derrida adaletin bir hukuk sistemine kaydolmayı, bir yasayı veya yasalar sistemini çağırdığını, yasanın da adalet adına varlığa geldiğini ve korunduğunu savunur.(40) Adalet ile yasanın karşılıklı olarak birbirini gerektirmesi yasaların adalet adına eleştirilebileceği bir alan açar. Bu ikiliğin açılması egemenlik mantığının bir parçası olduğu halde, söz konusu ikilik, yasayı ihlâl etme hakkını metafizik bir kesinlikle kendinde bulan egemen için bir tehdit oluşturur. Adalet de yasa ile ilişkisinde Lacan’ın kullandığı manada Öteki’ne dairdir. Adalet, Öteki’nin içinden Öteki’yle farklı bir ilişkiye yer verir; örneğin, egemenin yasayı askıya almasını askıya alan bir ilişki başlatır. Bu meydan okuma bizi Öteki’nin alanını terk etmeye zorlamaz; aksine, buradaki süperego daha adil bir değerler dizisine, yeni mübadele kurallarına hâlâ bağlıdır.

Şu soru kalır geriye: Doğa ile siyasal örgütlenme, hayvan ile insan arasındaki metafizik ayrımlar doğayı insanın tahakkümüne açan sürecin sembolik yasasına aitse sembolik olana direnme imkânını nasıl bulabiliriz? Gezi Direnişi’nde seksist semboliğin dönüştürülmesi, ağaçları konuşan varlıklar haline getiren bir özdeşleşme kurularak egemenlik metafiziğinin altüst edilmesiyle iç içe meydana gelmiştir.
Bu bağlamda, devlet şiddetine karşı çıkan şiddet karşıtı şiddetin yasasız olup olmadığını sormak gerekir. Devletin yasasını askıya alan yasa ne manada “şedit”tir? Ona şiddet adı verilebilir mi, verilmeli mi? Anarşi sorusudur bu. Anarşik şiddet bizi Hobbes’un kullandığı anlamda, yaşamın tehlikede olduğu, kimsenin güvende olmadığı doğa haline geri götürmez zorunlu bir biçimde. Egemenin şiddet kullanımını koruyan hukukun ve polisin şiddeti askıya alındığında ilkin en kırılgan olanlarımızı sonra da geriye kalanları tahrip veya yok eden bir şiddetle karşı karşıya gelmenin kaçınılmaz bir zorunluluk olduğu fikrinden anarşizm hep şüphe etmiştir. Alternatif sembolik yasa, örneğin neoliberal değerlere itiraz eden anti-kapitalist bir değerler hiyerarşisi ve cinsiyetçi olmayan sembolik mübadele kuralları insanlar arası etkileşimi ve diğer türlerle ilişkiyi düzenler. Bu değerler ve tavırlar dönüştürücü felsefelerden, aktivizmden ve on yıllardır bu fikirlerden beslenmekte olan eleştirel politikalardan türerler. Devletin denetimi dışında yeni bir siyaset alanının açılmasıyla birlikte bunlar cinsiyetler, ırklar, etnisiteler, politik gruplar, bireyler, insanların hayvanlarla, çevreyle, piyasa, üretim ve tüketimle ilişkilerini düzenlerler.

NOTLAR

1. Jacques Derrida, The Beast and the Sovereign S. I, Editörler Michel Lisse, Marie-Louise Mallet ve Ginette Michaud, çev. Geoffrey Bennington, Şikago ve Londra: The University of Chicago Press, 2009; S. II 2011.
2.Jacques Lacan, Écrits, çev. Bruce Fink, New York, Londra: W.W. Norton and Company, s. 75-81.
3.Ayna evresindeki meseleyi Lacan şöyle ortaya koyar: “Hâlâ kendi kendine hareket etme kabiliyetine sahip olmayan ve başkası tarafından beslenmeye muhtaç bir varlığın spekülar imgesini sevinçle üstlenmesi—bebeklik dönemindeki bu küçük insan örneksel bir durumda gibi görünüyor bana; ötekiyle diyalektik bir özdeşleşmeden ve dil henüz ona evrenselin düzleminde özne işlevini yüklemeden önce bu ilksel form içersinde sembolik matrikse doğru hızla yola çıkmıştır.” (Écrits, s. 76). Çocuk kendisini aynada tanıyabildiği halde şempanze tanıyamaz. Fakat hayvan ile insan arasında benzerlikler de vardır: Gestalt’in organizmalar üzerindeki biçimlendirici etkisi üzerine yapılan deneylerde ilginç sonuçlarla karşılaşılmıştır: “Dişi güvercinin yumurtalıklarının olgunlaşması için güvercinin türünün, cinsiyeti önemli değil, başka bir üyesini görmesi gereklidir; bu öylesine yeterli bir koşuldur ki, güvercinin karşısına bir ayna koymak suretiyle aynı etki elde edilir. Benzer bir biçimde, göçmen çekirgelerde bir aile çizgisi içerisinde tek başına yaşamdan topluluk halinde yaşama geçiş, bir bireyi gelişiminin belli bir safhasında kendisine benzeyen bir imgenin görsel eylemine maruz bırakmak suretiyle gerçekleştirilebilir; bu imgenin hareketlerinin kendi türünün karakteristiklerine yeterince benzemesi şartı vardır elbette. Bu olgular homeomorfik özdeşleşme alanına aittir ve söz konusu alan da, güzelliğin biçimlendirici ve cinsel istek uyandırıcı olarak anlamı nedir sorusunun altına koyulabilir.” (a.g.e., s.77)
4. Slavoj Žižek, How to Read Lacan, New York, Londra: W.W. Norton and Company.
5.Jacques Lacan, “Seminar on the Purloined Letter”, Écrits, ss. 6-50.
6.Jacques Lacan, Le Séminaire V, Les formations de l’inconscient, Paris: Editions du Seuil, 1998, s. 461.
7.Jacques Lacan, “The Function and Field of Speech and Language in Psychoanalysis”, Écrits, ss. 197-268. Bkz. s. 257/ 49.
8.Bu soruyu başka bir makalemde ele alıyorum.
9.Écrits, s. 525/173.
10.Jacques Lacan, “The Subversion of the Subject and the Dialectic of Desire in the Freudian Unconscious”, Écrits, ss. 671-702.
11. Bkz. B&S, S. I, s. 113.
12. Jean-Luc Nancy ve Philippe Lacoue-Labarthe, The Title of the Letter: A Reading of Lacan, çev. François Raffoul ve David Pettigrew, New York: State University of New York Press, s.29.
13. A.g.e., s.31.
14.Jacques Derrida, “The Purveyor of Truth,” The Postcard from Socrates to Freud and Beyond, çev. Alan Bass, Şikago: University of Chicago Press, 1987.
15.Title of the Letter, s.39.
16. Logos merkezcilik suçlaması Derrida’nın Lacan’ın bizi kendini kaybetmeyen bir hakikate götürdüğü suçlamasına dayanır. Psikanalitik aşkın topografyada gösterenin kendisine özgü bir güzergâhı, kendisine özgü bir yeri, önceden çizilmiş yol haritasına bağlı bir anlamı vardır ve bu tüm dolaşımı koşullar. Derrida Posta Kartı’nda bunu, kendinin olanın, yerin, anlamın, hakikatin sahiplenilmesi olarak görür. (La Carte Postale, s. 464-5). Gösterenin kaybolmasına, bölünmesine, tahrip olmasına, geri dönüşü olmayan bir biçimde yitip gitmesine izin verilmemiştir (CP, s. 466).
17. Slavoj Žižek, How to Read Lacan, New York, Londra: W.W. Norton and Company, s.10.
18.Bkz. (Henle 1994, s. 110). http://mathworld.wolfram.com/MoebiusStrip.html
19.Jacques Lacan, The Four Fundamental Concepts of Metaphysics, London: The Hogart Press, s. 179.
20.Jacques Lacan, Séminaire V, s. 461.
21.Jacques Lacan, Séminaire XVI, D’un Autre à l’autre, Paris: Editions du Seuil, 2006, s. 215.
22.B&S, S II, s.230.
23.B&S, S II s. 236.
24.B&S, S. II, s. 247.
25.B&S, S. I, s.130.
26.Écrits, s. 22.
27.Écrits, s. 22.
28.B&S, S. IV, s.159.
29.A.g.e., s.142.
30.Jacques Derrida, Force de Loi, Galilée, 1994. “Yasanın Gücü: Otoritenin Misitik Temeli”, çev. Zeynep Direk, Şiddetin Eleştirisi Üzerine, Metis, 2013.
31.Jacques Derrida, “The Law of Genre,” Acts of Literature, ss. 221-252.
32.Jacques Derrida, “Before the Law, Acts of Literature, Editör: Derek Atridge, Routledge, New York, Londra: Routledge, 1992, ss. 181-220.
33.Jacques Derrida, “The Law of Genre,” Acts of Literature, s.251.
34.Maurice Blanchot, The Madness of the Day, Çev. Lydia Davis, Barrytown, New York: Station Hill Press, 1981.
35.”Geschlecht I: Sexual Difference, Ontological Difference,” “Geschlecht II: Heidegger’s Hand,” “How to Avoid Speaking: Denials,” Psyche: Inventions of the Other içinde, S. II, Editörler: Peggy Kamuf ve Elizabeth G. Rottenberg, Satndford University Press, 2008.
36.Jacques Derrida, Séminaire: La bête et le souverain, edition établie par Michel Lisse, Marie-Louise Mallet et Ginette Michaud, S. I (2001-2002), Galilée, 2008; S. II (2002-2003), 2012.
37.Başbakanın projesi parkta 18. yüzyılda yapılmış bir Osmanlı topçu kışlasını yeniden inşa etmeyi hedeflemektedir. Bu kışla, 1930’larda Cumhuriyet mekânı kendi Batılılaşma projesi uyarınca park olarak düzenlediğinde yıkılmıştır. Bilindiği gibi, Başbakan’ın planı, parkı ortadan kaldırmak, tarihsel yapıyı yeniden inşa edip alışveriş merkezi olarak kullanmaktı. Yirminci yüzyılın ikinci yarısından sonra Taksim Meydanı’nın tarihinin solun tarihiyle de çok önemli bazı momentlerde çakıştığını da hatırlarsak, bu yeni performansla izleri silinmek istenen yalnızca Batılı Kemalist modernlik değil, sol modernliktir aynı zamanda.
38.Lynn White Jr. “The Historical Roots of Our Ecologic Crisis”, Science, 10 Mart 1967: 1203-1207.
39.Lynn White Jr. “The Historical Roots of Our Ecologic Crisis”, Science, 10 Mart 1967: 1203-1207.
40.“Force of Law: The Mystical Foundation of Authority,” çev. Mary Quaintance, Deconstruction and the Possibility of Justice içinde, Editörler: Drucilla Cornell, Michael Rosenfeld, ve David Gray Carlson. New York: Routledge, 1992: 3-67.

Bu yazı Cogito dergisinin Mart 2015 sayısında yayınlanacaktır.

Posted in Uncategorized