Sevgili Dostlar,

Öznur Karakaş’ın yazdığı bir posta yorumlar yazarken toplumsal cinsiyet eleştirisi yapmıştım. Yanlış anlaşılmış olabileceğim için söylediğim şeyleri kalemim yettiğince basit ve anlaşılır bir biçimde açıklamak isterim. Bunlar yazdığım akademik yazılarda yaptığım gibi başkalarını dinleyerek ve sonra kendi kendimle diyalog içerisinde oluşturduğum ve zaman zaman dostların da eleştirel görüşlerinden öğrenerek yeniden formüle ettiğim görüşlerimdir.

Kitabımda da (Cinsel Farkın İnşası, Metis 2018) söylemeye çalıştığım gibi, toplumsal cinsiyetlenme süreçleri içerisinde cinsiyetleniriz. Doğa ikiye bölünmüş değil, içinde çok çeşitli farklar barındıran, sürekli hareket ve evrim halinde bir varlıktır. Ben kendi adıma doğal belirlenimci bir yaklaşımı reddettiğim için kendime ‘radikal feminist’ diyorum. Doğadaki farklar kültürün sembolik yapıları içerisinde anlam ifade eder veya yaşanırlar. Simone de Beauvoir’ın ‘Kadın doğulmaz kadın olunur’ sözüne katılıyor ve bunun sadece kadınlar için söylenmiş bir söz olmadığına inanıyorum. ‘Erkek doğulmaz erkek olunur’ da diyebilirdik. Beauvoir kadın erkek karşıtlığına sıkışmış gibidir. Ancak bu onu artık okumamamıza yol açmamalı. Benim Beauvoircı bakış açım toplumsal cinsiyetin ikiyle sınırlanabileceğini veya sınırlanması gerektiğini reddediyor. Butler da bana göre Beauvoir eleştirisinden gelir. Elbette bir sürü başka ilhamı da var. Simone de Beauvoir ikili cinsiyeti aşmak gerektiğini görmemiş olsa dahi, ondan ilham alarak veya onunla eleştirel bir ilişki kurarak kuramı kuramı bu yönde geliştiren düşünürler vardır. Ben de bunun yapılabileceğini düşünüyorum.

Savunduğum radikal feminizm şöyle: Toplumsal cinsiyetlenme karmaşık ve yaşam boyu süren bir süreçtir. Bir bebeğe cinsiyet atanması nasıl yapılır? İşte bu önemli soru hiç basit değildir. Doğduğumuzda (veya doğmadan önce ultrasonografiyle) genital organlarımıza bakılarak bize atanan cinsiyet, ilerleyen yıllarda özdeşleştiğimiz toplumsal cinsiyetle çakışmayabilir. Cinsiyetli beden teknoloji sayesinde değiştirilebilen, dönüştürülebilen bir varlıktır. (Bugün çocuklar eğer trans oldukları anlaşılırsa hormon tedavilerini erken yaşta alarak cinsiyet değiştirebiliyorlar, buna izin verilip verilmemesi etrafında etik tartışmalar yapılıyor. Ben bu konuya girmedim; yeterince araştırmadığım ve bilmediğim bir konuda söz söylemiş değilim. Dahası bu konuda deneyimlere kulak vermeyi önemli buluyorum. Zira erken yaşta hormon kullanmamanın hedeflenen toplumsal cinsiyet tarzına ulaşmaya engel olduğu anlatılıyor. İnsanın mutlu bir yaşam içerisinde kendisini gerçekleştirmesi önemli bir şey, kimse mutsuzluğa mahkum edilmemeli.)

Kendi radikal feminist konumumu açıklamaya devam edeyim: Bence, bir insanın bir toplumsal cinsiyet konumu edinmesi onun sembolik düzende bilinçdışı aldığı pozisyonla ilgilidir. Fakat bilinçdışı bir dil gibi yapılanmış ve dille birlikte toplumsallaşma süreci içerisinde oluşmuştur. Bize atanan cinsiyet kendi bilincimize ulaşmadan önce bizi şekillendirmeye başlar. Kız çocuklarının ve erkek çocuklarının toplumsal cinsiyetlendirme süreçlerinin ne kadar farklı olduğunu feministler çok tartışmıştır. Toplumsal cinsiyet eğitimi bebek doğduktan sonra cinsiyet atama doğmadan önce başlar.

Kendilerine atanan toplumsal cinsiyetle uyuşmayan bireylere toplumun yaptığı baskı ve dışlama, onların hayatlarını yaşamalarını çok zor hale getirir. Toplumsal cinsiyet uyumsuzluğu içerisinde bir hayat sürdürmenin avantajlı bir tarafı yoktur. Ülkemizde trans bireyler aileleri ve toplum tarafından dışlanmakta, çoğunlukla seks işçiliği dışında iş bulamamakta, sokakta saldırıya, tacize uğramakta, öldürülmekte, güvenlik güçlerince yapılan üst arama uygulamalarında, hapis cezaları infaz edildiğinde cinsiyet kimliklerinden dolayı tecrit edilmektedir. Trans bireylerin insan haklarını kullanmalarını kolaylaştırmak için mücadele etmekten yanayım.  Türkiye’de çok sıkıntı çeken bir grup olduğunu fark etmemek ve bilmemek imkansız.

Peki durum böyleyken, toplumsal cinsiyet/cinsiyet ile ilgili konuları sakince felsefi bir biçimde tartışmak etik olmayan bir davranış mı? Trans-aktivizm ‘Transkadınlar kadın değildir’ ‘Translezbiyenler lezbiyen değildir’ demenin bu bireylerin yaşadıkları sistemli ezilmeye katkıda bulunduğunu öne sürüyor. Trans bireylerin kendilerini nasıl tanımlıyorlarsa öyle olduklarının kabul edilmesi gerektiğini savunuyor. Bunları sorgulayan radikal feministler ve lezbiyenlere karşı bazı ülkelerde sosyal medya linci, kurumsal şikayet, akademik boykot, onların kamusal alanda konuşmasını engelleyen tarzda girişimler ve fiziksel saldırılara varacak gözdağı verme siyaseti yapılıyor. Feminist felsefe alanında APA bloğunda yayınlanan son mektubu da dün akşam paylaştım. Orada 12 feminist kuramcı akademik özgürlüğün önemini vurgulayan bir açıklama yaptılar. Trans aktivizmin TERF dediği ‘trans exclusionary radical feminist’ filozoflara felsefede GCFT Gender Critical Feminist Teorist deniyor. TERF bir hakaret, diğeri ise bir felsefi konum. Dün paylaştığım postta şöyle yazmıştım:

‘Trans dışlayıcı radikal feminizm Türkiye’de bildiğim kadarıyla mevcut bir felsefi pozisyon değil. Toplumsal cinsiyet eleştirisi yapan filozofların bir kısmı anti-trans aktivizm yapıyor olabilirler mi diye bir soru Batı’da sorulmaktadır. Bu filozoflar transkadınların kadın olduğunu kabul etmiyorlar. Onların erkek olduğunu söylüyorlar ve sadece kadınlara ait alanlara girmemelerini savunuyorlar. Bence cinsiyet genital organlara referansla belirlenemez. Simone de Beauvoir’ın “kadın doğulmaz kadın olunur” sözü cis veya trans hepimiz için doğrudur.

Transkadınları feminist alandan dışlayan filozofların yazdıklarını da bir süredir biliyorum ve böyle bir konumu benimsemediğimin altını çizmek isterim.

Radikal feminizm ile anti-trans aktivizmi birbirinden ayırt etmekte fayda var. Radikal feministler toplumsal cinsiyet eleştirisi yapabilirler ama onları otomatik bir biçimde anti-trans aktivist olarak etiketlemek yanlıştır. Bir pozisyonu yanlış temsil ederek, bağlamından kopararak, onun kendisini yeterince anlatmasına izin vermeyerek sosyal medya linci yapmak gaslightingdir. Hele buna bütün feminist akademisyenleri dahil etmek politik olarak çok büyük bir gaf veya anlaşılmaz bir acemilik olsa gerektir.

Trans olsun veya olmasın, kendini kadın olarak tanımlayan bir kadına “erkek” demek mizojinidir. Kendini erkek olarak tanımlayan bir erkeğe “kadın” demek de mizojinidir. Ancak erkeklik eleştirisi—erkekliğin hepimizin içinde olduğunu ve ilişki kurma biçiminde ortaya çıkabileceğini öne sürmek— ki ben bunu yaptım; birini öldürülme tehlikesini yoğun bir biçimde taşıdığı bir dünyada şiddete maruz bırakılacak şekilde konuşmak mıdır? Böyle bir tavır trans bir bireyde ortaya çıkarsa bu eleştiriyi kullanmak köpekleri çağırmak için ıslık çalmak mıdır? Dün sorduğum soru buydu. Belki burada “eril”, “erkek”, “erkeklik” —terimin ne olduğu fark etmez denecek. Bu bence herşeyi aynı kefeye koyma kabalığına, kavramsal bir bulanıklığa sebep oluyor.

Dün gece Amargi’den arkadaşım Aligül’ün bloğundan FB sayfamda paylaştığım yazıyı yeniden okuyunca, Öznur Karakaş sayfasında söylediklerimin geçmişte birbirimizden öğrendiğimiz şeylerden kaynaklandığını anladım. Aligül Amargi’de bize çok şey öğretmiştir. Ve burada ağzından çıkan herşeyi dikkatle dinlediğim Esmeray’ın da adını anmadan geçemem elbette. Ben transları dinliyorum ve onlardan öğreniyorum. Onlarla dayanışmamı da bilen bilir.

Genç bir feminist akademisyenin utanç politikaları ve itibarsızlaştırma uygulanarak susturulmaya çalışılmasına itiraz etme gereği duydum. Öznur’un sayfasında söylediğim şeylerde “gizli bir transfobi” olduğu öne sürülebilir, elbette, zaten benim argümanım da hepimizin içinde mizojini ve transfobi bulunabileceğini öne sürüyor. Bu eğilimler akademik söylemlerde de aktivist söylemlerde de mevcut olabilir. Bunları daha çok konuşarak ve birbirimizden öğrenerek açığa çıkarabiliriz.

Saldırganlık stratejilerinin, ifşa, utandırma, korkutma politikalarının, bullying yapmanın feminizm içerisindeki ittifakı bozacağına inanıyorum. Böyle bir şey olsun istemem. Saldırganlıkla birşey kazanılamayacak ve yılların birikimine zarar verilecektir. Bir aktivist tarafından sosyal medyada derslerimize saldırıya varacak şekilde, nefret suçu işlenerek hedef gösterildik. Bu cadı avı erkeklik değilse nedir? Bunları gördükçe engelliyorum. Çünkü zorbalıktan medet umuyorlar.

Bir posta bir yorum yazarken kendimi çok iyi anlatamamış olabilirim. Kısa yazınca yanlış anlaşılmaya fırsat vermiş olabilirim. Ancak bunun, konumumu açıklamama şans verilmeden kurumsal bir biçimde utandırma siyaseti malzemesi yapılması, bazı trans aktivistlerin içerisinde bulundukları aktivizm pratiğini yeniden gözden geçirmeleri gereğinin olduğunu en azından bana düşündürüyor.

Radikal feminist paradigma benim için değerli hala. Simone de Beauvoir çalışmaları, tüm eleştirelliği içerisinde transfeminizmi de içerebilecek kavramsal zenginlik bence üretiyor.’

Bu açıklamayla yetinecektim fakat ODTU LBGTI ⁺nin yayınladığı beni özeleştiriye davet eden manifestoyu görünce, çoğunlukla öğrenci olduklarını düşündüğüm bu arkadaşların Öznur Karakaş’ın sayfasında  yaptığım yorumları yanlış anlamış olabilecekleri veya söylediklerimin onlara farklı yansıtılmış olabileceği aklıma geldi. Doğrusu ‘Özeleştiri’ lafı da beni gülümsetti. Otorite pozisyonundan diz çöktürmek için istenen bir şeydir özeleştiri. Solcu gelenekten gelen kişiler bunu çok iyi bilirler. Yazar ve şair Akif Kurtuluş Facebook sayfasında Hukuk Fakültesi’nde öğrenciyken ‘özeleştiri’ mefhumuyla nasıl tanıştığını anlatmış. İsteyenler baksın, edebi üslubuyla çok düşündürücü bir yazardır. Benden özeleştiri istenmesini pek anlayamadım, hiçbir örgütle bağlantılı olmadığım için, acaba akademide bu konuda yazanlar otomatikman bir örgütün parçası mı sayılıyor? Benim Amargi dışında örgütüm olmadı, o da zaten yıllar önce dağıldı.

‘Akademik boykot’tan kasıt nedir anlamadım. Derslerimi mi almayacaksınız, kitaplarımı mı okumayacaksınız, Rektör’e veya YÖK’e mektup mu yazacaksınız, Cumhurbaşkanı’na mı şikayet edeceksiniz yoksa? Piyasada onlarca derlemem, iki tane kitabım, bir sürü çevirim var. Neden toplayıp ODTU’de bir meydanda yakmıyorsunuz? İyi bir eylem olurdu. Bu beni çok itibarsızlaştırır ve utandırırdı. Başarıya ulaşmış olurdunuz.

Hocalık mesleki deformasyonla birlikte geliyor. Ben ister istemez içeriği aydınlatırsam iletişim bozukluğunu ortadan kaldırabileceğimize ve konuşabileceğimize inanmış biriyim. Bu içerisinde bulunduğumuz durumda pekala yanlış bir inanç da olabilir. Yine de mesleki deformasyonumla sakin sakin yanlış anlaşılmış olabileceğini düşündüğüm şeyi açıklayayım.

Öznur Karakaş sayfasına yaptığım yorumlarda öne sürdüğüm ve transları incitebileceği için trans camiasını galeyana sürükleyen tezim şöyle: Bilinçdışının oluştuğu fakat bir kendi bilincinin henüz ortaya çıkmadığı yıllarda ‘erkek’ atanmış cinsiyeti ile yaşamak ‘kadın’ atanmış cinsiyeti ile yaşamaktan farklıdır. Bir tanesi avantaj, diğeri dezavantaj üretecek şekilde yapılandırılmıştır. Sosyolojik bir açıdan: Türk toplumu ataerkil bir toplum olduğu için erkek çocuk değerlidir ve bu değer bebek daha doğmadan önce dilde ifşa edilmeye, doğduktan sonra da ona hissettirilmeye başlanır. ‘Erkek’ toplumsal cinsiyet atanmış bebeğe, sürekli kendisiyle ve bedeniyle ilgili olumlu bir imge sunulur. Erkek çocuklar el üstünde tutulup, pohpohlanır, kendine güvenli bir biçimde yetiştirilmek için elden gelen her şey yapılırken kız çocuklara da bir adım geride olmak, susmak, alttan almak, öfkeyi ifade etmemek, bedeninden utanmak öğretilir. Bu feminist yazın iyi bilinir.

Erkek veya kadın olarak toplumsal cinsiyetlendirilmek istenen bir çocuk bu süreçten geçer ve sonra onu konumlandırmak istedikleri toplumsal cinsiyeti reddederek farklı bir toplumsal cinsiyet konumunu benimseyebilir. Bu durumda toplum onu zorlayacaktır, hayatını kabusa çevireceklerdir. Bununla birlikte, toplumsal cinsiyet uyumsuz bir bireyde, atanmış cinsiyetiyle yaşatılan toplumsal cinsiyet deneyimi, Aligül Arıkan’ın deyimiyle –zorunlu toplumsal cinsiyet— kişinin seçmediği ama içselleştirdiği bazı davranışları içerebilir. Kadınları küçük görmek ve aşağılamak, erkekleri üstün görmek de buna dahil. Kadın olarak toplumsal cinsiyetlendirilme de içselleştirilmiş mizojini içerebilir. Hangi toplumsal cinsiyetle özdeşleşirsek özdeşleşelim ya da herhangi bir toplumsal cinsiyetle özdeşlemeyi reddedelim, hepimizin kendi içimizdeki mizojini ile mücadele etmesi gerekir. Bunu da başkasıyla ilişkide düşündüklerimiz, hissettiklerimiz, söylediklerimiz üzerine düşünerek yapabiliriz.

Erkeklik bedendeki bazı organların varlığı veya yokluğu ile değil, insanın başkalarıyla nasıl ilişki kurduğuna bakılarak konuşulabilecek bir şeydir. ‘Erkeklik ilişkidedir’ ‘Beden değişse bile erkeklik ilişki kurmada baki kalabilir’ diye yazarken kastettiğim şey buydu. Zorbaca ilişki kurma, şiddetin tüm sorunları çözebileceğine inanma erkekliğe dahildir. Kadınların öldürülmesi otoriter erkeklikle ve içinde bulunduğumuz siyasal ve ekonomik bağlamın ataerkilliği geri getirmesiyle, yeniden tesis etmesiyle ilgili. Bu derin konuyu burada hakkını vererek ele alamam. Cümlelerim haddini aşan bir biçimde yorumlanıp yanlış anlaşılabilir.

Kadınlık için de ilişkisel bir temellendirme yapılabilir. Hepimiz ilişkissel varlıklarız, nasıl ilişki kurduğumuz bizi kadın veya erkek, feminist veya anti-feminist yapar.  Yorumlarımda anlatmaya çalıştığım radikal feminist pozisyon budur, anti-trans bir aktivizm olmadığı gibi trans veya cis herkesi kapsayacak bir kuramsal konumdur.

Son olarak, keşisimsel feminizme davet edilmişim. Kesişimsellik ezilmenin sınıfsal, cinsel, ırksal vs., etkenlerin kesişiminde tartışılması gerektiğini öne sürer. Buna katılmamam elbette mümkün değil. Her ezilmenin biricikliği ona fenomenolojik bir bakış açısıyla bakılmasını gerektirir. Bedenli bir biçimde içinde bulunduğumuz ezilme durumlarında insana ‘kader’ gibi kaçılmaz görünen tarihsel koşullar mevcut olabilir. Ne varki bu koşulları tanımak gerektiği vurgusuna rağmen, Beauvoircı özgürlük ontolojisinde ne biyolojik, ne tarihsel ne de toplumsal bir belirlenimcilik savunulur. İlhamı, Simone de Beauvoir’ın ezilme tartışmasından alarak muğlaklıktaki kurtarıcı anlam çokluğuna güveniyorum.  Başkalarının deneyimlerinden öğrenmeyi sağlayan, ezilme koşullarında duruma bakış açımızı değiştirebilmemizi ve özneleşme sürecine girmemize imkan veren budur. Ben ezilme durumunun karmaşıklığını, kesişimselliği elbette kabul ediyor ve fenomenolojik varoluşçu yaklaşımla ele almayı öneriyorum. Simone de Beauvoir’ın yazdıklarından ilham alan kesişimsel toplumsal cinsiyet eleştirisi yapan bir feminist pozisyonu, kamusal bir tartışma içerisinde, oluşturduğum için kıvançlıyım.

Son olarak şunu vurgulayayım: Mizojini bir nefret davranışıdır, en önemli göstergelerinden biri konuşmaya çalışan bir kadına sözlerini yutturmaya çabalamaktır. Toplumsal cinsiyet eleştirisi yapan filozoflara trans dışlayıcı radikal feminist (TERF) diyerek saldırmak, bu konumu benimsemediğini söyleyenlere de gizli TERF olarak etiketlemek, itibarsızlaştırmaya, korkutmaya, göz dağı vermeye, susturmaya, çalışmak her şeyden önce erkeklikle, ataerkillikle iyi geçinen bir politikadır. Bana artık modası geçmiş bir feminist diyebilirsiniz, o sizin bileceğiniz şey. Akademik bir pozisyonum olması ‘ayrıcalık’ olarak görülüyorsa, bunu kabul ederim. Kadınlar çok çalışmanın ve onun getirdiği başarının, onları, erkek şiddetinden kurtarabileceğini sezerler. Beni ayrıcalıklı bir yere getirecek kadar başarılı kılan çalışmamın altında yatan temel motivasyonlardan biri budur. Diğeri de insanlarla kendimi paylaşma, birlikte düşünme, hayatı birlikte anlamlandırma arzumdur. 1996’da başlayan akademik kariyerim süresince pek çok öğrenci yetiştirdim, bunların bir kısmı şimdi sizin hocalarınız. Hepsiyle gurur duyuyorum, farklı yerlerden gelen öğrencileri güçlendirmeye çalıştım. Benim Kürt, Ermeni, LBGTI, Alevi, Sünni öğrencilerim oldu. Hepsi benle tez yazabildiler, asla kendi grubumu destekleyen kendi ayrıcalıklarımı yeniden üreten bir akademisyen olmadım. Hepsi de bana tanıklık ederler. Şu anda ülkemizdeki felsefe mecrasına bakarak kendi katkımı olumlayabiliyorum ve bu beni ayrıcalıklarımı doğru kullandığıma ikna ediyor. Akademiye feminist olarak girmedim. Feminizmle bizim alanımızda akademiye girmenin imkanı da 1996’da yoktu zaten. Ama çağdaş felsefeci olarak girdiğim akademide yıllar içinde feminizm ve kuir kuram çalıştım. Bu dersleri açtım, bu alanda çalışan öğrencileri destekledim. Bu alanları felsefede kurumsallaştırmak için çabaladım.

İtiraz ettiğim şey nedir peki? Sosyal medyada kim kimi beğendi takibi yaparak insanları gruplara bölmek ve hatalarını arayarak ilk fırsatta ifşa ederek cezalandırmak iktidar arayışıdır. Bu gözetleyen ve cezalandıran iktidarın yarattığı linç coşkusu, insanları bir füzyon grubu haline getiriyor. Belki de burada çok cezalandırılanların biraz da cezalandırmaya ihtiyaçları var. Bunun siyasi olarak fayda getireceğine inanıyorlar. Hegel’in dediği gibi savaş dağılmış insanları birleştirir. Savaş için bir araya gelmiş kitlelerin hareketlerini retorik hamlelerle bir hedefe saldırmaya yöneltmek de kolaydır. Bu iyi bir şey mi? Yoksa bize zarar veren bir şey mi? Feminizm alanındaki bu havanın görünür kılınması ve sorgulanması benim için en büyük kazanım olur.

Özeleştiri ve özür istemeniz, bana konumumu bir kez daha düşündürdü, felsefi konumumu ve feminist politikamı sizlerle paylaşma fırsatı verdi. Belki de bu hayırlı oldu.

 

 

Advertisements

About zeynepdirekblog

Prof. Dr. Koç Üniversitesi, Felsefe Bölümü Öğretim Üyesi
This entry was posted in Uncategorized. Bookmark the permalink.