Cinselliğin Felsefeye Büyük Geri Dönüşü: Jean-Luc-Nancy Cinsel İlişki, Arzu ve Keyif Üzerine

Giriş

Jean-Luc Nancy ‘le sexe’ dediğinde cinsiyetten, cinsel olandan, cinsellikten söz ettiği için, terimi tek bir sözcükle karşılamak zor. Sosyal bilimlerin cinsiyet ile toplumsal cinsiyet arasında yaptığı ayrımı bir kenara bırakmak zorundayız baştan. Biyolojinin cinsiyeti ve cinselliği kavrayış biçimine ya da toplumsal ve tarihsel olarak kurulan cinsiyete indirgenemeyecek bir kavramsallaştırmadan söz ediyoruz. Nancy’ye göre cinsiyet ne fizyolojik, ne psikolojik ne de sosyolojiktir, ancak fenomenin kendisinde bunlar da bulunur. Cinsiyet, cinsellik hakkındaki bu söylem, ontolojik bir sorunsallaştırma tarzını benimsediği için Derrida’nın cinsiyet üstüne söylemiyle yakınlaştırılabilir. Jean-Luc Nancy de, Derrida gibi, bu meseleleri felsefi olarak düşünmek için bir nötrleştirmenin gerekli olduğuna inanıyor. Derrida Geschlecht I’de cinsiyetli olmayı Heidegger’in varoluşsal analitiğinde uyguladığı nötrleştirme çerçevesinde tartışmayı uygun görmüştü. Sosyolojik, antropolojik, psikolojik, biyolojik, vs., tüm disiplinlerden gelen bilgileri bir yana bırakarak cinselliği ve cinsiyet farkını düşünebileceğimizi iddia etmek anlamına gelir bu. Heidegger nasıl dünyada olmayı düşünürken böyle bir nötrleştirmeye gerek duyduysa, Jean-Luc Nancy de cinsiyeti, cinselliği, cinsel ilişkiyi benzer bir Heideggerci stratejiyle düşünmeyi tercih ediyor.

Bu yazı, Nancy’nin cinsiyet farkını ve erotik ilişkiyi, yani cinsel ilişkiyi nasıl kavradığını yorumluyor. Ne Heidegger ne de Derrida arzudan ve cinsel ilişkiden söz ederler. Bu konularda konuşmak istediği için Nancy onlardan çok farklı. Özneyi cinsel arzusu bakımından, bedeni ilişki bedeni olarak, ilişkiyi yakınlığın sonsuzlaşmasına imkan veren bir ilişki olarak ele alır. Cinsiyet farkını cinsel ilişkiden bağımsız olarak düşünemeyiz. Yalıtılmış bir özneye ait bir fark değildir, bu. Cinsiyet farkı, potansiyel veya aktüel olarak varolan cinsel ilişkilerde cereyan eden farklılaşma hareketi içinde meydana gelir. Nancy’yi asıl ilgilendiren sorun cinsiyetli olan bir tekilliğin cinsellik (cinsel olmak, cinsel varlık) tarafından nasıl varlığa getirildiği sorunudur. Cinsel varlık, cinsiyeti ikiyle sınırlanamaz, sayılamaz kılar; hem değişmenin hem de ertelemenin farklılaşma hareketi içine yerleştirir.

I

Jean-Luc Nancy cinsiyetin bir kavramına sahip olmadığımızı söyler. Bir kavramımız olsa bile bölük pörçük, parça parça bir kavramdır bu. Cinselliği Michel Foucault biyoiktidar, Claude Levi-Strauss bir topluluğun idare edilmesi gibi toplumsal bir meseleyle ilişkilendirirdiyordu. Gerçekten de cinsellik, normları, temsilleri, tabuları ve dinsel ritüelleriyle toplumsal bir düzen kurmaya yarayan devasa bir aygıttır. Foucault modern çağda da cinselliğe bir biçim vermek suretiyle yapılan toplumsal düzenlemelerden muaf olmadığımızı gösterir. Cinselliğe bağlı semboller ve mitler günümüzde de yaygın bir biçimde dolaşımda bulunmaktadır. Fakat Foucault bir yandan cinsellik ile iktidar arasındaki ilişkiyi deşifre ederken öte yandan felsefenin bir yaşama rejimi olmasını ister. Jean-Luc Nancy, Foucault’un tersine iktidar çözümlemesi yapmıyor. Fakat Foucault’yu bence takip ediyor: cinsel ilişki üzerine felsefi bir biçimde düşünerek bize bir yaşama rejimi öneriyor.

Cinselliğin bir yaşama rejimi olarak düşünebilmek için cinselliği varlık açısından ele almak, cinselliği, cinsel olmayı, cinsiyet olarak varlığı felsefi olarak konuşmak gerekir. Bilindiği gibi, felsefe ile cinsellik eskiden beri tanışıktır. Cinsellik duygulanımların, duygusal yoğunlukların alanıdır; felsefe kavramsal olsa bile duygudan ari değildir. Felsefe Eski Yunan’da, cinselliği sadece türün sürmesini sağlayan bir etkinlik ya da salt bedensel bir haz oyunu olarak görmemiş, bilgi ve hakikatle ilişkilendirmiştir. Platon Şölen diyaloğunda idealer dünyasının güzellik yoluyla insanın dünyasına girdiğini düşünmüştü. Varlığın kendisine ulaşmada erotik arzunun rolünü o kadar önemsiyordu ki, Phaedrus’ta da olduğu gibi, dünyada doğru hüküm verme veya doğruyu yanlıştan ayırt etme yetisi bir insanda vücuda gelseydi, sanki erotik bir coşkuya yol açacaktır. Nancy’ye göre Platon’da felsefe, bedenli varoluştaki erotik arzuyu aşkınlaştırarak cinselliğe sarf edilecek bir enerjiyi yakalamış, teorik bilgeliğe dönüşecek olan bir phronesis’i (doğru davranmayı sağlayan pratik bilme) kendine mal etmiştir. Freud’u de düşünebiliriz burada: hem felsefe hem de sanat erotik bir enerjinin yüceltilmesiyle mümkün olan etkinliklerdir.

Eros Platon’da bir Tanrı’dır. Eski Yunan kültürü onu gizli olduğu halde, dünyada etkin ve etkili bir mevcudiyete sahip bir Tanrı olarak temsil eder. Batı’nın çok tanrıcılıktan kopması, dünyada yaşanabilir bir şey olarak aşktan da kopmasıdır. Bataille Erotizm’de erotizmle dinsel, mistik deneyimler arasındaki koşutluğa dikkat çeker. Dinsel enerjide cinsel enerjinin izini sürer. Ne var ki cinsellikte tanrısal, kutsal, sonsuz bir şeyin olabileceği yadsınmıştır. Tanrıyı aşkın bir tanrı olarak kavrayan tektanrıcı dinler, tanrısal mevcudiyetin anlamını da değiştirmişlerdir. Ölümsüzlerin meskeni olan bir dağ böylece kutsal bir yerleşim yeri değil, bir nesne oluverir.  Uygarlığımızda cinsellikle ilgili halen sona ermemiş olan bir huzursuzluk var. Bunun nedeni belki de tek tanrılı ve anlamı öteye fırlatan dinlerin, aşktaki, cinsellikteki tanrısallıktan tedirgin olmalarıdır. Platon’da Eros diyaloglara giren, bir dönüşümü meydana getirmek için harekete geçen tek Tanrısal figürdür. Eros var eder, iter ve itişinin sebebi hiçbir artı değer olmaksızın, hiçbir şey esasında değişmeksizin doğanın kendisini yeniden üretmesini sağlamak değildir. Eros tüm tanrılara dokunur. Hem doğayı çeşitlendirir hem de insanın dünyasını dönüştürür. Tek tanrıcılıkla birlikte hakikat ve bilme sorunsalı eros ve arzu sorunsalından iyice ayrıldı. Eros’la felsefe arasındaki ilişki unutuldu. Ancak çağdaş felsefede cinselliğin felsefeye büyük geri dönüşünü yaşıyoruz.

Flaubert, romanlarında cinsellikten söz ederken, üzerimizde, Freud’un bilinçdışı itkilerini andıran bir takım güçler hissettiğimizi belirtir. Nancy’ye göre de içimizde ve dışarıda cinsel güçleri hissederiz. Eros’un güçleri, yaşam ve ölümün imkanını veren kökenin gücüdür. Koşulsuz olanın arzusu, hepin hiçle karılmasıdır o. Bu kökenin kökeni yoktur; kendisinden hep daha az ve daha fazladır. Köken dünyayı başlatandır. Dünya neden başlar? Mitolojilerde Tanrıları da uyaran bir güç, bir Trieb vardır. Niye Tanrılar vardır? Onların olmasını isteyen bir arzu vardır. Fakat böyle bir arzudan söz ettiğimizde, soruya felsefi ya da metafizik bir yanıt vermiş olmayız. Yukarıdaki soruya bir yanıt bulmayı başaran sadece Spinoza’dır: O da Tanrı’yı doğayla özdeşleştirerek yapar bunu; Tanrı olanın olması Trieb’idir. Arzu varlıklarıyız. Arzu hepimize bir şekil, bir yoğunluk, bir renk verir. Arzu hep yeniden kökenleşir; yani yaratımı devam eder. Kuran’da Allah dünyayı yıkıp yeniden yapabileceğini tekrarlar. Buna benzer bir biçimde cinsel varlıkda da köken hep buradadır. Köken tekrarlanır. Başka deyişle, Eros’un dünyamızı yıkıp yeniden kurma gücü vardır ve bunu tekrar tekrar yapabilir.

Cinsellikten bahsetmek pek kolay değil çünkü onun deneyimi de hakikati arayan aklın deneyimine benzer aslında. O da keyifte, parlak, ışıldayan bir varlığa ulaşmak ister. Platon’da mağara alegorisinde diyalektik hareket, ‘iyi’ ideasını simgeleyen güneşin parlaklığına bakışla sonlanır. Bir bakıma, anlaşılır olan da duyumsanırdır, hatta en aşırı derecede duyumsanırdır. Işık da, parlama da optiğin değil formun bir ayrıcalığıdır. Bu pırıl pırıl parlayana yönelik duyarlığı, cinsellikte, arzuda, hazda da buluruz. Derrida Glas’da, Genet’nin eşcinsel cinsel edimi bir sürtme ve parlama olarak tarifinin altını çizmişti. Lux, parlama, ışık seli, aşırılık, sefahat, şehvet, akışkanlık, kötü arzu… Bunlar hem bilginin hem keyif alışın metaforudur. Hakikatin bilgisinde keyif, cinsel ilişkide hakikat vardır.

Fakat ‘cinsel ilişkide hakikat vardır’ iddiası üzerinde durmalıyız biraz. Foucault cinselliği dile getirme buyruğundan söz eder. Böylece hiçbir şey perdelenmeyecek ve her şey ifşa edilecektir. Her yerde dolaşan cinsellik hakkındaki söylemler hiçbir şeyi açığa vurmazlar aslında.  Levinas aşk üzerine yazdığı bitmemiş bir romanda müstehcen olan başkalarının aşkıdır der. Kendi mahremiyetimiz, yakınlığımız müstehcen değildir. Cinsel ilişkinin anlamı ve dili, nesnel bir durumu veya anlamı ifşa eden bir dilden farklıdır. Hakikatle ilişki hem düşüncenin yükseldiği hem de duyumsamanın arttığı bir ilişkidir. Parlamasına karşın, yakınlaşmak istediğimiz hakikat, ulaşmak istediğimiz yakınlık bizden kaçar. Tanrı bize yakın olan içselliğimizden de içseldir, Aziz Augustinus’a göre, o halde dışsaldır. Bataille erotizmden bahsederken ‟iç deney” terimini kullanır. İç deney aslında imlenemeyen (signifier), dile getirilemeyen bir anlamın (sens) imlemede sınıra erişilmesiyle ifşa olmasıdır.

Jean-Luc Nancy’nin cinsellik üzerine düşünmesi, Bataille’ınki ile karşılaştırılabilir fakat Bataille’ın tersine, cinselliği tabular ve yasakların zemininde, yasağın ihlali olarak ele almıyor. Bataille’ın cinsellik üzerine düşünümü büyük ölçüde Claude-Levi Strauss’un yapısalcı antropolojisine dayanır. Antropoloji bize en dolaysız halindeki cinsel enerjinin nasıl tehlikeli görüldüğünü anlatır. Tabular ilkel insanın tehlike gördüğü yerde ortaya çıkar. Bataille’a göre dinler tabuların yasakladığı cinsel edimin hangi sınırlar içinde gerçekleşebileceğini, yasağın hangi şartlarda ihlal edilebileceğini belirtirler. Kutsal dünya ihlalin meşru olduğu sınırların çizilmesiyle açılır. Tanrı’nın reddiyle kutsal hiçbir şey kalmadığında tehlikeli bir durum oluşur gerçekten. Dostoyevski eğer Tanrı yoksa her şey mubahtır demişti. Tanrı’nın yokluğu devasa bir enerjiyi, cinsel bir ilgiyi ve merakı serbest bıraktı. Fakat bu durumda cinsel olmayı nasıl düşüneceğimizi bulamadık henüz.

Aslında Lacan’ın Tanrı, keyif, kadın ve cinsel ilişkinin imkansızlığı üzerine verdiği XX. Seminer, Jean-Luc Nancy’nin felsefesinde önemli bir odaktır. Nancy Seminer’deki tezlerin bir kısmına itiraz eder, kimi tezlerin önemle altını çizer ve kimilerini de alıp ileri taşımak ister.  Lacan’da cinsiyetli varlıktan söz etmek için sembolik sistemin iğdiş edilmiş öznesinden başlamak gerekir. Bu da, yine Bataille’da olduğu gibi, cinselliğin alanına sevişmeyi kesintiye uğratan yasaklarla, kısıtlamalarla, eksilmelerle başlamaktır. Lacan cinsel ilişki yoktur der, bu cümle keyif almanın imkansız olduğu teziyle bağlıdır. Bunlar doğruluğu deneysel olarak sınanacak önermeler değildir elbette. Ancak bir yapıdan çıkarsanabilecek sonuçlardır; yani Kant’ın dilini kullanarak söylersek transandantal statüsündedirler. Bu önermeler var olan, yaşanan cinsel ilişkilerin var olmadığını söylüyormuş gibi işitildikleri için gerçeklikle çelişik görünürler. Oysaki bunlar, var olan cinsel ilişkilerle değil cinsel ilişkilerin varlığıyla, yani onları ne iseler o yapan hakikatlerle ilgili önermelerdir. Heidegger’in ontolojik farkını, varlık herhangi bir varolan değildir saptamasını anımsayalım. Jean-Luc Nancy’nin yapmaya çalıştığı şey de buna benzer: Amaç, cinsel ilişkinin ‘var’ını veya ‘olması’nın ne demek olduğunu düşünmek, onun neleri, nasıl var edebileceğini ortaya koymaktır.

Bir çift çiftleştiğinde bunun bir açıklaması, bize bir geri dönüşü, bir ölçüye uygunluğu veya bir oranı yoktur. Birisinin birisiyle ilişkisi olabilir elbette, fakat tıp, sosyoloji, psikoloji gibi disiplinlerin bakış açılarından veya hukuki, dini açıdan yapılabilecek konuşmaları bir yana bırakırsak, ortada üzerine konuşulabilecek, anlatılabilecek bir cinsel ilişki yoktur. İlişki bir töz değildir, bir doğası olmadığı gibi, bir yetkinlikte de tamamlanmaz. Töz değil, özellik değilse, acaba felsefede onu ilişki kategorisine sokarak inceleyebilir miyiz? Kant’ta ilişki yargıların ve kategorilerin bölündüğü dört gruptan birinin adıdır. Bu grupta üç çeşit yargı vardır. Bunlar sayesinde, töz ve özelliklerinden ve nedensel ilişkilerden ve bütünlüklerden ve karşılıklı etkileşimden bahsedebiliriz. Bu ilişki mantığı şeyler arasındaki ilişkiler hakkında konuşmamızı mümkün kılar ama konu aşk ilişkisi olduğunda bize pek faydası dokunmayacaktır çünkü aşkta kişilerin dinamik ve etkin imkanları, anlatılar girer işin içine.[1] Anlatı deyince akla ilkin arzunun ilanı geliyor.

Arzu beyan olmadan, yani dışa vurulmadan cinsel ilişki olamaz. Cinsiyet de kısmen saklanan, maskelenen, kısmen de gösterilen, bilinmesi, kabul edilmesi istenen, ifşa edilen bir şeydir. Cinsiyet tamamen beyandadır; beyan etme çabası ise sonsuzdur. Beyanın nerede başladığını bilemeyiz. Arzumu ötekine ilan etmeden önce kendime ilan etmem gerekir. Bu durumda cinsel ilişki anlam ve dil sorunsalından ayrılamaz.

Arzuyu nasıl kavrıyor Nancy? Arzulayan ruh ne bir kevgire benzer, yani doldurdukça boşalan bir kaptır ; ne de bir kez doldu mu bir daha eksilmeyen bir boşluktur. Arzu varlığımdaki, başkasıyla dolan bir boşluk değildir. Başkasıyla arzu ilişkisi kurduysam arzum kendinden taşar ; sonsuzlaşır, beni farklılaşmaya ve dönüşmeye açar. Nancy arzu ilişkisini öncelikle, bir ilişki bedeni olmakla, bedenler arası anlam ilişkileriyle sarmalanmış olmak bağlamına koyuyor. Dışarıya koyulmuşluğu buradan itibaren düşünmek gerek. Elbette fenomenolojinin bildiği gibi, anlamı bedenden itibaren ele almak kaçınılmazdır. Freud’e göre de Oidipus evresi öncesi bedenin erotik bir anlam, erotik bir değer atfedilemeyecek hiçbir organı yoktur. Ontolojik bir bağlama taşırsak bunu, bedenin kendiyle ilişkisinde ve bedenler-arasılıkta, tüm imlemenin dışında anlam kendi üstüne dönebilir. İki elin birbirini hissetmesi, iki elin birbirine dokunuşunun bir anlamı olabilmesi gibi. Fransızcada duyu, anlam ve yön sens sözcüğüyle karşılanır. Bununla birlikte anlamın dolaştığı bir mekan olan beden kaotiktir, onda hissedilen, hazza dönüşebilecek, çeşitli şekillerde ortaya çıkabilecek birçok anlam mevcuttur. Gösterilen tarafından, yani significatio tarafından düzenlenmemiş olduğu için dışarıyla ilişkinin nasıl kurulacağı belirsiz kalır ve elbette, cinsellikte belayı, bela bundan ibaret ve tek olmasa da, buradan başlayarak düşünmek lazımdır.

Arzu ilişkisinde olmak, bir ilişki bedeni olmak, beraber bedenlenmektir. Beraber bedenlenişte duyusal, duygusal olan bir anlam alış verişi vardır. Buna kavramsal olmayan bir anlama diyebiliriz, bu tensel birbirini anlamaya sözler de karışır, ama sözler artık arzunun işaretlerine dönüşmüşlerdir. Ne söylediklerine ne de gönderilenlerine indirgenmek suretiyle anlaşılabilirler, zira onlar arzunun beyanı, arzunun ileri hamlesi ve geri çekilisi bakımından imlerler. Bu haliyle dil belirsizliklere ve çoğul anlamlara açıktır. Aslında bu belirsizlikte ve çoğullukta öyle bir keyif vardır ki, her şeyin hızlıca netleşmesini istemeyebiliriz. Her şey hemen ve olabildiğince açık konuşulmaz çünkü, dil kesinleştikçe bizi gerçekle yüzleştirir ve gerçekliğin ağırlığı altında ezilip geri çekilebiliriz. Açıklık, imkanları azaltabilir, kapatabilir de. Tensel anlam akışının gücü ile dilsel iletişim arasında bir gerilim ortaya çıkabilir.

Yine, bela, hatta ‘sıkıntı’ vardır, çünkü dil vardır; dil yüzünden ‘sen’inle ilişkiye hep bir kişisel olmayan üçüncü de dahil olur. Bir akış vardır, ancak ilişki bir üçüncünün diline göre biçimlenmekten kaçamaz. Dilsel ilişki yani imleme (signification), tensel ilişkinin bir uzantısı olarak kurulur, tensel akış içinde anlam ifade eder, ancak ilişkide birçok sıkıntıya, belaya, kesintiye ve kayba da yol açar. Beladan bahsediyoruz üçüncünün bakış açısı ve dili kurtarıcı da olamaz mı peki? Olabilir. Örneğin ilişkinin bir şiddet ilişkisine dönüştüğü yerde üçüncünün dili kendini savunma dili olabilir.

Jean-Luc Nancy’ye göre, arzu tatmin olmakla bitmez; tatmin olmaz zaten, çünkü tatmin de bir anlam yoktur. Aristoteles şöyle bir soru sorar: İnsanlar neden cinsel ilişkinin tekrarlanmasına uğraşırlar, cinsel ilişkiye hep yeniden başlarlar, halbuki hayvanlar böyle bir bağ kurmaz, çiftleştikten sonra birbirinden koparlar? İnsan cinselliğinde bir ölçü yoktur; bir ölçüsüzlük vardır. Freud cinsellikten gerilim ve boşalma olarak bahseder. Bunun sebebi erkek cinselliğini model olarak almasıdır. Bu tekrarı ve ölçüsüzlüğü keyifle ilişkilendirebiliriz: Arzu tatmin olmaz çünkü keyif vardır. Keyif bende vuku bulan bir şeydir. İlk aşkımızı, ilk karşılaşmamızı düşünelim: Keyif için cinsel edimin gerçekleşmesi de gerekmez. Potansiyel ile aktüel arasında bir fark yoktur. Bu yüzden keyfi, arzunun tatminiyle karıştırmamak gerekir. Lacan’da da keyif alma cinsel edimin kendisiyle, sevişmeyle ilgili bir konu değildir. Keyif almada bir anlam, cinselliğe tamamen yabancı bir değer vardır. Arzunun arzu nesnesine ulaşarak tatmin olmasından çok ona nasıl ulaştığı, ulaşmasının yoludur asıl mesele. Keyif, arzunun imkansızlıkları, açmazları, zorlukları içerisinde arzu nesnesine nasıl ulaşıldığıyla ilgilidir. Nancy’ye göre, keyif alışın koşulu sevişmek veya sevişmemek, iyi veya kötü sevişmek değil, parlamanın varlığıdır. Gerçek parlama, pırıl pırıl olan şey, ışık seli nedir ? Sahte ışık sorunsalını da buna ekleyebiliriz. Cinsel heyecan, cinsel arzu, cinsel keyif hepimizin paylaştığı şeylerdir: Belki de en büyük aynılığımız, eşitliğimiz budur : Cinselliği imkansızlaştıran, yaşanamaz kılan, kendisiyle ne yapacağımızı bilemediğimiz bir şey haline getiren koşullar vardır. Öte yandan keyif vardır. Keyif, hazzın tersine tek başına duran, yalıtılabilecek bir özneye atfedilemez; keyif her zaman başkasıyla hayali, sembolik bir ilişki kurar. Bu ilişki içinde özdeşliği başkalaşma hareketine sokar.

Keyifte egemenliğin anı, anlamın imkanını veren imleyen dildir. Keyif arzunun anlam ve imleme, yani dille ilişkisine bağlıdır. Anlam, imlemenin düzenine ait değildir, yani imlenebilir bir şey değildir. Güçtür, itiştir. Cinsiyet de budur, bir itme, bizi hiçten getirme gücüne sahip bir köken, bir itme, bir itiş. Anlamın ortaya çıkması için imlemenin, söyleyişin, yazının sınırına gitmek gerekir. Modernliğin önemli sorunlarından biridir bu. Keyif imlemenin sınırına gidildiğinde alınır. Yapısöküm de aslında bu sınıra varmaktır. Bu yüzden Derrida’ya göre yapısökümden keyif alınır. Yapısöküm odaklandığı şeyin imkanının koşullarının, imkansızlığının koşulları olduğunu gösterir. Benzer bir imkansızlık keyifte de vardır. Keyfin de imkanı bir imkansızlığı içinde taşır, beraberinde getirir.

Bataille, insan olduğumuzdan erotizmin umutsuz şiddetini tanıdığımızı söyler. Dengesizlik, cinsiyeti sabitlemenin imkansızlığı, gerilim, beklenti, uçlardalık, kendinden geçme, memnuniyet, coşkunluk, besleyen göğüslerin taşkınlığı. İletişim, yaşama sevinci, belki de yaşam bir sevinç olmalıdır. Dolayımsız, üzerine düşünülmemiş, anlam, fışkırmada, keyif almada vardır. Hayatın anlamı sorusunu soran biri varsa biraz hastadır der Freud. Şaşırtıcıdır bu, zira Freud insan konusunda pesimisttir biraz. Birçok deneyim mutsuzlukla sonuçlanabilir. İnsanlar böyle yaşar. Yaşarlar, ama neden yaşarlar ? Neden intihar etmezler ? Yaşamımızı sürdürmemizi sağlayan o karanlık itki (Trieb), beni ben harekete geçirmiyorum, bu başka harekete geçiriyor. Felsefe, çocuk, aşk yapıyoruz, bunlar bir özneye atfedilebilecek etkinlikler mi? Sevişmek de herhangi bir tarafa etkinlik atfeden bir fiil değildir.

Keyifteki imkansızlığı ve belayı kaybın hep mümkün olmasıyla da ilişkilendirebiliriz. Cinsiyette yayılma, genişleme yüzünden bir kayıp riski vardır. Bununla birlikte, Bataille’da kaybı zirveyle ilişkilendiren keskin bir bilinçle karşılaşırız. Egemenlik de bu kayıp bilinci de vardır. Egemenlik, ötesi olmayandır. Yani zirvede hiçbir şey yoktur. Bataille’ın egemenlik dediği şey, deneyimi mümkün olmayan, bir deneyim nesnesi haline getirilemeyecek, fenomenolojik olarak betimlenemeyecek anlamın (sens) deneyimidir. Bataille için ‘mutlak’tır bu: Mutlaktan kasıt bir bütünlük değildir, doruk noktasıdır. Mutlak her şeyden ayrılır, yani kendisini muaf tutar. Bir egemenlik deneyimi olarak erotik deneyimde mutlak bir şey vardır çünkü başka oradaki keyif başka her şeyden ayrılmış, kopmuştur. Arzunun zirvesi tatmin değil, keyif olarak, düşünmeye yer açar. Bataille mutlağı bir bilgi nesnesi olmayan, bilmeme olan kendilikle ilişkilendirir, dahası bu kendilik ben ile başkanın ayrılmadığı bir iletişim yeri olarak düşünülür.      Jean-Luc Nancy de keyif almayı en içte bir derinliğin dışarıda paylaşılmasıyla, ilişki bedeni olmayla, ilişkide kendini başkasıyla paylaşmayla ilişkilendiriyor. Fakat hem Lacan’ı hem de Bataille’ı yeniden yorumlayarak bunda bir imkansızlık, bir rahatsızlık, bir bela (trouble) olduğunu da kabul ediyor.

Sonuç olarak: Jean-Luc Nancy’nin cinsiyeti ve cinsel ilişkiden yola çıkarak düşünüşünün ontolojik farkla bağlı olduğunu söylemiştik. Varlık farklılaşmadır; varolandan farklılaşma hareketi ve varolanı farklılaştıran bir harekettir. Cinsiyeti de böyle açıklayabiliriz: Cinsiyet tüm cinsiyetli varolanlardan farklılaşır ve her tür varolanı farklılaştıran bir harakettir. Jean-Luc Nancy’nin cinsellikle ilgili söylediklerinde ontolojik bir natüralizm de görülmelidir. Arzunun tatmini ile keyif arasındaki fark ve anlam, imleme sorunsalının arzuyu dile bağlamasına karşın, bu insanın cinselliğinin belirleyici özelliğidir. Doğada cinsellik bir fark üretme motoru olarak çalışır. Bir amip bölünür ve aynı olmayan iki bireyi ortaya çıkarır. Doğanın büyüme, filiz verme gücü elbette farksız olmaz. Cinsiyet (le sexe) sözcüğü Latince kesmekten gelir, sequore, izlemek, sonra gelmek, takip etmek, eşlik etmek. Zürriyet. Cinsiyet doğanın kendinden farkıdır, ötekinin besleyici doğasıdır. Her halükarda cinsellik bizi kaçışın, kendiyle çakışmazlığın şiddetine götürür.

Felsefi zorluk bu farklılaşma/farklılaştıran hareketin ‘ilişki’ kavramıyla nasıl bağlandığını irdeledikçe ortaya çıkar: Nancy, varolanı önceden beri olan ‘bir’ ve ‘tam’ olarak, ilişkiyi de onun diğeriyle ‘bir’ olması olarak anlamaktan kaçınır. Hem ortada metafizik bir sorun vardır: Cinsel ilişkide varolan bir midir yoksa iki mi? İlişkinin bir koşulu da uzaklaşma, ayrılma ise iki bir etmez. Buna karşın, felsefi başlangıcımıza, yani Platon’a bakarsak, arzu birinin diğerini yeniden bulması ve onunla birlik olması gibi düşünülmüştür. Platon’un Şölen’inde karşılaştığımız bu hermafroditliğe, bu androjenliğe ilişkin mit şöyle bir şey söyler bize: Kökensel bir ikiye bölünme olsa bile bu birin bölünmesi değildir. Bölünmeden önce bir zaten yoktur. O halde bölünen nedir ? Soruyu yanıtlamak imkansız. Sadece şunu söyleyebiliriz: Kökende veya ilkede birden fazlası vardır. O halde hiçbir zaman bir yoktur. Cinsiyetin bize verdiği ders, birin olmadığıdır. Birin ayrılığı olmadan ikinin de olamaması gerekir, o halde ilişki basitçe bir artı bir eşittir iki, ikinin birliği değildir.

Lacan kadın tam değildir (pas-toute) demişti. Bu onun temel belitlerinden, Ur-axiom’larından biridir.[2] Kadının tam olmaması ile kadına özgü bir keyif alışın varlığını ilişkilendirmiştir. Tam olmama keyifte fazlalıkla gelir. Bu fazlalık kadının kadın olarak konumlandırıldığı sembolik sistem içerisinde temsil edilemez olduğu için bu keyif alış da varolduğu, yaşandığı halde ‘imkansız’dır. Jean-Luc Nancy için ise zaten hiç kimsenin tam olmadığını, tamın olmadığını, varlığın kendisini bütünselleştiremediğini vurgulayalım. İkinin bir etmeyeceği gibi, ilişki de, ne birinin diğerine desteklediği ne de başka bir şeyin birinden diğerine iletildiği bir ortamdır. İlişki kendisini destekler, kendisini iletir. Bu çerçevede cinselliğin üreme gibi bir amacı elbette yoktur; ancak haz ve üreme cinselliğin sürprizleri, armağanlarıdır. Jean-Luc Nancy’ye göre cinsel ilişki içkinlikteki bir mahremiyetin paylaşımı, yakınlığın, derinliğin deneyimidir ama bir aşkınlığın da yeridir. Nedir bu aşkınlık ? Saf bir biçimde içkin doğanın elden kaçışı ve öteye geçişi. Cinsellikte bir fark vardır, doğanın kendinden farkıdır bu. Cinsellik meselesi özdeşliğin imkansızlığıyla ilgilidir. Ontolojik fark iki şey arasındaki fark değildir. Genel olarak varlık farklılaşmadır, varolanın farklılaştığı harekettir. Cinsiyet/cinsellik de varolanın farklılaşma hareketi olarak düşünülebilir. Varolanı farklılaştıran bu hareket onu birlikten kaçırır, tekil olarak çoklaştırır. Fark olarak cinsiyet, ikiye bölünmüş cinsiyet farklılığı değildir. Burada tekillik ve çoğulluk bizi bir nötrlüğe götürür, ne birinin ne de diğerinin cinsiyeti, ne o ne bu. Bu nötrlük geri çekilmekte olan bir nötrlük de değildir, çeşitlenen bir nötrlüktür. Açılma, bölünme, farklılaşma, yoğunlaşma, uyarılma, zincirlerinden boşalma, kışkırtılma. Bu terimler Derrida’nın cinsiyeti saçılma ve dağılma olarak düşünmesini akla getiriyor. Her iki düşünürün de ontolojik bir çözümleme yapmayı tercih ederek, cinsiyetin dişi ve eril, kadın ve erkek olarak ikiye bölünmesini dayatan ve tüm cinsel ilişki imkanlarını büyük erkeğin ele geçirmesini ya da kontrol etmesini sağlayan ataerkil cinsellik anlayışına karşı, yeni bir alternatif düşünme modeli oluşturmaya giriştiğini söyleyebiliriz.

Kaynakça

Platon, Şölen, çeviren Eyüp Çoraklı, Alfa, İstanbul 2014.

Jacques Derrida, Glas, Éditions Galilée, 1974.

Jacques Derrida, ‟Geschlecht: Sexual Difference, Ontological Difference,” Research in Phenomenology, XIII, (1983): 65-83.

Jean Luc Nancy, L’ ‟il y a” du rapport sexuel, Éditions Galilee, Paris, 2001. The There is of Sexual Relation, Corpus II: Writings on Sexuality içinde, Fordham University Press, New York, 2013.

Jacques Lacan, ‟God and Woman’s Jouissance”, On Feminine Sexuality: The Limits of love and Knowledge 1972-1973: Encore, The Seminar of Jacques Lacan Book XX, çeviren Bruce Fink, yayımlayan Jacques-Alain Miller, W.W Norton and Company: 1998 (Original: Le Séminaire, Livre XX, Encore, Paris : Éditions du Seuil, 1975).

Georges Bataille, Expérience Intérieure, Editions Tel Gallimard, 1978.

NOTES

[1] Jean-Luc Nancy, Corpus II: Writings on Sexuality, çev. Anne O’Byrne, Fordham University Press, New York, 2013, s. 6.

[2] A.g.e., s.8.

Advertisements

About zeynepdirekblog

Prof. Dr. Koç Üniversitesi, Felsefe Bölümü Öğretim Üyesi
This entry was posted in Uncategorized. Bookmark the permalink.

One Response to Cinselliğin Felsefeye Büyük Geri Dönüşü: Jean-Luc-Nancy Cinsel İlişki, Arzu ve Keyif Üzerine

  1. Pingback: Cinselliğin Felsefeye Büyük Geri Dönüşü: Jean-Luc-Nancy Cinsel İlişki, Arzu ve Keyif Üzerine | itaatsiz dergi

Comments are closed.