GEL-GİT

GEL-GİT

I

Bazen biri gelir

Biri gerçekten gelir

Dokunur bir olmamışlığa

Kan revan içinden

Uzun solur ince terler

Sürer taylarını bir sevince

Elleri vardır kuş serper eteğine

Çillerini sayar saçlarını yıkar

Büyür günebakanlar olur yüzün

Kıvrılır bir zambak kıvranır

Parantezin içi genişler ikinizden

II

Bazen biri gider

Biri gerçekten gider

Suça döner her yanın

Her yanın kurum tutar üzünçten

Sütler diner

Dinmez olur bakırın kararması

Dilin döner ağzının içinde

Sesin yiter ağıdının içinde

Parantez iki yana devrilir

 

III

Kapanmaz artık insanın zehri

Göğün içinde

 

GONCA ÖZMEN

 

Gel-Git

 

Gonca Özmen’in sadece bir şiiri üzerine bu yazı. Kısalığına rağmen, onun şiirlerinde okumaya devam etmek istediğim önemli bir izleğe giriş mahiyetinde. Bu şiiri seçmemin sebebi, onda bulduğum sesin erotik enerji içeren ve yoğun bir insani ilişkiye evrilen karşılaşmalar hakkındaki izlenimleri, aşk bilgisi. Böyle, hepimiz için önemli olan bir duygusal bilgiyi şiirinde kendi kendine konuşur gibi dile getirişi, bize söylemesi. Önemli ve kavranması oldukça zor bir şeyleri basitçe söyleme çabası. Gonca Özmen’in yazdığı şiir asla bundan ibaret değil ama aşkı, cinselliği, dostluğu, hayatımızın temel direği olan yoğun ilişkileri bir kadın diliyle anlatan bir şiir de yazabiliyor. Bence bunlar şiirden yola çıkarak konuşabileceğimiz, felsefi olarak da, daha iyi, daha donanımlı bir biçimde düşünebileceğimiz konular. Aşktan bahsetmeye nefesi yeten her şairin erotik tecrübeyi anlatışındaki özgül yanı aramak gerek. Burada anlatılan şey nasıl anlatıldığıyla, nasıl yaşandığıyla çok ilgili olduğundan bunun şiiri yazılabilir ve o şiirden yola çıkılarak bir fenomenolojisi yapılabilir. Elbette “aşk” deyince sistemli bir şiddetin, bir ezen ezilen ilişkisinin hiyerarşisinden, bu hiyerarşiyi meşrulaştıran bir kurumdan, toplumsal alışkanlıkların ilişkilerdeki tortularından, atıl pratiklerden, hukuki bir sözleşmenin, ekonomik bir anlaşmanın içinde boğulan bir enerjiden de bahsetmeliyiz. Fakat kim içini karartmadan ve kedere kapılmadan aşkı bunları indirgemeyi kabullenebilir? Aşk yeni bir şey olabileceği umududur, bir karşılaşmanın insana yeni biri olma şansını vermesidir; eski hayatın sınırıdır, yeni bir benliğin, duyumsamanın, kavrayışın başlayacağı bir eşiktir.

Cinsiyet farklılığı, aşkı anlatış, diğerlerine hissettiriş biçiminde düşünülür hale gelir. Kadın şairlerin kadın olduklarından katiyen emin olamayız ki, onları kadın yapan şey aşkı veya bir erotik karşılaşmayı anlatış biçimlerindeki farklılıklardır. Elbette kadınlar, kadın şairler aşkı veya erosu aynı biçimde anlatmaz. Felsefi açıdan kadın diye bir kategori yoktur çünkü bütün kadınları bu kategoriye sığmaya zorlamak onlar arasındaki farklılıkları monolitik bir aynılığın içinde eritmek olur. Düşüncenin bir kadın kategorisine baş vurması farklı var oluş biçimlerine kavramsal bir şiddet uygulamaktır. Buna karşın, tarihin ve toplumun dayattığı bir normlar bütünü olarak “kadınlık” vardır ve bu, sosyolojik, somut gerçekliğini pekala üretir. Şiir de sembolik düzendeki normlar ile tekil cinsel oluş ve hissedişin en çok boğuştuğu yerlerden birisidir. Benzer bir biçimde, erkek diye bir kategori olmadığı halde erkeklikten bahsedebiliyoruz; toplumsal cinsiyet çalışmalarında çokça ele alınan ve kafa kurcalamaya devam eden bir tartışma konusu erkeklik. Söz konusu erkekliği kıran, sorgulayan erkeklerin olabileceğini de biliyoruz; tüm dayatmalara karşın tekil bir erkekliği vücuda getirmek ömür boyu sürecek saygı değer bir çabadır. Her halükarda, kendi oluş süreci, cinsellikten muaf değil, cinsiyetli ve cinsel bir süreçtir. Cinsel anlamda tekilliğini ortaya çıkaramayan ve cinselliğe ilişkin ezberlere yenik düşmüş bir var oluştan da ne birey ne de kendi oluş çıkabilir. Erkeklik de kadınlık da üstlenilmeyebilir, bir toplumsal cinsiyet normları birliği olarak bozulabilecek şeylerdir. Kadınlığın reddi de tekil bir kadın oluşu inkar etmeye varmak zorunda değil. Aksine, böyle bir reddin amacı da, kendini cinsiyetli var oluşta ötekiyle ilişki içerisinde bir tekillik biçiminde tanımaktır belki de. Bunun için edebiyatta tekil bir kadın, bir kadın sesi, bakış açısı ve diliyle karşılaşmak çok değerli bir şeydir. Bu tekilliğin aşktan, sevgiden bahsederken kurduğu cümleler, heteroseksüel zihniyetin tahakkümü altındaki erkeklik ve kadınlık yaşantılarından farklı bir cinsiyetli var oluşu açığa vurabilir. Gonca Özmen’in şiiri bu sorunsalı düşünmek açısından bize son derece verimli görünüyor çünkü hem kadın ve erkek olarak ikiye bölünmüş cinsiyeti silmek istiyor ve çok da başarılı bir biçimde siliyor; hem de tekil cinsiyetli var oluşu, toplumsal cinsiyet normlarıyla boğuşan bir erotik deneyimi dile getirmek, konuşmak istiyor. Onun bu yazıda ele alacağım şiiri “Gel-Git” de bir ilişkinin başlarken hissettirdikleriyle biterken hissettirdiklerinden söz ediyor. Gelgit veya eski dilde söylenirse med cezir fizikte gök cisimlerinin birbirine uyguladıkları kütle çekim kuvveti sonucunda oluşan bir doğa olayıdır. İki kuvvet arasındaki fark her iki cisimde de şekil bozulmalarına yol açar. Dünyada gelgit deniz seviyesinin yükselmesi ve alçalması olarak gözlemlenir, bu değişimin sebebi Ay ve Güneş’in birbirine göre konumlarının değişmesine bağlı olarak meydana gelen kuvvet farklılıklarıdır. Gonca Özmen’in “Gel-Git” başlıklı şiirinde ise insanlar arasında, bedenler-arasılıkta meydana gelen cinsel çekimdeki kuvvet farklılıklarına bağlı olarak hissedilenler, yaşananlar konuşuluyor. Belki de cinsiyet farklılığını, tekil kadın veya erkek oluşu ancak böyle bir deneyimden yola çıkarak betimlemeye, konuşmaya başlamak gerek; felsefi bir kavramsallaştırma sonradan gelebilir.

Bu şiirde başkasıyla karşılaşmaya tamamen açık, gerçek karşılaşmalardan ve onların getireceği sarsıntıdan peşinen kaçmaya yeminli olmadan, gelgite kapalı olmadan yaşama cesareti var. Aşkın insanı içine çekeceği anafordan, mutluluktan ve mutsuzluktan korkmayan, hayattan mütereddit olmayan bir ses bu. Ben tam da bu tavır alış, bu ton yüzünden, bu sesi bir kadın olarak cinsiyetlendirerek okuma hakkını kendime vermiş bulunuyorum. Bu tavır toplumsal cinsiyet tarafından üretilmiş olan kadınlığın ne kadar içinde ne kadar dışında ve tekil diye sorabiliriz elbette.

“Gel-Git”, hayatımıza gelen ve gidenlerle ilgili; şiirin “biri” dediği, gelen, giden bir insan. “Biri” ne kadın ne de erkek, cinsiyetindeki belirsizlik korunmuş. “Biri” tekil olduğu kadar çoğul bir sözcük. Birkaçı içine alabilecek, birden fazlaya farklı zamanlarda teker teker yer verebilecek bir tekilliğin biricik yerini imliyor. Şiir gerçekten gelen ve gidenlerden bahsediyor… Yakın ilişkiler ele alınıyor yani, dostluklar, sevgililikler… Başka kim gelir ve gider hayatımızdan? Anne ve babalar zaten oradadır veya biz doğmadan zaten gitmişlerdir; adları, resimleri kalmıştır geriye. Onlar hayatımıza gelmezler. İnsanın ailesi hayatına girmez; çocuklar ebeveynlerinin hayatlarına gelirler. Kardeşler de insanın hayatından hiç gitmeyecek gibidirler. Baştan itibaren, çok eskiden beri tanırız onları.

Sözü edilen gelişler sürekli ve her zaman değildir, zamanları “bazen” olarak tarif edilmiştir. Bazen biri geldiğinde, gerçekten geldiğinde, hayatımızda beklenmedik büyük bir olaydır bu: Hayatımızın bir yabancıya, yeni birine açılmasıdır, onun yaşadığımız hayata alınmasıdır. Hayatımıza birinin alınması demek, hayatımızın aynı zamanda onun olmasıdır, ona açık tutulmasıdır. Peki gerçekten birinin hayatına girmek ne demektir? Birisini düşünmek, onunla sürekli bir biçimde ilgilenmek, onu dinlemek, kendini onunla paylaşmak. Olabildiğince açık olmaya çalışmak ama bu açıklıkta incinmeyi öngörecek ve incitmemek için gerekli önlemleri alacak kadar iyi ve ince olmak. Bir başkasıyla yeni bir dil oluşturmak, doğrudan bir şey söylemeyen cümlelerin anlamını da, anlamın çoğulluğunu da düşünmek. Sevmek, bir başkası karşısında her şeye gücü yeterlikten feragat etmek ve yaralanabilir olmayı göze almaktır. İçerlemenin, alınmanın, muğlaklıklarla tek başına baş etmenin, ilişkinin dilini daraltmamasına ve iki kişiyi de değiştirebilecek güçteki hakikatini ortadan kaldırmasına razı olmamaktır. Tüm zorluklara rağmen hakikati riske atmamaktır çünkü hakikati olmayan bir ilişki karşılaşmayı heba etmiş, boşa çıkarmıştır.

 

Gelenin geldiği ilişkide bir olmamışlığa dokunduğunu söylüyor Gonca Özmen. Hayatta kimse kimseyi olmuş, tamamlanmış, kendi olma sürecini bitirmiş, kemale ermiş bulmuyor. Eğer olmuş olsaydı insan, tamamlanmış olurdu, hayatına yeni birisini alacak bir açıklık da ortadan kalkardı. Kendimizi ve bize bağımlı olan başkalarını korumak istediğimiz, hayatımızı ayakta tutan koşulları sürdürmeye odaklandığımız zaman gelişim ve değişim süreçlerini durdurup, dondurmaya başlarız. Değişim süreçleri var olan yapıları sarsabilir, yıkabilir çünkü. Ancak donmaya, katılaşmaya direnen bir yanı varsa insanın, hayatını dışarıya açabilir. İnsan ilişkilere olmamışlığında girer ve ilişkilerin içinde büyüyüp, kendini tanır. Bunun sebebi, bizde zaten var olan meselelerin yeniden yaşandığı, bir kez daha sınandığı bir koşulun yalnızca ötekinin gelişiyle ortaya çıkmasıdır. İnsan ancak kendi meselesiyle hesaplaşarak kendisine doğru gidebilir. Ve o asıl meselelerle hesaplaşmak için bir başkasıyla karşılaşmak mutlaka gereklidir. Hiçbir “derin” veya “ağır” mesele masada oturup tek başına tefekkür etmek suretiyle esasında ne ise o olarak ortaya çıkıp görünmez bize. Kendi meselemizin içine tam manasıyla girdiğimiz, hatta o meseleye tekrar tekrar, yeniden daldığımız ilişkiler birinin gerçekten hayatımıza geldiği ilişkilerdir. Belki de o yüzden biz bu birilerini çok sever ve kaybettiğimizde acı çekeriz. Her halükarda onları gerçekten önemseriz.

 

“Gel-Git”’teki karşılaşmanın tensel bir karşılaşma olduğunu kan, revan, soluma ve ter sözcüklerinden anlıyoruz. Aslında tüm karşılaşmalar bedenseldir, bedensel olmayan bir karşılaşmadan söz etmek çok zor. Bedeni olanın kendi sözü de olur, bedensiz biriyle karşılaşmak ise ortalığa bırakılmış bir sözle karşılaşmadan ibarettir. Bu şiirde kan belki cana, hayatın içine, esasına, sağlığa, belki de ruhta zaten var olan acılara, travmalara, yaralara gönderme yapmaktadır. Bedenin, ruhun metaforu olmasının sebebi, bunların ne kadar farklı olurlarsa olsunlar söz konusu farklılıkların beden ile ruhun ayırt edilebilirliğini sağlayamamasıdır. Gelenle birlikte bedensel enerji harekete geçer, zaten çoktan var olan yaralar açılır ve kanamaya başlar. Gelen ki, eski bir gelişin izine bağlı olarak gelir, bedeni arzuyla canlandırırken bilinçdışındaki eski senaryoları ve yatırımları da kışkırtır. İnsan tekrarla zorlanır ve farklı oluşun imkanını tekrarda arar. Gelenin gelişiyle yükselttiği cinsel enerji uzun solukludur, derinin gözeneklerini açar, vücuda derin nefesler aldırır ki insan yaşadığını daha çok hisseder. Ölümden, uzun sürmüş bir zombilikten geri döneriz sanki. Geldiğine yaşadığını hissettiren, onda hayatı kışkırtandır gelen. Bu karşılaşmadan büyük bir sevinç doğar. Sevinç Spinoza’ya göre varlıkta güçlenmedir, varlığın iyiliği, olumluluğudur. Gelişle birlikte bedenim taylarını bir sevince sürer: Bu imge de bedende ritmin artışını, hareketi, koşuyu, coşkuyu anlatır. Yaşam enerjimizin ekonomisinin bıkkınlıkla yaşanan sönük bir hayatın enerjisine göre çoğaldığını, bedenden taştığını ve hesapsızca bir israf haline geldiğini duyumsarız. Elleri vardır kuş serper eteğine, yani yükseltir, uçurur, dünyanın içkinliğinde aşkınlığı hissettirir.

Elbette insanın dönüp kendisine baktığı bir haldir bu: kişi nasıl görüldüğüyle, hiçbir zaman tam olarak denetleyemediği görünüşüyle ilgilenir. Yüzüne, çillerine bakmak. Bir bedenin içindekini dışarıya vuran ışık hangisidir, nereden gelir? Kendine, donuk bir biçim, bir nesne olarak değil, yaşayan bir varlık olarak bakabilmek için sevilmek gerek. O zaman bir bitki gibi gün ışığına yönelmek mümkün. Güneş yaşam enerjimizin kaynağıdır; bizi vitrinde cansız bir nesne olmaktan çıkarır ve tıpkı bir günebakanı besler gibi beslemeye başlar. Aşkın sonuçlarından biri de insanın kendisini doğanın bir parçası gibi hissetmesidir. İnsanların dünyasının içerdiği bir işaretler sisteminin içindeyken, kısıtlı bir enerjinin ekonomisini yaparken, ansızın canlılığını, şekil değiştirdiğini hissetmektir. Güneşe dönmek. Bir zambağın kıvranarak büyümesidir. Bir ilişki, kendi kendini sarmalamayı da getirir. İçeri doğru bükülerek dışarıya açılmayı. Belki de buradaki içselliğin, içe dönmenin yalnızlıktan çok farklı olduğunu söylemek gerek. Bu yüzden şiirdeki parantez ikiyi içererek genişliyor. Bu parantezi, bir kapatılma olarak değil, barışçıl, besleyici bir ilişkinin ikiyi içermesi, birliğin ikiyi ortadan kaldırmayan, aynılaştırmayan metaforu olarak okuyabiliriz.

Birlikte olmak bir parantezin içinde genişlemek ise ayrılık da o parantezin iki yana devrilmesidir. Artık aradaki bağ, iki kişiyi bir arada tutamaz hale gelmiştir. “Gel-Git”’in ikinci bölümü biten bir ilişkinin ardından yaşanan kayıp duygusu ve yasla ilgili. Buradaki gidiş, elbette, hayata gerçekten gelenin ve gelişiyle hayatı değiştirenin gitmesidir. Gerçekten gidiş, geri dönüşü olmayan gidiştir. Gerçekten gitmemek de aslında kopamamak, unutamamak, ilişkinin durakladığı yerde kalakalmak anlamına gelir; insan şaşkınlıktan değilse eğer, gidemediği için gidemez. Bir ilişkiden gidememek aynı zamanda da artık orada kalamamak demektir. Yoksa gidememek neden söz konusu olur? Gidememe sorunu paradoksal bir biçimde kalamama sorunudur. Bunun çeşitli açıklamaları yapılabilir. Fakat gerçek sorun artık birisinin yanında kendini gerçekten yaşıyor, canlı bir varlık olarak besleniyor, hakikatiyle karşılaşıyor, sevebiliyor gibi hissedememektir. İnsanın sevme yetisini etkin hale getirmeyen, aksine ketleyen bir ilişki aslında çoktan bitmiştir. Geriye insanların birbirine verdikleri sözler, tarihsel borçlar kalır. İşte bedeni böyle bir ilişkide tutmak zordur çünkü biz kabul etsek bile beden yaşayan bir ölü olmaya razı olmaz. Bedenin, bu şiirde ima edildiği gibi, yaşamın bütününe ait bir yanı vardır ve o bu yanıyla toplum dışı, hukuk dışıdır. Hakikatini hukukun, kamusal alanın dışında arar.

İlişkilere özen göstermek, büyük bir dikkat ve incelik gerektirir. Herkes sevgilisine bir marj tanır ama yaralanabilir varlıklar olduğumuzdan hiçbir marj esasında umabileceğimiz kadar geniş değildir. Terkedilmek, kalmasını istediğimiz kişinin gitmeyi seçmesi mümkündür; bu herkesin başına gelebilecek bir şeydir. “Suça döner her yanın” diyor şair. Terk edilmede başkasını suçlamak daha kolay olsa bile insan faturayı kendine de kesmeden edemez. İnsan kendini suçlu hissettikçe kaybın üzüntüsü de çoğalır; suçluluk ve keder bedeni yavaşlatır, yorar, karartır, canlılığını alıp götürür elinden. Süt diniyor, çocuk memeden kesiliyor, diğerinin bedeni beni beslemiyor artık. Bakır oksitlenip paslanıyor; simyada dişilikle ilişkilendirilen bu metalin bozunumu, dişi erotik enerjinin geri çekilmesini ve onunla birlikte yaşam sevincinin de sönmesini anlatıyor. Şiirin ilk bölümündeki ışığın yerini ikinci bölümde gitgide artan, yayılan kasvetli, depresif bir geri çekilme, karanlık alıyor. Sevilenin gidişinin ardından sözcükler de yiter; geriye sadece konuşma jesti ve ses kalır. Ağıttır bu. Ayrılık ölüme benzer çünkü ikisi de kayıptır, yasının tutulması gerekir. Yas da mutluluk gibi insanın yüzünü gökyüzüne çevirir. Fakat besleyen ve yaşam enerjisini arttıran bir güneş yoktur artık göklerde; insanın zehrini akıttığı bir boşluktan ibarettir gökyüzü. Gidiş bedensel bir çöküşle, dünyanın kasvetli bir hale gelişiyle, bir zehirleniş olarak betimlenir.

 

Bir çok kadın ve erkek aşkı böyle bir sevinç ve ayrılığı da buna benzer bir üzüntü olarak yaşıyorlar diyebiliriz. Belki de Gonca Özmen’in şiirindeki bu tekil kadın sesinin farkı, tüm tanıdık, umutsuz şablonlardan ve klişelerden bağımsız olarak aşkın başlangıcını ve sonunu bu kadar saf bir biçimde gelgit olarak tarif edebilmesindedir. Toplumsal cinsiyete ilişkin klişelere düşmeden aşkı bir karşılaşma, hayatın bir başkasına açılması olarak kavrama cesaretidir belki de ondaki cinsiyet farkı, onun tekil kadın oluşu. Böyle bir farkın dışında, hatta hemen yanı başında, cinsel sömürünün türlü biçimlerini olanaklı kılan erkeklik ve kadınlık kurgularından ve yalanlarından başka ne var? Bu yalanlar da, insanların, erkeklik ve kadınlık kandırmacaları içerisinde kalmayı bilinçli veya bilinçsizce seçerek, bu seçimlerini kendilerine ve başkalarına gerekçelendirerek veya gerekçelendirmeyerek, tekil cinsel oluş süreçlerinden kaçmalarını sağlamıyor mu?

 

NOT: Mühür dergisinin Kasım*Aralık 2015 Gonca Özmen Dosyasında yayınlanmıştır.

Advertisements

About zeynepdirekblog

Prof. Dr. Koç Üniversitesi, Felsefe Bölümü Öğretim Üyesi
This entry was posted in Uncategorized. Bookmark the permalink.