Didem Madak’ın Şiirinde Söyleyiş: Ses, Sesleniş ve Hitap

Didem Madak’ın şiirini bir filozof olarak okuduğum için felsefi düzlemde karşımıza ilk çıkan soruyla yüzleşeceğim. Bir şairi “kadın şair” olarak okurken yanıt almadan yakamızı asla bırakmayacak bir soru bu. Ama kişi kendisine bir soru soruyorsa yanıtı da elbet ondadır. Ege Üniversitesi Kadın Çalışmaları tarafından davet edildiğim için bulunmaktayım bu sempozyumda. Bir kadın filozof bir kadın şair üzerine konuşacak nihayetinde. Ama işte bunu böyle ifade eder etmez bir kadın filozof, şair olmak, bir kadın filozof, şair gibi okunmak ne demektir soruları karşımıza çıkıyor. Cinsiyet farkı felsefenin, şiirin neresine düşer? Şairin ve felsefecinin biyolojik olarak kadın cinsiyetine ait olması mıdır Didem Madak’ı bir kadın şair olarak okumayı mümkün kılan? Cinsiyetin biyolojik olduğundan uzun zamandır şüphe etmedi mi feminist filozoflar? Vücudumuzun imkânlarını bir dil, sembolik, kültür, tarih içinde ifade ettiği, bu imkânların bunların içinde anlam kazandığına vurgu yapılmadı mı? Doğanın imkânları “kadın” ve “erkek” olarak ikiye bölünemeyecek kadar çok değil mi? Cinsiyet, toplumsal cinsiyet, cinsel yönelim ve cinsellik arasında zorunlu birbirini gerektirme ilişkileri olmadığını çoktan beridir iyi bilmiyor muyuz? Bu soruların hepsine evet diyebileceğimize göre bu şiirdeki dişi cinsiyetin varlığını biyolojide, biyolojik bir doğada, hatta teolojik olarak kurgulanmış bir tabiatta, değişmez bir dişilik fıtratında temellendiremem. Onu ancak sembolik sistem içinde yaptığı işlemlere bakarak “dişi” olarak yakalayabilirim.

Didem Madak’ın Ah’lar Ağacı’ndaki söyleyişini ele alacağım; söyleyişteki sesten, seslenişten ve hitaptan söz edeceğim. Ses, sesleniş ve hitap söyleyişin birbirini zarflayan momentleridir. Seste bir sesleniş, seslenişte de bir hitap vardır. Başka deyişle, söyleyiş; ses, sesleniş ve hitap yapısı içinde söylüyor kendisini. Ben Didem Madak’ın Ah’lar Ağacı’ndaki sesini dişi bir ses olarak; seslenişini tutkulu bir aşkın artığı, arda kalan, okurunda tınlamaya bırakılan bir sesleniş olarak; hitabını da “siz”e ve “sen”e çifte hitap olarak ele alacağım. Bu üç moment de, yani ses, sesleniş ve hitap Madak şiirinde felsefi bir sorunsala, cinsiyet farklılığı sorunsalına aittir. Bu yazıda onun şiirini bir cinsiyet farklılığı şiiri olarak okumayı deneyerek onun söyleyişinde cinsiyet farkının görünümlerine ve anlamına odaklanacağım. Fakat daha geniş bir biçimde yanıtlanması gereken soruları da bu yazıya emanet etmek niyetindeyim: Acaba Türkiye’de şiir bir sesleniş, bir hitap şiiri midir? Acaba bu hitap şiiri içerisinde Gülten Akın, Nilgün Marmara, Lale Müldür, Birhan Keskin, Emel İrtem, Zeynep Köylü, Gonca Özmen, Riitta Cankoçak, Aslı Serin gibi kadın şairleri kadın şair yapan şey tam olarak nedir? Onlar seslerini varlığa ayarladıklarında, ötekine seslendiklerinde, hitap ettiklerinde kendi yaşantıları üzerine dönüp esas soruyu cesurca kendilerine sordukları, kendilerini sorgulamaya daha açık oldukları için kadın şair olarak okunabilirler mi?

Ah’lar Ağacı “Sesimin tonunu emanet ettiğim AHLAT AĞACI’na…” ithaf edilmiş. Dikkatimiz bir ses tonuna odaklanmalı demek ki: şiirin bir ahlat ağacında koruması gereken bu sestir. Bir ses tonunda ne olur, ne titreşerek gelir bize, ne verilir? Ses bir tonla neye ayarlanır? Sıradan bir ses değilse bu, kendi hakikatini söylemeye kalkışan bir sesse, varlığın bütünsel bir deneyimine, ötekiyle ilişkiden itibaren bir dünyanın açılmasına, bir ömre biricik bütünlüğünü kazandıran şeye ayarlanır.

Güçlü bir el silkeledi beni sonra
Sanırım Tanrı’nın eliydi
Sayamadım kaç ah döküldü dallarımdan.

Varlıkta bir silkelenmeyi deneyimlerken bakış bir ömrün bütünlüğü içindeki çokluğa çevrilir. Ömür tanrının eliyle silkelenen, “binlerce yeşil gözü olan bir zeytin ağacı gibidir.” İnsan kendi hakikatini tüm varoluş beklenmedik bir biçimde silkelendiğinde söyleyebilir. Bu ses varlığın fazlalığına ayarlanmıştır; olduğundan daha eski olmayı, başından çok şey geçmiş, yaşadığından daha çok yaşamış, gördüğünden daha fazla şey görmüş olma duygusunu içinde taşır.

Çok şey görmüşüm gibi,
Ve çok şey geçmiş gibi başımdan
Ah dedim sonra,
Ah!

Gibi, sanki, adeta… Şimdiden bunda çok yaşamışlıkla bir övünme değil, çok yaşamamış bir dişi masumiyetin yargılanma korkusu, ‘edebi’ de sezilebilir belki de. Ne yaşadım ki ben daha, neden bu kadar çok şey yaşamış gibi hissediyorum kendimi? “Sanki çok yaşamışlık”ın yarattığı belirsizlikten geçerek gireriz kişi öncesi, ağaca benzeyen bir ruhsal yaşamın içkinliğine. Kişisel tarih, çocukluk anılarının kökleri buradadır. Tanrısal olan sonuçta aşkındır ama bizi aşan ve silkeleyen bir yaşantıdan ibarettir Tanrı. Sarılacak ve sevilecek bir Tanrı değil, duanın muhatabı, ayakta kalmak, güçlü bir salınımı kırılmadan geçiştirebilmek için yardım istenendir aynı zamanda. Acı çekmenin kaçınılmazlığında sığınmaya çalıştığım, çare beklediğim Tanrı beni duyup da merhamet etmez. Duadan vazgeçtiğimde yeryüzünde içinde bulunduğum yalnızlık bir kaybolma isteğiyle doludur. Saklanmak büyük haz, bulunmamak büyük felâket, aranmamak ise kaybolmaktır. “Kaybolmak isterdim” diyor Didem Madak. Ses sanki yaşandığından çok daha fazla yaşanmış varlığa ayarlanmış, ama o sesin sahibi bir özne olamadığı varlıkta değerini, gücünü kaybetmiş, unutulmuş, kaybolmuştur. Bu güç kaybını kız çocuğunun dört nala koşan terli, kolay kolay dizginlenemeyen bir ata benzetildiği dizelerde buluruz.

Bir zamanlar öfkem beni zora koşardı.
Kızıl yelelerim yapışırdı terli alnıma
Ne eğere gelirsin ne de semere derlerdi bana.

Yeniden doğmuş olurdum oysa,
Öldüğümü sandıklarında,
Yalnızca kağıtlarda iyi koşan bir at olarak.

Genç kadının meydan okuması, kendini anlatması, anlaşılmak için verdiği mücadele, öfkeye, tepinmeye varana kadar. Kalbin yaşadığını anlayarak yaşamak için atılması aşka ve acıya. Acı da azalmamalı, nasılsa acıdan da yeniden doğulur. Ama hayat böyle yaşandıkça bu ruhsal açıklık ve psişik güç de azalacak, “yalnızca kağıtlarda iyi koşan bir at” haline gelecektir dişi ses, özel hayatında durgun, içine kapalı ve ürkek olduğu halde şiir yazarken dizeleri mısır taneleri gibi patlayan, durup dururken bağıran, atarlanan bir kadındır. İşte bu yaşama gücünün sona erişidir kayıp olmak istemek.

Burada duraklayıp sesi dişi cinsiyet farklılığına ait bir ses olarak okumamı gerekçelendirmek istiyorum. Ah’lar Ağacı’nda anneyle ilişkiye odaklanabiliriz örneğin. Çocuk ortadan kaybolunca annesi onu aramaya başlar. Kaybolup da aranmamak annesizliktir.

Kimi gün öylesine yalnızdım
Derdimi annemin fotoğrafına anlattım.
Annem
Ki beyaz bir kadındır
Ölüsünü şiirle yıkadım.
Bir gölgeyi sevmek ne demektir bilmezsiniz siz bayım
Öldüğü gece terliklerindeki izleri okşadım.

Annenin yokluğu gezinir sesin ayarlandığı, sanki yaşandığından daha fazla yaşanmış varlıkta. Mutfaktaki, terliklerindeki yokluğu annenin. Mutfakta yemek yaparken anneyle kurulan ilişki, kadınların birbirine yemek pişirme bilgilerini aktarırken, gizli bir kadınlık bilgisini de aktardıklarını düşündürür bize. Çok sevinmelerin kadını olan, rengarenk reçel kavanozlarını rafa dizen, ama artık yaşamayan, ölüp gitmiş, yası tutulan bir anne vardır Ah’lar Ağacı’nda. Bu yasın içinde soykütüksel bir ilişki kurulur anne ile kız arasında: kız kendisini o kadının, o annenin kızı olarak tanıtır bize. Bir babanın değil, bir annenin kızı olarak; annenin yalnız, kayıp, mutfakta tek başına çorba kaynatan mirasçısı olarak. Bu soykütüğü içinde kız annesinin ölüsünü yıkar. Kadim adetlere göre yabancılara teslim etmemelidir ailenin kadınları birbirinin cenazesini; ailenin ilâhi yasasıdır bu. Ama suyla değil, şiirle yıkar annesinin ölüsünü o; kutsar, tinselleştirir, şiirselleştirir bu soykütüksel ilişkiyi böylelikle. Didem Madak bir kadın şairdir; sesi bir dişi sestir çünkü anne kız soykütüğüne bağlı olarak kimliğini kazanır, konuşur. Luce Irigaray’ın dediği gibi patriarkal kültürün olumlu bir biçimde temsil edilmesine izin vermediği bir ilişkidir anne-kız ilişkisi. Bu ilişkinin olumlu temsili, kadınların erkeklerin malı olduğu, konuşan, anlam ifade eden, kendini dile getiren özne sayılmadıkları düzeni rahatsız eder, hatta tehdit eder düpedüz. Ah’lar Ağacı’ndaki anne çok sevinmelerin kadınıdır, küçük sevinçlerle bir hayat kurulabileceğini, komşuluğu, kadınlarla yaşanan ve rekabete dayanmayan, kadının kadının kurdu olmadığı bir dünyayı vadeder. Babanın bozmadığı, aslında pek de mevcut olmadığı, tahakküm etmediği, silindiği bir dünyadır bu. Belki de baba çoktan bir hayal kırıklığı yaratmış, dışarıya kayıp gitmiştir, annenin sevincini tümden bir melankolinin loşluğuna hapsetmeksizin. Annenin sevinciyle açılan ve yaşayan ev, kız çocuğun eğlenceli ve hülyalı, oyun dolu dünyasına sokar bizi. Kızın bebekle oynaması da anne çocuk ilişkisinin bir tekrarıdır; yine sıcak, şefkat, derdini söyleme, meramını ifade etmeyle gelen barışla dolu bir anne kız dünyasını yineler.

Derdimi demeyi ben taşbebeğimden öğrendim

Didem Madak güzel, sakin, neşeli bir çocukluk geçirmiştir, kendini ifade etmeyi öğrenmiştir. Sesinin usulluğu kadınlar arası dünyanın erkek şiddetine karşı geliştirdiği savunma mekanizmalarının hala çalıştığı bir yerde büyüdüğünü gösterir. Bu dünya korunaklı, temkinli ve gelecek beklentisiyle, mutluluk umuduyla doludur, dünya romantik ve toplumsal cinsiyetin dokuduğu ideolojik bir umudun ufkunda açılır ve anlam salgılar. Sorun her zaman olduğu gibi, kız çocuğun dünyaya, onun kadınlara vadettiği aşka açılmasıdır. Peki ne kalır bu iyi niyetli ve sevimli kızdan geriye?

İyi niyetli ve sevimli kızdan kalanlar
Sallanıyor durmadan boş salıncaklarda
“Üzgünüm” diyor

Yaşadıklarının ağırlığı altında o sık sık şöyle dua eder:

Olanlar oldu Tanrım
Bütün bu olanların ağırlığından beni kolla!

Ne olduğunu bilemeyiz; olayın o adamla veya adamlarla karşılaşmayı içermesi, olayların birbirini takip etmesi bakımından şöyle veya böyle cereyan etmesi bizim için hiç önemli değil. Burada başlangıç noktamız dişi sesin sahip olduğu sevme cesareti, cüreti, içtenliğidir. Namuslu, terbiyeli, cici, bekleyen, edilgin; bir erkeğe bir hediye olan vücudunu kendisine öğretilen kuralları koyarak teslim eden bir kız olmanın ötesine giderek seven bir insan olmaya kalkışması, bir kadını dişi bir trajik kahraman haline getirmeye yeter. Seven özne hiçbir zaman dişi değildir zira. Bir erkek de bir sevgi nesnesi olduğunda ne yapacağını şaşırır. Kendisini nereye koyacağını, dışarda mı yoksa içerde mi kalacağını bilemez. Tutkulu aşk ötekine bir sesleniştir. Ötekinin bu seslenişe, bu çağrıya bir yanıt verip vermediği önemli o halde. Hele bir de yanıt veriyorsa, işte o zaman bir karşılaşma meydana gelir. İki insan bir arzu ilişkisi içinde birbiriyle karşılaşır; birbirini iki insan, eğer bu heteroseksüel bir ilişkiyse, şu biricik tekil kadın ve şu biricik tekil erkek olarak görme, tanıma imkânına sahip olurlar. Arzusu, arzusunun kaynağındaki dürtü Didem Madak’ı bir kadın şair olarak okumamızı yetkilendiren ikinci şeydir. Otuz iki yaşında, ahlatın başında kendi arzusu üstüne düşünür:

İstedim, hep istedim,
Sen iste derdim, iste yeter ki
Vereyim.
Her istediğimi verdim.
Arttım, fazlalaştım,
Eksikli yaşamaktan.

Ağaca anlatılan arzu, erkek ile kadının erotik ilişkisinde kısıtlı bir alış veriş ekonomisini, koşullu vermeyi, pazarlığa dayalı mübadeleyi reddetmiş, bu dünyevi ekonomiyi neredeyse şuursuzca bir güven ve cesaretle elinin tersiyle itmiştir. Hesapsız cömertliğin, saçıp savurmanın, dağılmanın, tüm kaynakları seferber etmenin, hatta sahip olmadığı yeni kaynaklar icat etmek için çırpınmanın genel ekonomisine geçmiştir. Bu ekonomi içinde sevme ekstatiktir, insan kendi dışındadır, bir karşılıktan çok bir iletişimi, bağı arar. Sevilene verilen sevgi aslında karşılıksızca verilir; ondan gelen de bencillik ve nankörlük değil de bir yanıtsa eğer, bir hediye olabilir ancak. Ahlat’a şunu anlatır: ben istedim, hep istedim, sen istedikçe verdim, arzumun kaynakları sonsuzdu, verdikçe eksilmedim, aksine karşılık bulamadıkça, genelleştirildikçe, hakkı teslim edilmedikçe, eksikli yaşadıkça arttı, fazlalaştı sana duyduğum arzu. Eksikli yaşadıkça fazlalaşan arzu, arzunun ne eksiklik olduğunu ne de fazlalık olduğunu varsayar. Burada arzu eksikliğin tamamlanması, boşluğun dolması gibi ruhu bir süzgece çeviren bir yapıda değildir. Boşluk, ötekiyle ilişkide oyulur; arzulayanın kendi kaynaklarını aşmasıyla meydana gelir. Ancak bu arzu korunabilecek bir arzu değildir.

Burada dişi arzu, kendisini öldüren kısıtlı ekonominin dışına çıkar çıkmaz bir tuzağa düşer. Bir süre sonra dil, şiir, fikir, fantezi düzleminde ama tek başına, yapayalnız yaşanan bu ilişkinin sınırları iyice belirginleşip ifşa olacak ve beraberinde bir hayal kırıklığı, vazgeçiş, geri çekiliş başlayacaktır. Bu sonsuz ekonomi içinde toplumsallık hiçe sayılmış, görünür cinsel ilişkileri belirleyen kurallar bedelsizce ihlâl edilmiş, aşılmıştır. Fakat oldukça ironik bir biçimde, tam da bu “aşmışlık” içerisinde erotik arzunun dişi öznesi kendisini artık bir dişi özne olarak değil, kamusal görünürlüğü olmayan bir varlık, gizli bir ganimet, yağma nesnesi haline gelmiş bulur. Tam özneliğinin gerçekleşeceği yerde, kısıtlı ekonomik düzenin sürmesini sağlayan genel bir nesne haline geldiğini fark eder. Kısıtlı ekonominin dışına atılan odur; sevilen erkek o kısıtlı ekonominin içinde olmayı her zaman sürdürür; zaten ondan hiçbir zaman vazgeçmemiştir ki. O, ikili bir oyun oynamaya, ikiye bölünmüş bir insan gibi yaşamaya devam eder. Onun kendi açlığından beslenen bir arzusu değil, sürdürmek için bazen mola almak zorunda kaldığı bir hayat düzeni vardır. Amour impitoyable, acınmayan, acımanın gereksiz olduğu, kolayca harcanabilir, feda edilebilir aşk; çünkü bu aşkın çekiş gücü olan dişi arzu, Winnicott’un deyişiyle yeterince iyi bir anne gibi öteki istedikçe vermeye devam eder, hatta ötekinin talep edebileceği her şeyi o daha ağzını bile açmadan önceden akıl eder, hazır edip ona sunar. Dahası, gözden çıkarıldığı zaman dahi kendisine reva görülen muameleye razıdır.

Aşk diyorsunuz ya,
İşte orada durun bayım
Islak, unutulmuş bir taş bezi gibi kalakaldım
Kendimin ucunda
Öyle ıslak,
Öyle kötü kokan,
Yırtık ve perişan

“Siz Aşktan N’anlarsınız Bayım?” şiirindeki bu sesleniş sevilen erkeğedir, sen değil, siz olacak kadar resmi bir hitaptır. “Bayım” derken bir anonimliği, çokluğu, yerine başkası koyulabilirliği ima eder. “Erkeklerin çoğunun zaten böyle olması” içinde o hitap edilen erkek kendi tekilliğini, biricikliğini kaybetmiştir. Dişi sesin seslenişi zaten çoktan yanıtsız kalmış, ötekinden gerçek bir karşılık bulamamış olduğu için hitap “siz bayım” biçimini almıştır. Sesleniş tutkulu aşkta ötekine seslenen arzudan arda kalan bir sesleniş olduğu için bir serzenişe dönüşmüştür. Arzusunun yoğunluğunu anlatırken (Ben istemenin Allahını bilirim bayım!) arzu nesnesiyle arasına bir mesafe koyar, bir sınır çizer artık. Bu arzu ne amacına, yani arzu nesnesine ulaşabilmiş, arzulanandan muğlak olmayan, dürüstçe bir yanıt almış, aşkta onunla birleşebilmiş ne de gayesine erişebilmiştir, yani dürtüsünün kurguladığı bir senaryo içerisinde kendi kendisinden keyif almayı başarmıştır. Kısacası, ne arzuladığına sahip olmuş, ne de onunla istediği gibi, belli bir tarzda ilişki kurması mümkün olmuştur. Hitap işte bu noktada belirginleşiyor. “Siz” arzunun hayal kırıklığı içinde hitap edilen nesnesidir. “Limanı olanın aşkı olmaz ki bayım!” Arzunuzu yaşamak için yeterince korunaksız, bağlantısız olmanız gerekirdi. İnsan bir başkası tarafından korunduğu, hatta içerildiği, başka birine zaten sevgi, dostluk ve arkadaşlık bağlarıyla bağlı olduğu halde ruhunun dışarıya, başka birine aşık olmaya doğru bir eğilimi, bir ihtiyacı olabilir. Hatta bu mutlaka olur, olmamazlık edemez. Fakat acaba buna hakkı var mıdır? Eğer insan, kendisine yönelen tutkulu aşkın davetine yanıt verebilmek için yeterince özgür değilse, bir aşk ilişkine girmeye hakkı yoktur. Davete icabet etmenin koşullarının olmadığı yerde ötekine “gel” demek, onu mutsuzluğa mahkum eden bir baştan çıkarma ve yalnız bırakmadan başka ne olabilir? Kim, nasıl bir bencillikle, bir aşkı diğerine yalnız yaşatma hakkını kendinde bulur?

Madak’ın şiirindeki dişi ses bir baştan çıkarıcının kurbanı değil, toplumsal olarak sahiplenilen bir birlikteliğin sözleşmesi içine girmiş olsaydı dahi, aşkla seslendiği ötekinden bir yanıt alamayacaktı. Ötekinin limanı olduğunuzda bu kez fantezisi olamazsınız. Fallus artık, erkeğin dürtüsünün dayandığı kurgu böyle dayattığı için, bir başka kadındır. Kadının arzusu erkeğe tamamen sahip olmaktır der bir yerde Nietzsche. Ama nedir ki sahip olmak? Erkeğin varlığını denetlemek, yönetmek, içermek mi? Yoksa onun arzusunun nesnesi olabilmek ve dürtüsünün senaryosuna müdahale edebilmek mi? Bu karşılıklı birbirini ıskalama içinde kalmak da yalnız bırakılmanın başka bir çeşidi değil midir? Kocasını oğlu haline getirmiş bir frijit ile dışardaki kadını arzulayan bir kocanın birbirine bağlılığı sıkıcı bir vodvil olurdu olsa olsa. Freud’un ve Lacan’ın işaret ettikleri aşkın heteroseksüel imkânsızlığı olarak kuramsal bir biçimde de işleyebilirdik bunu.
Şimdi şiirdeki dişi ses, bu geri çekiliş içinde arzusunun yapısı üzerine düşünüyor, eksikliğin nasıl fazlalığı doğurmuş olabileceğini sorguluyor. Hatta artık bunun hesabını tam olarak vermekten başka bir şey istemiyor. Arzunun kendi kendisi karşısındaki hayreti. Fakat Ah’lar Ağacı’nın daha büyük bir sorusu da var. Bu iki dize bir senaryo içinde görünüp de bir türlü patlatılamayan, henüz patlamamış bir tabanca gibi durur Didem Madak’ın şiiinde.

Neden her aşk
bir kadının cenazesini kaldırır mutlaka.

Sonunda soru işareti olmayan, nokta olan bir soru cümlesinin tedirgin ediciliği… Burada ölen kimdir, ölüm nedir tam olarak? Bu soruyu yas sorunsalına girerek yanıtlamayı deneyeceğim: Ötekinin kaybıyla birlikte gelen şey, bellekte tekrarlanan anlardan duyulan memnuniyetsizlik; hazzın vadettiği ölümsüzlük pınarından kanarak içip doyamamış olmak; sanki yaşandığından daha fazla yaşanmış gibi hissedilen bu hayatın aslında hiç de yeterince yaşanamamış olmasıdır. Sanki yaşadığından daha az yaşamış gibi sonluluğunun yasını tutmak, ölümün çok erken gelecek olduğunu hissetmenin insanı içine bırakıverdiği bir yas vardır Ah’lar Ağacı’nda. Kendi ölümünün yasını tutmaktadır, bir vasiyet bırakmaktadır. Aşkı yaşarken kaybetmekten korktuğumuz sevgilinin ölümünün, aşkı kaybettiğimizde ise kendi ölümümüzün yasını tutarız. ‘Gerçek’liğimiz bir aşk ilişkisinin bitişiyle parçalandığı, dağıldığı zaman yaşanan güzel anıların tekrarının vadettiği ölümsüzlük intiharın bir biçimi de olabilir. İntihar, içinde bulunduğumuz koşulların bizde yarattığı çaresizlik karşısında ve belirlenmişliğe, sıkışmışlığa inat son bir hakimiyet gösterisi, eril bir yiğitlik değil, insanın içindeki erkek ile dişinin cinsel doyumda birbiriyle barışması, birbirine sarılması da olabilir.

Didem Madak yasını öteki için tutmuyor, kendisi için tutuyor. Yas öteki için tutulsaydı önce öteki içselleştirilir, o sevgi nesnesine dair bilgileri ruh kendisine kaydeder, onların izlerini içinde korurken kendisinde bir ayrım meydana getirerek sevgi nesnesini kendisinden ayırırdı. Ancak bunu yaparak bir sevgi nesnesinin gerçek hayatından ayrılmasına, yollanmasına, gitmesine, artık şimdi ve burada mevcut olmamasına izin verebilirdi. Böylece onun içerdeki mevcudiyeti ve anısıyla yaşamaya devam ederken artık yeni birine, yeni bir ötekiyle ilişkiye yer açabilirdi. Madak’ın yazdığı şiirde yas hiç böyle çalışmıyor, ötekinin ilişkideki yokluğu, münhal olmayanı beklemek, ötekinden aslında bir yanıt gelmemesi öyle bir şey ki, yas süreci de bir kaybın yası gibi işlemiyor; hiçbir zaman yaşanmamış, yaşanamamış bir ilişkinin yasına dönüşüyor. Aşkı hiçbir zaman yaşayamamış olmak duygusu buradan itibaren yaşamın bütününe yayılıyor. Ötekine sesleniş kendine dönen, düşünümsel, tüm yaşamını bir yasın devamlılığı içinde hatırlayan bir ses haline geliyor ve orada “siz bayım”dan “sen”e hitaba dönüşüyor. Sen kız kardeştir. Bu senler bir “siz” değil, “biz” oluşturur.

Sen beni merak ederdin,
Sen beni hep yemeğe beklerdin,
Seni sıcacık evimizde bulduğumda
İki kıvılcım buluşmuş gibi olurdu

“Siz Aşktan N’anlarsınız?”’daki dişi ses veya “ben” hiçbir zaman yaşanamamış bir ilişkinin yasını bütün bir ömrün, tüm yaşamın yası olarak tutar demiştik. Fakat bu yas içinde hitabın yön değiştirdiğini, hatta seslenişin de dönüştüğünü söyleyebiliriz. Hitabın çifte muhatabı vardır bundan böyle; sadece “siz” (siz, bayım) değil, “sen”dir, kız kardeştir aynı zamanda. “Sen” bu yasın neden bütün bir hayatın yası olduğunu anlayabilecek olan muhataptır. Madak siz’e hitap ederken atarlanır, bağırır ama sen’e kendisini usulca anlatır; kendi tarihini, acısını “siz”e değil, asıl “sen”e anlatır. Sonluluk bir ömrün sona ermesidir elbet, fakat biyolojik yaşamdan ziyade arzulayan bir varlık olarak hayatımın sona ermesidir buradaki esas mesele. Her aşk bir kadının cenazesini kaldırır çünkü kadını arzulayan bir varlık, arzulayan bir özne olarak öldürür. Bu sondan sonraki ilişkiyi veya ilişkileri arzulamadan yaşamaya zorlar; kaynaklarını tükettirir; acımayan, hissetmeyen, mutluluğu aşkta aramaktan vazgeçmiş, arafta hâlâ akışkan ama sıcaklığını yitirmiş, donuk bir ruh haline getirir. Böylece onu kadınların erkeklerin müşteri oldukları bir piyasada mübadele edildiği, hem mal hem de malın satıcısı olabildikleri kısıtlı bir ekonominin içine hapseder. Arzunun öznesi olmaktan vazgeçen; öküzü sahibine emanet edip de bundan böyle yanlış ata oynamamaya yemin eden; aşka evet der görünüp de aslında hayır diyen bir arzu nesnesi haline getirir.

Yaşayan bir ölü olmaya direnç kalıyor geriye: Seslenişteki hitap siz’den sen’e yaşanabilecek en yoğun yaşamın yasını tutarak döner. Biz kadınlarda filizlenmiş, kök salmış ve bir ağaç gibi içimizde büyümüş olan aşkta mutluluğu bulma ümidine veda eder. Tuttuğu yas sağaltıcı bir yas tutma olmadığı halde, onda bir hemcinsi gülümseten, onunla paylaşılan birçok öge bulunur. Bu gülümseme içinde bir biz kurulabildiği, deneyimler ortaklaşabildiği için yas ikinci düzenden bir yas, yasın yası haline gelir. Bu yasta yasın kendi üzerine dönen, bükülen hareketidir yası yas olarak ortadan kaldıran şey. Olmamış bir ilişkiden kendine geri dönerek bütün bir ömrün kendisine tuttuğu yasta kendini hemcinsin birlikteliği içinde yeniden bulma biz kadınların iyi bildiğimiz bir yaşantıdır.

Kadınlar birlikte yasın yasını tutarlar. Bu süreç içinde iç ses de böyle bir işleve sahiptir. İç ses öznel bir ses değil; sadece ben’e ait değil. Kadınlığın arzuda bastırılmış, susturulmuş olan ironik sesidir bu; aşktan vazgeçerek kadınlık meseleleriyle ilgilenmenin, arzunun başarısızlığına rağmen hayatta kalmaya davet eden sesidir bu belki de. İşte Ah’lar Ağacı’ndaki söyleyişin bu ses, sesleniş ve hitapta görünür olan bu üç sembolik işlemi; anneden gelen soykütüğü, dişi arzunun heteroseksüel aşktaki güzergâhı ve hemcinse geri dönüşü, yasın yasını kadınlarla beraber tutarak yaşayan bir ölü olmaya direnme işlemlerini şiirinde bulduğum için ben Didek Madak’ı bir “kadın şair” olarak okuyabileceğimizi ileri sürüyorum.

Not: Bu yazı Duvar Dergisi’nin 18. sayısında yayınlanmıştır.

Advertisements

About zeynepdirekblog

Prof. Dr. Koç Üniversitesi, Felsefe Bölümü Öğretim Üyesi
This entry was posted in Uncategorized. Bookmark the permalink.