Aramızdaki Aşk (Luce Irigaray, çeviri Zeynep Direk)

Çevirmenin Notu: “L’amour enter nous” adlı bu metin, ilk olarak 3 Eylül 1989’da, F.C.C.I’nın ( Genç İtalyan Komünistleri Federasyonu) davetiyle, İtalyan Komünist Partisinin günlük gazetesi olan Unita’nın düzenlediği ulusal festivalde İtalyanca olarak sunulmuştur. Daha sonra, Ekim 1989’da Irigaray’ın College International de Philosophie’de verdiği bir seminerin açılış dersi olarak kullanılmıştır. İngilizce çevirisindeki bazı modifikasyonlar yazara danışılarak yapılmıştır. Halen Fransızca olarak yayınlanmamıştır. Denemenin alındığı kitap: Who Comes After The Subject? Edited by Eduardo Cadava, Peter Connor, Jean-Luc Nancy, Routledge, 1991, pp.167-177.

Marx, insanın insanı sömürmesinin kaynağını erkeğin kadını sömürmesi olarak tanımlamış, insanın ilk kez sömürülmesinin erkek ve kadın arasındaki iş bölümünden kaynaklandığını öne sürmüştü. Peki neden hayatını bu sömürüyü çözmeye adamadı? Kötülüğün kaynağını algılamıştı ama neden bunu olduğu gibi ele almadı? Neden? Yanıt, kısmen Hegel’in yazılarında, özellikle de aşk konusunu tartıştığı bölümlerde bulunacaktır. Hegel, emek olarak aşk sorusundan sözeden tek Batılı düşünürdür.

Bir kadın filozoftan aşk hakkında konuşmasını istemek, çok yerinde bir ricadır. Bu rica, bugün artık bizi tatmin etmeyen kısmi bir takım ekonomik ve kültürel devrimlere yolaçmış Marksist kuram ve pratiklerin şimdiye dek kuytularda bıraktığı şeyi düşünme ve yaşama zorunluluğuna denk düşer. Üç örnek ya da semptoma değineceğim: Doğal kaynak olarak yeryüzünün kaderi; kadınların özgürleşmesiyle ilgili sorunlar; 1968’den beri hem burada hem de başka yerlerde tekrar tekrar doğan öğrenci hareketleriyle de açığa çıkan dünya çapındaki kültür krizi. Dahası, ülkelerimizde, öğrencilerin, farklılık feminizminin ve çevreci hareketlerin mücadelesi itici gücünü, ülkelerimizde, tekrar tekrar içinde herşeyin eridiği devrim kazanında bulmuşlardır. Bu programların asıl meseleleri, bizim aramızda da bulunan ve amaçlarına karşı kör olan güçlerce ya da bu mücadelelerde içerilen köktenciliği ve derinliği yanlış anlayan militanlarca sık sık bastırılmıştır. Asıl mesele, önceden tanımlanmış bir kültür ufku içinde bir şeyi değiştirmek değil, ufku değiştirmek meselesidir. İnsan kimliğini kuramsal ve pratik olarak yanlış yorumladığımızı anlamak meselesidir.

Bu durumu değiştirmemize yardım edebilecek olan şey kadınlarla erkekler arasındaki ilişkilerin çözümlenmesidir. Eğer soruları en köktenci biçimde sormazsak, Hegel’in Tinin Görüngübilimi’nin altıncı bölümünde bütün kültürümüzün görünümünü bozan çatlağı ele alırken söylemiş olduğu gibi, ikincil derecede etik görevlerin sonsuzluğuna düşer dururuz. Çatlak, cinsiyetler arasında etik ilişkiler bulunmamasıyla ilgilidir. Sayılamayacak kadar çok olan ve uygarlıklarımızın karmaşıklığıyla doğru orantılı olarak artan etik görevler, bize bugün kendisini dayatan işi yapamamaktadırlar: Tarihin gelişimine devam etmesine imkân sağlamak amacıyla cinsiyetler arasında bulunan sömürüyü ortadan kaldırmak.

Bu sömürünün sebeblerini açıklamak ve buna karşı bulunabilecek bazı çareleri göstermek için yine Hegel’den başlayacağım.

Eserinin pek çok noktasında, yaşamının pek çok anında, Hegel cinsiyetler arasında aşk sorusu üstünde düşünür ve aşkı öncelikle emek olarak çözümler. Hegel erkeklerle kadınlar arasındaki aşkı nasıl tanımlar? Onu çağımızda çoğunlukla yaşandığı gibi tanımlar. Çağımızda aşk, ataerkil, tek tanrılı dinler tarafından ya da görünüşte başka bir uçta bulunan cinsellik kuramlarıyla, örneğin Freudçu kuramla tanımlanır. Hegel de aşkı, kamusal ve özel alanda çoğunlukla gelenek ve göreneklerimizin yaşamamızı istediği gibi tanımlar, aşkın böyle yaşanması ödevimizdir. Aşkı, ataerkil tipte bir kültürde varolan bir şey gibi, algılamakta olduğu tin ve etik yoksunluğuna bir çözüm getirmeyi başaramadan tanımlar. Yöntemine uygun bir biçimde tanımlar aynı zamanda. Ailedeki doğal dolaysızlık adını verdiği şeyi çözmek için Hegel’in karşıtlık çiftlerine başvurduğu anlamına gelir bu. Böylece, kadını ve erkeği, farklılıkla değil karşıtlıkla tanımlamak mecburiyetinde kalır. Ama zaten eril ve dişi toplumsal cinsiyetler çoğunlukla böyle yorumlanmıyor mu?

Öyleyse Hegel’e göre kadın ve erkek karşıtlık içinde bulunurlar aşkın emeğinde. Bu emek, bir karşıtlar çifti oldukları sürece, oluşturdukları aile içinde tanımlanır. Bir insanın statüsünün medeni hukukun onun cinsel kimliğini tanımasına bağlı olduğunu öne sürdüğü halde, Hegel, aile bağlamı dışında, her cinsiyete bir kimlik vermek ve özellikle de hukuki bir kimlik vermek işiyle pek az ilgilenir. Cinsiyetli bir yasa onun bakış açısından bütünüyle aileye dair bir yasadır. Yurttaşın cinsel bir kimliği olmayacaktır.

Bugün bizim için hâlâ böyle bu. Hâlâ, kadınlara ve erkeklere özgü sivil haklar yok. (1) Bu özellikle de kadınlarla ilgili olarak apaçık bir durumdur; varolan yasa kadınlardan çok erkeklere uyarlanmış olduğundan, yüzyıllar boyunca yurttaşlığın modeli erkek olduğundan, kadın yurttaş ihtiyaçlarını karşılamayan bir haklar eşitliği ile suistimal edilerek tanımlanmıştır. Bugün bile kişileri kadınlar ve erkekler haline getiren bir medeni hukuk yoktur. Onlar, cinsiyetli oldukları sürece doğal dolaysızlığın alanında kalırlar. Dahası bu durum, gerçek kişilerin hakları diye bir şeyin olmadığını gösterir; çünkü nötr bireyler yoktur, yalnızca kadınlar ve erkekler vardır. Soyut yurttaşların hakları az çok dinlerden ve herşeyin üstünde, ataerkil ödevlerden ve haklardan kopya edilmiş ya da çıkarılmıştır. Bu alanlar arasında ayrım yapmanın zorluğu da bundan doğar. Hâlâ gerçek kişileri, herşeyden önce de kadınları ve erkekleri ilgilendiren bir medeni hukuğumuz yok. Bu hakların yokluğunda, cinselliğimiz hayvanlar toplumundakinden de daha düşük bir barbarlık seviyesine düşebiliyor.

Peki Hegel’e göre ailedeki kadın ve erkek arasındaki ilişkiler nasıl düzenlenmiştir? Kadın eş ve annedir. Fakat bu işlev onun için soyut bir ödeve karşılık gelir. Öyleyse o, tekilliği içinde indirgenemez olan, şu tikel adamın karısı, şu tikel çocuğun ya da çocukların annesi olan şu tikel kadın değildir. Ancak erkeğin bakış açısından böyle bir tekilliğe sahip olabilir ve bu bakış açısı içinde doğal dolaysızlığına mahkumdur. Kadın için, eş ya da anne olabilmek, bu işlevlerin onun tekil arzularından vazgeçerek varettiği evrensel karşısında bir görevi temsil etmeleridir.

Öyleyse kadının tarafında aşk mümkün değildir, diye yazar Hegel, çünkü aşk evrenselin emeğidir; kadında aşk olması için, kadının şu tikel erkeği değil, erkeği ve şu tikel çocuğu değil çocuğu sevmesi gerekirdi. Onun erkeği ve çocuğu insanoğlunun (mankind) egemen olduğu insan türünün (human species) jenerik üyeleri olarak sevmesi gerekirdi. Onları insan-türünün (humankind) sonsuzuna ulaşabilecek olanlar olarak sevmelidir; eril olanın içinde bilinçsizce erimiş olarak, kendi cinsiyetini ve sonsuzla ilişkisini görmezden gelerek…Başka bir deyişle, kadının aşkı ailevi bir şey olarak, sivil bir ödev gibi tanımlanmıştır. Ne tekil aşka hakkı vardır ne de kendisini sevmeye. O, sevmeye muktedir değildir öyleyse; sevilmeye ve üremeye tabi kılınmıştır. Bu göreve feda edilmeli ve bunun içinde, şu anda yaşayan şu tek kadın olarak kaybolarak kendisini kurban etmelidir. Arzu bakımından da kaybolmalıdır; yalnızca soyut bir arzusu olabilir: Eş ya da anne olmak arzusu. Aileye bağlı olan bu işlevde kendisini silmek onun kişisel görevidir. Erkek için ise, tam tersine, kadına duyulan aşk yurttaşın evin tekilliği içinde dinlenmesini temsil eder. Öyleyse o, bu tikel kadını, kadının onun tekilliğine bağlı kalması şartıyla, tekil doğa olarak sevmelidir ve evrenselle ilişkisine sadık kalarak, onu mübadele edebilir.

Kadın için evrensel, erkek tarafından tanımlanmış olan evrenselin ufkuna dahil edilmiş olan pratik bir emeğe indirgenmiştir. Aşkın tekilliğiyle bir ilişki kurmaktan yoksun bırakılmış olan kadın, kendisi için bir evrenselin olabilmesi imkânından da yoksun bırakılmıştır. Onun için aşk bir göreve tekâbül eder, bir hakka değil. Bu görev, onun insan türü içindeki rolünü tanımlar. Kadın, bu rolde erkeğin hizmetkârı olarak belirir.

Erkeğe gelince, o, doğal dolaysızlığa bir gerilemeyle kendisini aşkın tekilliğine teslim eder. Evinde bir kadınla yaşadığı aşk, onun bir yurttaş olarak verdiği emeği tamamlayan dinlenmeyi temsil eder. Erkeğin yurttaş olarak, cemaatin hizmetinde evrensel bir görevi başarmak için cinsiyetli tekilliğinden vazgeçtiği varsayılır. Bu nedenle onun, bu varsayılan evrensellik adına, tüm insan türünü şehirde temsil etme görevi ve hakkı bulunur.

Aşk erkek için doğal dolaysızlığa izinli bir düşüştür. Karısı ya da başka bir kadın ona bu gerilemeyi sağlamaya adamalıdır kendisini; çünkü o, başka şekillerde, evrensel olanın güç işini yapmayı üstlenmiştir. Ama kadın onu bu göreve geri döndürmeyi, onu kendisinden uzaklaştırmayı, evrensel tinin zanatkârı olarak onu hiç durmaksızın vücuda getirmeyi de bilmelidir. Erkeğin tekilliğe düşüşünden kurtuluşu, bir yurttaş olarak görevini yerine getirebilme kapasitesinde; bir kez ana rahmine düştü mü erkeği kendisinin olan keyiften (jouissance) mahrum eden çocukta; iki cins tarafından eşitçe sahip olunduğu varsayılan, erkekle kadının ailedeki birliğinin kendisi için olanını temsil eden mallarda bulunur. İki eş için aşkın nihai amacı sonunda bir aile kapitali elde etmek olur. Aile, böylece, kapitalizminin doğuşunun ayrıcalıklı yeri olacaktır.

Açıkça, kadından beklenen kendi kendini inkâr, erkeğin yurttaş olarak kimliğini kaybetmesiyle eşlenmiştir. Kadın, erkeğin arzusunun biçimlerden ve normlardan yoksunluğuna boyun eğmek zorunda bırakılmıştır. Bu arzu, kendisini inseste karşı, anneye, kendi tekilliği içinde sahip olunamaz olan başkasına karşı tanımlar belki, ama yine de, kendisini eril arzu olarak tanımlamaz. Onun yalnızca ölümün esiri olmak istediği düşünülmezse eğer, böyle bir tanım yoktur.

Aslında, yüzyıllardır batıda evlilik kadını evrensel bir göreve zincirleyen bir kurum olmuştur. Bu görev, erkeğin cemaatte tin haline gelmesidir. Ama bu görev, erkeği de devlete yapılacak hizmeti güvence altına almak için, doğal olana gerilemek zorunda bırakmıştır. Hukuki anlamda cinsiyetli iki kişi bulunmadığı sürece, aslında gerdeğe giren iki kişi de yoktur. İkisi birden devlete, dine, mal mülk edinmeye esir olmuşlardır. Dahası, çiftte ikinin yokluğu, erkeğin kültürü uyarınca olumsuzun işine tabi olan başka sınırların müdahalesini de zorunlu kılacaktır: Duyumsanır arzuların toplanma yeri olarak ölüm; yurttaşın cemaatte gerçek ya da sembolik çözülüşü; kapitale ya da mülkiyete esir oluş gibi.

Görevlerin evle kent arasında bölünmesi, kadını hem aşktaki tekillikle olan ilişkisinden hem de evrenselle olan ilişkisindeki zorunlu tekillikten mahrum etmeden sürdürülemez. Ev—çift ya da aile—her cinsiyet için tekilin ve evrenselin yeri olmalıdır, tıpkı, kadın veya erkek, yurttaşın yaşamı gibi. Yalnızca doğal kimliğin değil, kültürel kimliğin de düzeni, iki cinsiyet için de çiftte, ailede, ve devlette gerçekleşmelidir. Her cinsiyetin doğal kimliğine uygun bir kültürel kimliği olmazsa, doğa ve evrensel olan –tıpkı yeryüzü ve gökyüzü gibi—birbirinden sonsuzca uzak, artık evli değillermiş gibi ayrı kalırlar. Yeryüzüyle gökyüzü arasındaki görevlerin bölüşümü —aşağıda acı ve emek; yukarıda ise ödül ve mutluluk– kültürümüzün mitoloji ile betimlendiği bir çağ boyunca başlar, felsefeye ve dinbilime kaydolur. Bunlar da birbirinden gitgide ayrılmışlardır ki, bu duruma, örneğin en uzak doğu geleneklerinde olduğu gibi, her zaman rastlanmaz.

Bu dünya kavrayışı, bedenin beden, toprağın toprak olarak tinselleştirildiği, göklerin şimdi ve buradaki tinselliğimizin derecesinin tezahür etmesi olarak anlaşıldığı başka kültürlere hiçbir şekilde tekâbül etmez. Bedenin, çok iyi bildiğimiz ve hayra âlâmet olmayan, rekâbet ve şiddet boyutunda sırf kaslı bir spor aracı olarak değil, beden olarak eğitildiği çok az bildiğim bazı yoga kültürlerini düşünüyorum. Bu kültürlerde, beden hem daha tinsel hem de daha tensel olmak için eğitilir. Beslenme ve hareket pratiklerinin bir araya gelişi; solumada nefese gösterilen dikkat; tenin, dünyanın ve tarihin takvimi olarak, gecenin ve gündüzün, mevsimlerin ve yılların ritmine gösterilen saygı; duyuların doğru, hoş ve yoğunlaşmış bir biçimde algılamaya yönelik olarak eğitilmesi… Tüm bunlar bedeni yavaş yavaş yeniden doğmaya, kendisini her gün ve her an tensel ve tinsel olarak uygun bir biçimde doğurmaya hazırlar. Beden artık ebeveyn tarafından meydana getirilmiş bir beden değildir yalnızca, aynı zamanda da benim kendime geri verdiğim bir bedendir. Aynı şekilde, ölümsüzlük yalnızca öteyle kısıtlanmış değildir; ve koşulu, benden başka biri tarafından belirlenmemiştir artık. Ölümsüzlük (cinslerin) herbiri tarafından hayata ve onun tinselleşmesine duyulan saygıyla elde edilmiştir. Evrensel—eğer bu sözcük burada kullanılabilirse hâlâ— Hegel’deki gibi ölüme boyun eğilmesi değil, hayatın gelişip açılmasından ibarettir. Duyumsanır olanın yoğunlaşmaya yönelik olarak eğitilmesi, çoğulun toplanıp biraraya getirilmesini sağlar; tekilliğe bağlı olan dağılmaya ve algılanan, karşılaşılan, üretilen herşeye duyulan arzunun verdiği rahatsızlığa çare olur. Duyumsanır olandan vazgeçilmesi ve onun evrensel olana feda edilmesi değildir asıl soru; duyumsanır olanın tinsel enerji haline gelene kadar eğitilmesidir. Buda’nın çiçeğe bakışı, bölünen ya da yokeden bir bakış değildir; spekülatif olanın tene düşmesi de değildir; düşünceye zaten yüceleşmiş bir enerji sunan, hem maddi hem de manevi temaşadır.

Bu temaşa, bana ait olmayana duyulan saygıdan haz almak eğitimidir aynı zamanda. Gerçekten de, Buda, çiçeği koparmadan temaşa eder. Kendisinden başka olana, onu kökünden sökmeden bakar. Üstelik, bakışını yoğunlaştırdığı şey herhangi bir şey değildir—bir çiçektir, ve belki de çiçek, maddeyle biçimin uygunluğu üstüne yapacağımız bir meditasyonun en iyi nesnesidir.

Buda’nın çiçeğin üstündeki bakışı bizim için bir model olabilir. Çiçek de öyle. Aynı zamanda hem temaşa eden bakış hem de maddemize uygun güzellik olmak için, bedenlerimizin biçimlerinin hem tinsel hem de tensel gelişimi için, birlikte eğitebiliriz kendimizi. Doğunun bu büyük bilgesinin hem doğal hem de tinsel meditasyonu üstünde düşünmeyi sürdürerek, çiçeğin çoğunlukla güzel bir kokusu olduğunu söyleyeceğim. Çiçek, rüzgarda sallanır, hareketsiz değildir. Kendi içinde bir gelişim geçirir – büyür, çiçek açar ve yeniden doğar. Bazı çiçekler—benim zevkime en uygun olanlar—açan güneşle açılırlar ve akşam kapanırlar. Her mevsimin çiçekleri vardır. Onların arasında en canlı olanları, insanın eliyle en az yetiştirilmiş olanları, köklerini koruyarak filiz verirler—biçimlerinin belirmesiyle toprağın kaynakları arasında hiç durmaksızın hareket ederler. Kötü havaya, kışa dayanırlar. Bunlar, belki de çiçeklerin arasında bize tinsel model olarak en çok hizmet edebilecek olanlarıdır.

Elbette ki tiniz biz, öyle olduğumuz söylendi bize. Ama nedir ki tin, eğer maddenin kendisine özgü olan biçim ya da biçimler içinde açılıp gelişmesi değilse? Eğer bedeni ona uygun olmayan soyut modellere göre eğip büküyorsa, nedir tin? Bu tin ölümdür çoktan beri, ölümdür. Ötede, kendinin dışında olma sanrısı. Pekçoklarının feda edilmesini talep eden birkaç kişinin elinde hayatın kapitalleştirilmesi. Özellikle de, tek ufku olan ölümü kendisine sunarak dişi olanı ezen eril bir kültür tarafından yaşayanların kapitalleştirilmesi. Öyleyse, cinsiyetler arasındaki köle efendi diyalektiği, kadını, meydana getirdiği hayatı ölüme mahkum bir evrenselin talebine göre eğmeye zorlayan bir diyalektiktir. Ve bu diyalektik, kadından, çocuklarına onların, tekilliklerinden soyutlanmış yurttaşlar olmaları için annelik etmesini ister. Bu çocuklar, ana rahmine düşmeleriyle ve doğumlarıyla edindikleri biricik kimliklerinden hem soykütüksel hem de tarihsel olarak kopartılmış ve ardından, buluğ çağındaki kişiler ya da yetişkinler olarak ya vatan için gerçek ölümlerine ya da kültür için tinsel ölümlerine maruz bırakılmışlardır. Böylece, kadın da, kendi tekil arzusuna ters bir biçimde, aşktaki muğlaklığın faili haline gelir. Aşk için eğitilmiş, bir kadının kızı olarak doğduğu için bu özneler-arası boyutu tanıyan kadın, keyfin, vücuda getirmenin, annelik etmenin soyut emeği olarak aşk haricindeki aşkı feda etmek mecburiyetindedir. Kendi kimliğini kazanmayı umduğu yerde yalnızca kendini feda etmeyi bulur. Erkeğe başka bir kadına, başka bir tekilliğe doğru gidebilmek, aile ya da cemaat için mal mülk edinebilmek, yurttaşlığına geri dönebilmek kalıyorsa eğer, kadına çiftleşme için münhal olmak, çocuk doğurmanın acısını çekmek, çocuklarına ve kocasına annelik etmek ödevinden başka hiçbir şey kalmadığındandır. Anne ile kız arasındaki sevgi/aşk, kıza ve kadına, kendisinin olmayan bir kültür tarafından dayatılan soyut arzu uğruna vazgeçmek zorunda olduğu dişi cinsiyetinin tekilliğini hatırlattığı için her zaman yasaklanmıştır. Kızın eş ve anne olmaktan başka bir motivasyonu yoktur. Bu nedenle, annesi kızın gözünde, kız da annesinin gözünde bu soyut işlevi temsil eder. Tekil doğalarına uygun olmayan evrenselin iki memurudur onlar ve bu yüzden de birbirlerine yabancıdırlar. Kız annedeki evrenselin çocuğudur.

İnsan tekilliğinin en radikal kaybı, anneyle kız arasındaki ilişkinin, evrenselde ya da tinin soykırımında silinmesini içerir. Dişi cinsiyete ait olan birinin diğerinden kaçırılması insanlığın yasını tutamadan bilinçsizce işlemeye devam ettiği bir suçtur. Mitolojiden bildiğimiz kadarıyla, bu suç yeryüzünü steril hale getirebilir.(2) Çöküşümüzün gizemini deşifre ederken, bu suçun, soyut evrensele, mutlak tine kurban edilmiş olan insan türünün sonunu getirebileceğini biliyoruz.

Yaşamı evrensel olarak açmanın yollarını bilmediğimiz halde, bu soyut ödevden, efendisi ölüm olan erkeğin tanımladığı bir evrensel uğruna, cinsiyetli kimliğin bu şekilde kurban edilmesinden nasıl kurtulacağız? İnsani bir kimliğe doğal ve tinsel bir biçimde ulaşabilmek anlamındaki aşkın tekilliğini ve evrenselliğini nasıl keşfedeceğiz? Bu, kadın ve erkek ilişkilerinin, aileden önce, ilkin çiftte geçireceği bir evrim ya da devrim yoluyla gerçekleşmelidir. Anneler ve kızları arasındaki ilişkilerde meydana getirilecek olan değişimler insan türünün iki cinsiyeti arasındaki ilişkilerin bir dönüşüme uğramasıyla bağlantılıdır. Bu dönüşüm, tek bir cinsiyete indirgenemez olan, basitçe soykütüksel olan cinsiyetli bir boyuta da — ataerkil ya da ananerkil düzen gibi– indirgenemeyecek olan, başka bir kültüre geçmemizi gerektirir.

Somut bir biçimde, bu, artık her kadının sevgilisini genelde erkek olarak sevmeyeceği, her erkeğin de sevgilisini yerine başka birisini geçirebileceği bir kadın olarak sevmeyeceği anlamına gelir. Tikelden evrensele geçme görevi, her kişinin kendi biricik tekilliğiyle ve özellikle de, her cinsiyetli kişinin kendisiyle ve öteki cinsten kişiyle kurduğu hem tekil hem de evrensel ilişkide yükleneceği bir görev olacaktır. Her kadın, kendisi için oluş halindeki kadın [la femme en devenir], hem kadın olarak kendisi için, hem de ihtiyaç duyduğu ve doğadan kültüre geçişi güvence altına alabilmek için ona ihtiyaç duyan erkek için bir model olacaktır. Başka bir deyişle, kadın doğmak, bu cins ve cinsiyete özel bir kültürü talep eder; kadının doğal kimliğinden vazgeçmeden bu kültürü kurması önemlidir. Başka birisi, anne babası, sevgilisi, çocuğu, devlet, din, genel olarak kültür tarafından dayatılan bir kimlik modeline tabi olmamalıdır. Kadının keyfiyete, dağılmaya, arzularının çoğulluğuna, kimlik kaybına düşmesini istemek anlamına gelmez bu. Tersine, o, kendisi için, sevdiği erkek için, çocukları için, ama eş derecede sivil toplum için, kültür dünyası için ve evrenselin gerçekliğe uygun bir tanımını yapmak için kendi cinsiyetinin mükemmelliğine ulaşmak amacıyla kendi kendisini toparlamalıdır. Bu görev bakımından, erkeğe eşit olmak istemek ciddi bir hatadır; çünkü kadın bunu yaparak, tek efendisi ölümün hizmetindeki soyut bir evrenselde, kendi doğal ve tinsel gerçekliğinin silinmesine katkıda bulunmaktadır. Bunu yaparak, kimliğinin intihari bir kaybına ek olarak, erkeği de kendisini doğal ve tinsel olarak erkek, yani cinsiyetli bir kişi olarak tanımlama olanağından yoksun bırakmaktadır. Aslında her erkek, oluş içindeki bir erkek [homme en devenir] olarak kalmalıdır. Hem doğuştan olduğu bu tikel erkek, hem de insanlık için bir model, bedensel ve tinsel bir model olma görevini erkeğin kendisi başarmalıdır. Kendisine kültürel özen göstermeyi ve annelik etmeyi karısına bırakmamalıdır, çünkü karısı o olmadığından bunun sorumluluğunu alamaz. Kendi kendine erkek olmalıdır, onsuz büyümeli ve kendisini onunla karşıtlığa sokmamalıdır. İçgüdülerini ve itkilerini kendi kendisine yüceltmeyi başarabilmelidir. Yalnızca kısmi itkilerini değil, jenital itkilerini de… Jenital cinsel normdan özgürleşme olarak pre-oedipal olanın savunulması, cins olarak [genre], iki cins olarak [deux genres] insan oluşun mahvına sebeb olan bir şekilde uygulanan bir arzunun tüm keyfiyetini ve olgunluktan yoksunluğunu beraberinde getirmektedir. Pre-oedipal olanı Freud’a karşı kullananlara, Freud’un eserinde prejenital olanın yüceltilmesinin mevcut olduğunu, ama –üremeye indirgenmiş olan– jenitalliğin yüceltilmesinin mevcut olmadığını söyleyerek karşılık vermek kolaydır.

Üreme, cinsiyetler arasındaki arzunun tüm itkilerini kullanmaz. Öyleyse, eğer üreme cinsel olarak yalnızca tek bir değer taşıyorsa, bu çekime karşılık gelen itkiler, cinsiyetler arasındaki arzu olarak yüceltilmeyip, nötralize edilmiş, ailenin, cemaatin, devletin hizmetine sokulmuş olur. Bununla söylemek istediğim şey, eril arzunun erkek olarak kendisi için ve başkası için yani kadın için arzu haline gelmesi gerektiğidir. Cinsiyetli arzu, cinsel arzu, amacını, etkililiğini ne ailede, ne devlette, ne de dinde bulmalıdır; çünkü tersi durumda, cemaatin doğrusunu ve tinini sapkınlaştırır. Cinsel arzunun, maddesine, doğasına uygun bir etkililiği olmalıdır. Bu sayede, cinsel arzu, bedendeki ve erkeğin öteki cins ile, kadınla, birlikte oluşturduğu çift içindeki ayrıcalıklı yerini korumalıdır. Çift ilk toplumsal cemaati oluşturur. Duyumsanır olan arzu çiftte potansiyel olarak evrensel kültür haline gelmelidir. Onda, kadın ve erkek cinsleri, şu tek adam ya da şu tek kadın olmanın tekil görevine bağlı kalarak, eril ve dişi insan türünün modelleri haline gelmelidirler. Doğadan kültüre, tekilden evrensele, cinsel çekimden cinsiyetin etkili hale getirilmesine geçişi gerçekleştirerek, erkeğin ve kadının oluşturduğu çift hem cemaatin hem de doğanın iyiliğini güvence altına alabilirler. Söz konusu olan şey, yalnızca onların zevki değildir, cemaatin bütünüyle tin haline gelmesinin düzeni, doğanın mikro ve makro kozmos olarak, türler ve insantürü olarak korunmasıdır aynı zamanda. Böylece, cinsiyetler arasındaki çekim, kendi içini olmayan bir şey olarak bırakılmamış olur; örneğin Hegel’in bakış açısında olduğu gibi, çocuğa, ailenin mallarına, evrenselin garantörü olan bir erilin cemaatin ve ölümün baskın olduğu bir kültürün hizmetinde olmasına indirgenmez. Evde ya da kentte yaşanan cinsel haz, körce ya da sinik bir şekilde, ataerkil ya da anaerkil tipte bir toplumsal güç haline gelmez. Arzu, yurttaşlığın düzenine alternatif olarak çifti ahlâksızlığın yeri (Hegel’in dediği gibi doğal bir yer) haline getiren eğitilmemiş bir itilim olmak durumunda değildir. Arzu ve haz her cinsiyet tarafından ve her cinsiyet için, cinslerin mükemmelliğine ulaşmak amacıyla geliştirilecektir. Erkek, güdülerini ve itkilerini tam bir erkek haline gelmek için geliştirecek, kadın da benzer bir biçimde cinsinin mükemmelliğine ulaşmak için hareket edecektir. Erkek ve kadın bu sayede insan bir çift olurlar. Cinsellik çiftte, etkililiğini, amacını ve her cinsin insanlığının mükemmel bir şekilde vücuda gelmesinin zorunlu kutupları olan bir kendinde ve kendisi için’i bulur. Bu görev ayrı ayrı ve birlikte başarılacaktır.

Hegel’in aşkın emeği dediği şeyin bu görünümünü bilmiyoruz ya da artık bilmiyoruz. Ve kültürün düzeni de bunu yasaklıyor. Her iki cinsiyet için, tüm insanlık için, insan türünü yıkıma sürükleyen bir yabancılaşmayı temsil eden bu düzeni yorumlamalı ve ötesine geçmeye çalışmalıyız. Aşk, baba erkinin baskın olduğu bir cemaatteki otoriter tinsel ögeden başka bir kurtuluş olanağı bulunmayan doğal bir mutsuzluk halinde kalmaya mahkum olacaktır. Aşkla ilgili bütün bildiğimiz, kendi için olandan mahrum edilmiş duyumsanır bir arzunun tekilliği ile başkasına çekim duymanın, yapılan yanlışların ve kurtuluşumuz için ödenecek olan bedelin çektirdiği ıstıraplardır. Arzunun yalnızlığını, reddedilmenin ya da imkânsızın yarattığı düşkırıklığını, itkilerimizin bize yaşattığı patolojik rahatsızlıkları, ayrılığın ıssızlığını biliriz. Bir adam ya da kadın için duyulan arzunun tutkulu dirilişlerini; kendisine karşı duyulan arzuyu hissedene karşı duyulan tekil arzuyu; konuşulamaz, amacı akıl dışı, onu ilhâm edene karşı dilsiz ve bu yüzden de çekimde karşılıklılığın imkânsız olduğu ya da işlemekte olan tinin kör ve yok eden karşılıklılığını da biliriz. Arzunun utancını; kimliğinin kaybına, karmaşaya, uyuşukluğa doğru batışını ve ardından hayal kırıklığı yaşanan sabahları da biliriz. Aşkın getirdiği kurtuluşu bilmiyoruz hâlâ, bireysel ve cemaat olarak kurtuluşu.

Kültürlerimizde, bu kurtuluş bize yüzyıllarca soykütüksel bir şey gibi sunuldu. Buna göre, kurtuluş, aileye, eril bir soykütüğü olan bir aileye, kısıtlı ya da genelleştirilmiş anlamıyla aileye, kadının doğaya bağlı kaldığı ve kendi arzusundan ve dişi kimliğinden vazgeçerek doğal olanın evrensel olana geçişi görevini üstlendiği bir aileye bağlıdır. Bu kurtuluş, tarihin bir çağında bir anlam taşıyordu belki. Fakat bu anlam kültürün diğer aşamalarına göre bir gerilemeyi temsil etmiyor muydu sanki? Herneyse, kadınların ve erkeklerin meydana getirmiş olduğu bir insanlığın kurtuluşu olarak tarihi tamamlamakta—ya da sürdürmekte– başarısız olmaktayız. Bu görev bizimdir. Tarihin oluşunda, bu görevi yerine getirmeye çalışarak bu dünyaya daha fazla adalet, doğruluk ve insanlık getiririz. Bu görev (ya da bastırılmış, unutulmuş, üstü örtülmüş geleneklerle bağlarımızı bir kez daha yenilemek görevi) çağımızın görevidir. Bu görev herbirimizindir. Kimse ona yabancı değildir, kimse doğuştan köle ya da efendi, zengin veya fakir değildir. Kadınlar ve erkekler, hepimiz, cinsiyetliyiz. Birincil görevimiz, doğadan kültüre bu şekilde geçmek ve kendi cinsiyetlerimize sadık kalarak kadınlar ve erkekler olmaktır. Kadın, erkek herkesin olan bu görev, üreme göreviyle karıştırılmamalıdır. Üreme, başka bir görevi temsil eder. Ancak ilk göreve saygı duyulursa bu ikincisi de doğru bir biçimde yapılabilir. Ancak insan cinsiyetleri içinde haysiyet kazanmış olan ve cinsiyetlerini tinsel olarak hem çiftte hem de toplumda yaşamayı başaran kadın ve erkekler dünyaya haysiyetli çocuklar getirebilirler. Üreme, mevcut olmayan bir efendiden ya da onun herşeye gücü yeten aracılarından gelen bir emre indirgenemez. Kadınla erkek arasında beslenen ve gelişen bir aşkın meyvası olmalıdır. Yoksa insanlığın tinsel görevinde bir tıkamadan ve özellikle de, kendisini tekil bir cinsiyet olarak bilmeyen bir eril tarafından idare edilen insan türünün soyut, kısmi ve adil olmayan kültürünün sürmesini güvence altına almak için kadının doğal kaderine esir olmasından başka bir şey değildir.

Bir çocuk dünyaya getirmek toplumu, tarihi ve evreni meydana getirmekle eşdeğer bir şey gibi anlaşılmalıdır. Çocuk, her çiftte ve dünya tarihinin herhangi bir anında aşkın doğal ve tinsel meyvesi olmalıdır. Bir çocuk dünyaya getirmek onu kabul edebilecek olan doğal ve tinsel bir yer meydana getirmekten ayrılamaz. Bu kaygı olmadan, çocuk sahibi olmak gelişmemiş bir güdü düzeyine düşer. Bu hareket, bütün insanlığı yozlaştıran bir hata haline gelir.

Kutsanmış arzu—Hegel’in sözcüklerini kullanarak söylersek—çocuk dünyaya getirmek arzusu değildir, zira çocuklar, ebeveynin arzusunun, yani ölüm arzusunun kendindesinin kendisi için olanını temsil ederler. Çocuk dünyaya getirmek arzusu, doğal tözünde kutsanmış bir arzu değildir. Kutsanmış arzu, Hegel’in ve bir sürü başka düşünürün savunduğu gibi, ailenin iki cinsiyete ait malları elinde bulundurması da değildir; her cinsiyet için, doğal olandan tinsel olana, doğadan kültüre geçiş olarak anlaşılabilir. Çiftin en kutlu işi budur: İnsan türünü kadın ve erkek her cinsiyetli üyesinde tinselleştirmek. Aslında, cinsel arzu genelde emekle tatmin olmaz, sarfetmesi gereken özel bir emek vardır. Kendi oluşu için geliştirmelidir kendisini. Kendi amacını içinde taşır. Cinsel arzu, cemaate verilen emeğe kurban edilemez. Üstelik cinsel arzu bu emekle tatmin edilemez. Bir cinsiyetin ya da diğerinin kişisel malı olarak yoksullaşır. Bu arzudan, para, kapital veya mülkiyet biçiminde aileye geçen malın, arzunun sarfiyatını yeterli bir biçimde telâfi ettiğini düşünmek haksızlık olur. Ortak mal denen ve çoğunlukla erkek tarafından ve onun dünyasının ekonomisi uyarınca elde edilen şey, dolaysız bir tinsel edinime karşılık düşmez, çünkü o, Hegel’in yazdığı gibi, cansız bir nesnedir ve bizimle karşılaştırılamaz. Bu nesne, zamanla dolayım hizmeti görebilir, ama bu dolayım erkekler arasındaki değiş tokuşa uygundur daha çok, kadınlar ise özneler arası ilişkileri tercih ederler. Dahası, dolayım olarak para, tekilliğin, uygun bir biçimde tinselleşmemiş olan doğalın soyut evrenselinde, benliğe geri dönüşün imkânı olmayan bir şekilde yabancılaşmasını ya da kaybını temsil eder.

Başkasının çoktan tinselleşmiş ama hâlâ duyumsanır olan tözünü tatmak—cinsiyetler arasındaki dolayım böyle bir şey olabilirdi. Bu hareket, aşkı eşzamanlı olarak bedensel ve tinsel boyutunda artık bilmeyen batılılara imkânsız görünür. Ama yogayla ilgili bazı metinleri okumak, bize tinsel tözün varolduğunu ve benliğe dışsal olan bir metadan başka türlü deneyimlenebileceğini öğretebilir örneğin. Başka bir deyişle, bedenin içi ya da içselliği geliştirilmiş ve doğal olanın karanlığına indirgenmemiştir. Nesnellik olarak aşk cinsiyetli aşk olarak bilinebilir ve aşıklar aşkın özneleri ve nesneleri olarak temaşa edilebilirler. Hindistan’ın bazı gelenekleri, ciddi bir bedensel ve tinsel çıraklığa tabi tutulan bir aşkın nesnelliğinin bu şekilde temaşa edilmesine hâlâ yakındırlar. Örneğin, yoga geleneğinde sevişmek gerilimin sıfır noktasına geri dönmek anlamına gelmez; enerjiyi en alt chakralardan (chakralar hem fiziksel hem de tinsel olan sinir merkezleri olarak anlaşılır) en üst chakralara yükseltmek, ya da daha kesin bir dille söylersek, enerjiyi en alt ve en üst chakralar arsında dolaştırmak anlamına gelir. Tensel olarak bu şekilde sevmek insanın güdülerini beraberce geliştirmek, nefesi bir dolayım gibi kullanarak aşkı göbeğin, kalbin, boğazın, başın chakraları arasında ( ayakta bulunan en alt merkezlere geri dönüşlerini unutmadan) dolaştırmaktır.

Aşk, cinsel olarak üretmesi kolay bir Başkası olan ve aşıkların soykütüğe kurban edilmelerini temsil eden çocukta temaşa edilmez öyleyse. Aşk, birbirlerini az çok tamamlanmış bir biçimde seven aşıklarda temaşa edilir.

Kültürümüz sanki bizi hâlâ en düşük aşka düşürmeye çalışıyor. Aşkın erekselliğini üremeye indirgeyerek, ahlâk da onu destekliyor. Bir birleşme bir çocuk dünyaya getirmeye yeter. İnsanın aşk enerjisini yüceltmesi çok daha ince ve yüce bir görev. Aşıkların yücelmiş enerjilerinde özgürce döllenmiş çocuklar mutludur. Tenlerinde tinselleşmiş aşıkların çocukları mutludur. Ana rahmine düşmeleri aşkın bir zaaf anı olmadığından, az çok başarılı bir çiftleşmede tohumların birleşmesinden ibaret olmadığından, onlar doğuştan, doğal olarak zaten tinseldirler. Öznel ve nesnel, doğal ve kültürel hazinesini bir üçüncüyle paylaşacak kadar tinsel olan bir çiftin çocuklarıdır onlar. Aşkta ilân edilmiş ve beklenmişlerdir. Onları buyur edecek, kucak açacak, besleyecek, sevecek, onlarla konuşacak, hep tensel olarak yaşayan ve mutlu olan tinsel vücutlar bulan oğullar ya da kızlardır. Anne babasının teni olduğu kadar sözü olan çocuklardır. Çünkü aşıkların cinsellik kültürü onların sözlerinden çıkar, sessiz bir hareket olsa bile. Bu çocuklar için, beden, ev, şehir oturulabilir yerlerdir. Birinden diğerine zorlama olmadan geçilir. Beden, ev ve şehir erkekler ve kadınların şimdi ve gelecek için ve atalarına duydukları saygı ile meydana getirdikleri ortak yapıtlardır. Bu durumda aşkın nesnelliği yalnızca çocuk, ailevi ya da ortak mallar değil, tarihin bir anında kadınlar ve erkekler tarafından vücuda getirilmiş olan doğal ve kültürel olan dünyadır.

NOTLAR

1. Kürtajın hoşgörülmesi, olduğu yerde, gerçek bir sivil hak değildir. Sivil bir hakkın kaba bir taslağından ibarettir yalnızca.
2. Bu, Demeter ve Persephone/Kore söylencesine bir göndermedir. Irigaray bu söylenceyi ve anlamını, Les temps de la différence’ta (Paris: Le Livre de Poche, 1989) bulunan “Le mystère oublié des généalogies féminines” adlı yazısında daha geniş bir biçimde ele almaktadır.

Advertisements

About zeynepdirekblog

Prof. Dr. Koç Üniversitesi, Felsefe Bölümü Öğretim Üyesi
This entry was posted in Uncategorized. Bookmark the permalink.