Ahlak ve Farklılık

Ahlakın temellendirilmesi hakkında bir konuşma yapmam istediğinde bu talebi, hem ahlak hakkında bilgi edinme arzusuna delâlet eden hem de bizi kendi felsefemizi yapmaya çağıran bir davet olarak işittim. O halde bu çifte arzuya ve bu çifte talebe bir tepki geliştirme iddiasıyla çıkmam gerek karşınıza. Ahlakın temeli deyince ne anlıyorum? Bu soru filozoflar tarafından ahlakın ontolojiyle ilişkisini açıklığa kavuşturma gereğine ilişkin bir soru olarak ele alınır genellikle. Ahlakın ontolojiyle ilişkisi gerçekten de önemli bir sorundur, çünkü varlığı nasıl anlıyoruz sorusu nasıl bir ahlak mümkündür sorusundan bağımsız olamaz gibi görünüyor. Eğer ahlak bizim için imkansız olmayacaksa elbette. Filozoflar ahlakın ontolojik sorunsaldan bağımsız olmaması gerektiğini düşünürler. Ancak ontolojik sorunsalı teolojik sorunsala, varlık sorununu Tanrı’ya bağlayıp ahlakı da teolojiye, Tanrı’nın insana verdiği yaşama kurallarına indirgeyenler ahlakta felsefi düşüncenin oynadığı rolü kolayca sınırlamış oluyorlar. Ahlakı bize verilen yasalara uymak veya uymamak ikiliğine sıkıştırıyorlar. Filozoflar tanrıyı ontolojilerine dahil edebilirler, töz veya özne veya mutlak ve hatta süreç biçiminde yerleştirilebilir bu Tanrı bir felsefenin içine, fakat hangi ontolojik kategori içine konulursa konulsun onun ilahiyatçıların tanrısından çok farklı bir Tanrı olduğunu da teslim etmeliyiz. Ahlaki düşünme elbette tanrıya atıfta bulunabilir ve hatta Kant’ın ahlakında bile Tanrı’ya bir gönderme vardır. Tanrı Kant’ın ahlakına tam da erdemli insanın aynı zamanda mutlu olup olamayacağını tartıştığı noktada girer. Ne ahlakın temelidir ne de yasanın kökeni; Tanrı olmasa ahlakın yitireceği tek imkan kötü bir dünyada varolma imkanlarını saklı tuttuğumuz insanların mutluluk umududur sadece. Ahlaki olarak doğru olanın ne olduğuna karar verme süreci Tanrı’dan tamamen bağımsız olduğu halde, Tanrı’nın ahlakın içinde kenarda bir yerlerde bir yeri de olabilir.

 

Ontolojik sorunsal, bizim varlığı nasıl anladığımızla ilgili bir sorunsaldır. Kendi anlayışımızın neleri ima ettiğini, hangi tarihsel süreçlerin ürünü olduğunu açıklamaya çağrılırız felsefeciysek eğer. Ampirik tecrübenin anlamının kuruluşunun yalnızca zihnin tarihten bağımsız işleyişiyle ilişkisine bakmak yetmez; anlamın aşkın bir tarihi de vardır çünkü. Heidegger ahlakı da bu varlık anlayışının aşkın tarihiyle ilişkili bir biçimde tartışabileceğimizi öne sürer gibi okunabilir, kendisi hiçbir zaman bir ahlak kurmamış olduğu halde. Heidegger’e göre ahlakın temellendirlebilmesi için yalnızca varlık tarihinin incelenmesi yetmez, bunun bir önkoşulu olarak Dasein’ın varlığının açıklanması ve Dasein’ın içinde ikamet ettiği dünyanın da fenomenolojik olarak incelenmesi gerekir. Peki Dasein’ın varlığı ve ona bağlı olarak açılan dünya sorunsalı felsefi olarak temellendirilebilir mi? Temellendirmeden döngüsel olmayan bir açıklamayı anlıyorsak, buna da hayır yanıtını vermek gerekiyor. O halde ahlakı tartışmaya başlamadan önce tartışmanın varsaydığı ve ima ettiği klasik sorunlar vardır her zaman ortada. Heideggerci düşüncenin terminolojisinden klasik felsefesinin terminolojisine kayarak konuşacaksak bunlar, insani dünyanın ontolojisi, bu dünya ile doğal dünyaya ait varlıkların ilişkisi, zihin beden sorunu, kişilerin özdeşliği sorunu, özgürlük ve belirlenim sorunu, neyi bilip neyi bilemeyeceğimiz, nasıl bilebildiğimiz sorunu, öznelerarasılık ve eylemin imkanıyla ilgili sorulardır.

 

İkinci olarak ahlakın temelini sorguladığımızda sembolik sistemin normatif tarafının akıl yoluyla açıklanmasını talep ediyoruz. Örneğin Lacan’la beraber burada yasallığın karmaşık, muğlaklıklarla dolu, bütünüyle ışık tutulamayacak bir tarafı olduğunu söyleyebiliriz. Ahlak insani dünyada insanların kurabilecekleri ilişkilere dair normları, davranış kurallarını, ilkeleri belirelemekle ilgili bir meseledir, ama asla bundan ibaret değildir zira burada kendi psişik, cinsiyetli varlıklar olarak tarihimizin karanlık kıtasında yol almaya başlarız. Bizi insan, erkek, kadın haline getiren süreçler ve karmaşalar, bunlarda arzunun ve dilin rolü aydınlatılmadan ahlakın temeli nedir sorusuna bir yanıt verilebilir mi? Ahlakı cinsiyet açısından nötr özneler olarak temellendirebileceğimizi sanmamız bile safdillik olmuyor mu? Farklı içselliklere sahip, farklı dışsal özelliklere sahip varlıklar olduğumuzu varsayacak mıyız? Diğer varlıklardan, örneğin hayvanlardan farkımız tam olarak nedir? Ahlak varlıklar arasındak bir takım farkların ihdasıyla ilgili bir mesele olduğu için ilahiyatın alanine yakınsar gibidir. Ahlak insanın doğa içindeki yerinin ne olduğu, yaratımın geri kalanıyla nasıl bir yakınlık veya mesafe içinde olduğunu düşünmek ve yeniden düşünmek zorundadır ve bu düşünümünde en büyük desteğini vahiyin belli bir yorumunda bulan insan merkezciliği de tartışmaya açma imkanına sahiptir.

 

Filozoflar ahlakı (etik) dört alana ayırırlar: Bize ahlaki karar vermenin çeşitli yollarını sunan normatif kuramlar (Aristoteles, Kant, Mill, Rawls, feminist etik ve bir ahlak kuramı olarak kabul edilip edilmeyecekleri çok tartışılan etik egoizm ve etik relativizmi de bunlara ekleyebiliriz); ahlaki olarak doğru ve ahlaki olarak yanlış, iyi ve kötü dediğimizde ne kastettiğimizi sorgulayan, ahlakın anlamını tartışan metaetik kuramlar; günümüzde hızla gelişen somut sorunların açtığı ve belirlediği uygulamalı etiğin alanları ve değer kuramı. Somut alanlarda yapılan akıl yürütme hangi normatif kuramları varsayar? Normatif kuram tercihlerimizi uygulama alanlarında nasıl açılımları olduğuna bakarak değerlendirmek gerekmez mi? Kuramsal malzemenin anlamı ancak somutta gerçekten sınanmaz mı? Ahlaki sezgimiz bizi belli bir yönde karar vermeye doğru itiyor ama bu kararı nasıl gerekçelendirdiğimiz konusunda çoğunlukla açık değiliz. Dahası kendimizde bir tutarlılık aramak ihtiyacını veya arzusunu da duymuyoruz zira düşünme biçimimiz bir bağlamdan diğerine değişiyor. Belki de böylesi daha gerçekçi, hayata bir soyut ilkenin uygulama alanı olarak yaklaşmak yerine. Farklı bağlamlarda farklı ilkelere göre karar verdiğimizi görmek için basit bir deney, çoğunluğun burada nasıl karar vermeye meyilli olduğunu saptamak yeterli olabilir. Sıradan insan ahlaki kararlarını verirken zihninin nasıl bir normatif kurama dayandığı sorusuyla meşgul etmiyor kendisini. Ahlaki kararları verme biçimimizin kaynağını doğalcı bir tarzda açıklamak mümkün, kendini koruma saiki, evrimsel gelişme sürecinde türe hayatta kalmayı sağlayan diğerkamlık biçimleri olduğuna da atıfta bulunulabilir. Örneğin başka balıkları yiyen yırtıcı balıkların vücutlarındaki parazitleri yiyen küçük balıkları, yararlı besin oldukları halde yememeleri gibi. Bu küçük balıklar bu predator balıkların ağızlarının içinde dolaşacak kadar cüretkâr oldukları halde onlar tarafından yutulmazlar. Bilim adamları bunu, bu parazit temizleyen balıkları yiyenlerin yemeyenlerden türünü sürdürmek açısından daha az başarılı olmasıyla ilişkilendiriyorlar. Hayatta kalma çabası güçlülerin kimi zaman zayıflarla işbirliği yapmasını ve onlara zarar vermemesini de içerir. Bu doğalcı açıklamalar insani dünyanın sembolik sistemleri içersinde sembolik mübadeleyi belirleyen yasaları, kuralları ve kodları da doğal süreçlere dayandırarak açıklamaya çalıştıklarında ne kadar ikna edici olurlar? Örneğin 10 emri ele alalım, bunlar bireyi aşan psişik tarihin derinlerine öylesine işlemişlerdir ki, ilişkilerimizi bunlara göre düzenlemesek dahi onları ihlal etmenin yükünü içimizde taşırız, suçluluğunu yaşarız. İnsanlar arasındaki ilişkileri düzenleyen bazı yasaları liberal insan hakları bakış açısını benimseyerek, daha “açık fikirli” davranmak ve özgürlükleri korumak adına gevşetmeye çalıştığımızda bir sınıra gelip dayandığımızı ve bunu sandığımız kadar kolayca yapamadığımızı görürüz. Zizek’in Lacan’ı okurken bir abartı stilinde andığı büyük Öteki’nin ağırlığını ve gücünü çok hafife almaktır belki de bu. Biz bir takım sembolik yasaların ürünleriyiz ve bu yasalar bizim onayımızla kurulmuş, seçilmiş olmadıkları gibi bizi özne olarak üreten yasalardır bir bakıma. Örneğin ensest yasağı gibi. Bu yasağı deldiğinizde kültürü daha özgür ve sınırsız bir cinselliğe doğru giderek aşmış olmuyor insan, sadece daha ilkel bir erkeklik ve dişilik konumuna geriliyor. Orada diğerleri güçlü olanın hakkına boyun eğer. Bu yasak da dille, sembolik sistemle ilgilidir, varlık sorunsalının bir parçasıdır; cinsiyetli olmanın ne olduğunu buradan itibaren düşünür Freud, ama bunu varlık sorunun bir parçası olarak post-heideggerci ve post-freudcu bir felsefe tanıyabilir. Eğer bu sorunu bu biçimiyle tanımakta başarısız kalırsa onu kültürel bir sorun haline getirir ve böylece keyfileştirir, meselenin koşullayıcı, kurucu, klasik felsefenin deyişiyle transandantal boyutunu ortadan kaldırır.

 

Elbette, unutmayalım, “ahlakın temeli” ile ilgili soru yaşama ahlakı seçimiyle ilgili bir soru da olabilir. Önce “iyi hayat”ın ne olduğuna karar verip ahlaken doğru davranışları ona göre mi belirlemeliyiz, başka deyişle, bir hedefler ve amaçlar etiği mi benimsemeliyiz yoksa iyiyi ve kötüyü eylemlere odaklayan bir buyruklar etiği mi? Bir değerler hiyerarşi mi kurmalıyız yoksa, insani dünyayı anlamlı kılan bu hiyerarşiyi kim kurmalı? Herkes mi, ben mi, başkası mı, benim gibi bir başkası mı, benden bambaşka bir başkası mı? Burada ben ile başkası ayı seviyede ve eşit mi? Öteki insanla karşılaşmam ve aramızda bir ilişkinin kurulması ikimizin kurduğu değerler hiyerarşilerinin, iyi hayat anlayışlarının, kategorik olarak doğru veya yanlış kabul ettiğimiz eylemlerin bir karşılaşması mı? Yoksa burada bu değerlerin bizi yarattığından söz etmek mi gerekir? Acaba ne zaman öteki ile bir ilişki kursam bu ilişki aynı zamanda da Öteki ile bir ilişki değil midir? İlişki kurduğum öteki insan Ötekiyle ilişkisini ne kadar bilir veya kavrar ve bu ilişki ne ölçüde bilinçdışıdır?

Dahası öteki’yle ilişki ötekilerle ve hatta insan olmayan ötekilerle ilişkilere dair düşünümden soyutlanamaz. Dünyada açlık, çevre felsefesi, cinsiyet ve ırk ayrımcılığı, biyoetiğin çeşitli sorunları göz önüne alınmadan bütünüyle soyut düşünce alanında bir konum belirlemek keyfi olacaktır. Evrimin çağdaş gerçekliğiyle yeterince yüzleştiğimizi düşünmüyorum. Darwin mi Tanrı mı haklı diye tartışmak bana göre olanı görmeyi oldukça engelleyen bir tartışma. İnsan bugün Darwinci manada anlaşıldığında biyolojik evrimini tamamlamış gibi görünüyor; hatta içinde bulunduğu çevreleyen ortamını da kendine göre değiştirip bir insani dünya kurmuş çoktan, ki bunun da insan üzerinde başka türlü bir evrim baskısı oluşturduğundan söz edebiliriz. Halihazırda bu ikinci aşamanın ortaya çıkardığı çevre kirliliği gibi sorunlarla boğuşuyoruz. Günümüzde çoktan evrimin üçüncü kuşağındayız, insan doğal türleri değiştiriyor, genetiği değiştirilmiş melez türler yaratıyor, klonluyor, dnayı ayrıştırıp genleri tekrar bir araya getirmek suretiyle daha önce varolmayan yaratıklar üretiyor. Marketten aldığımız yiyeceklere bir göz atalım, çoğu endüstriyel organik ürün doğal değil artık. Tavuklar böyle mesela; genetiği değiştirilmiş bitkiler vs., gerçekten doğal bir doğa bulmak için insanın bayağı araması ve bol miktrda şüphe etmesi gerekiyor. Alış veriş ederken kafamızda hep aynı soru var, satın aldığımız şey gerçekten doğal mı, acaba insanın üretimi olan doğa insan sağlığını ilerde nasıl etkileyecek? Yediğimiz şeyler bizi hasta ediyor mu? Tıpta meydana gelen ilerlemeler makine ile organik yaşamı birbirine eklemlendiriyor; biyoteknoloji organ ve protez üretiyor, makine ile yaşamı birbirine karıştırıyor. Yaşam nerede başlıyor, makine nerede karar vermek her geçen gün biraz daha zorlaşıyor. İnsan genetik mühendislik sonucunda hafızasını, kas gücünü, çocuğunun boyunu iyileştirebiliyor. Yaşlanma belirtilerini gizleyen medikal kozmetikle hepimiz tanışmış durumdayız. İnsanın kendisini, doğayı, diğer canlıları yeniden yaratması etik mi veya burada etiğin sınırları nasıl çizilebilir? Göz rengi, ten rengi, boyu, cinsiyeti seçilerek çocuk sahibi olmak mümkün ise buna izin verilmeli mi? İmkanların çok farklılaştığı, tanrı, insan ve makine arasındaki sınırların bulandığı bir dünyada insan merkezli, “kişi”yi ön planda tutan bir normatif ahlak kuramı yeterli olabilir mi? Doğanın ahlaki bir statüsü var mı? İnsanın yaşamın geri kalanı içinde yeri ne olmalıdır? Bunlar işte ahlakın ilahiyata yaklaştığı, dokunduğu yerlerde ortaya çıkan meselelerdir. Ama bunların yeterince tartışıldığını düşünmüyorum.

Benim burada sizlere sunacağım düşünüm metaetik bir tartışma olarak görülebilir. “Ahlak ve farklılık” başlığını niye kullandığımı, bununla neyi tartışmaya açmak istediğimi anlatayım öncelikle. Fark bir ontolojik kategori öncelikle ve “başka”ya gönderiyor bizi. Aynı ve başka arasındaki ilişkiyi nasıl kurabileceğimiz, kurduğumuz ahlakın anlamıyla ilgili bir konu olarak görünüyor bugün çağdaş felsefede. Etik tarihine bir göz attığımızda etiğin en başta farklı gruplar arasındaki ilişkilerin aynılığını, eşitliğini düzenlediğini görüyoruz ve iyi yaşam da buna dayandırılıyormuş gibi görünüyor. Tüm farklılıkların ilişkilerinin aynılaştırılması ise bir hubris, bir sınır ihlâli, bir taşkınlık olarak görülmüştür. Bununla birlikte bazılarının eşit olduğu bir düzlemden herkesin ahlaki statüsünün eşit olduğu bir düzleme doğru bir hareket görebiliriz etik tarihinde. Bunun zemini vahiy dinleri tarafından hazırlanıyor ve modernlikte aynılık iddiası evrenselcilik biçimini alıyor. İnsan hakları da bunun başka bir ifadesidir ki, bugün global ahlak bir insan hakları etiği biçimini benimsemeye çok yakındır. Acak endüstriyel teknolojinin ve özellikle de biyoteknolojinin dönüştürmekte olduğu dünyada insan kendisini doğal farklılıkların içine atılmış bir varlık olarak bulmuyor artık; doğal farklılıkları tasarlıyor, meydana getiriyor, üretiyor. İçinde yaşadığımız dünyaya bakınca metafizik kategorilerimizin ne kadar eskimiş göründüğünü farketmemek elde değil. Buna ragmen, hala kendi kendimizi aldatırcasına bir şeyin doğal olmasına atıfta bulunuyoruz, sanki doğal bir şey kalmışmış ve doğallık artık bir norm olabilirmiş gibi.

 

Nietzsche’nin de saptadığı gibi etik tarihi evrenselciliğin ilerleyişidir ve modern dönem ahlakı kendini geliştirmeye dayanan bir soyluluk ahlakı değil, bir eşitlik ahlakıdır ve bunun tüm farklılıkların aynı seviyeye çekilmesi veya eşitlenmesi gibi bir sonucu da olabilir. Nietzcshe, Lacan vs., gibi düşünürler eşitlik talebini hınç duygusunu gizlediğini öne sürmüşlerdir. Eşitlik talebini onurlandırsak ve sahiplensek dahi aynılığın bir hile içerdiği de görülür. Aynı içinde normu koyan kimdir ve o norm kimi temsil eder? Evrenselciliklerin içinde iktidar ilişkileri kurulabilir ve sürdürülebilir, ki sömürgeciliğin mantığı bunu pek güzel içerir. Aynının içinde kişinin veya insanın örnekselleştirildiği ve böylece bir özün başka insanlara dayatıldığı bir düzen ortaya çıkmıştır ve buna tepki olarak etnik, milli veya kültürel kimliğin olumlanması da vaki olmuştur. Çoğulculuk veya çoğulluğun olumlanması özgürleştirici bir moment olarak görülebilir fakat farklılıkların sui generis varolan şeyler gibi görülmesi de yanıltıcıdır. Daha temel soru belki de farklılıkların nasıl kurulduğuyla ilgilidir, farklılıkların tarihselliğini ilgilendiren bir sorudur.

 

Bununla birlikte çağdaş etikte evrenselciliğin ve aynı kategorisinin oynadığı rolden şüphelenmek için başka gerekçeler de ortaya çıkmıştır. İnsanların ahlaki statüleri, ahlaki özneler olarak eşitliklerinin sözde kalması en önemli sebeptir belki de. Ayrımcılıklar devam ediyor, herkes insan haklarını aynı biçimde kullanamıyor, devlet verdiği insan hakları güvencesini askıya alabiliyor, bireyleri ve grupları onları koruyan hukuki kategorilerin korumasından mahrum edip Agamben’in deyişiyle “çıplak yaşam”a indirgeyebiliyor. Aynılaştırma kendini ve farklılığını inkar etmek suretiyle eşit kılıyorsa insanı burada gerçek bir eşitlikten söz edilebilir mi? Anatole France’ın dediği gibi köprü altlarında sabahlamak zengine de fakire de eşit ölçüde yasaktır ve aşılmaması gereken sınır aynı sınırdır, ama zenginin köprü altında sabahlamaya ihtiyacı yoktur ki, barınacak başka yeri olmayan fakirler, evsizlerdir yalnızca. Farklılığı inkar eden veya tek bir kimlik dayatarak eşitliği aynılıkta tesis emeye çalışan yasalar da bir bakıma buna benzerler. Bazıları ancak kendini gizleyerek, yadsıyarak eşit oluyorsa orada aslında eşitlik ve ayrımcılık vardır. İş dünyasının kuralları erkeklere göre yapılmışsa bu aynılık pratikte ayrımcılık olarak işler. O halde insanın sorası geliyor, acaba fark ahlaki bir kategori midir ve farkı nasıl ele almak gerekir?

 

Cinsiyet farklılığı, etnik ve ırksal farklılıklar ve hatta sınıfsal farklılıklar doğallaştırılıp meşrulaştrılıyor. Bu ülkemizde oldukça yaygındır mesela. Kadınların bir fıtratı yani doğası vardır ve onlara dayatılması gereken normlar da bu doğaya uygun normlardır. Bu fikir Aristoteles’ten vahiy dinlerine kadar değişmez. Oysa ki doğa değişmez bir şey değildir; ama onu kültürün üzerine yazı yazdığı ve belirlediği pasif bir katman olarak da düşünmemek gerekir. Doğa farkları kültür ve teknolojiyle ilişkisi içinde üretir. Bu aslında şuna yakın bir iddia: Farklar kültürel ve tarihsel olarak iktidar ilişkileri matriksi içinde inşa edilmiştir. İktidar ilişkileri bir grubu farklı olarak inşa eder ve gruplar arasında asimetrik bir güç ilişkisi kurarak, birini diğerine tabi kılar. Yani bir grubu diğerinin hizmetine verir, sömürüsüne maruz bırakır. Bu kompleks dinamiklerin deşifre edilmesini etiğin bir koşulu olarak görmek gerekir. Bunu yapmadığımız takdirde etik ideolojk bir şey haline geliyor; baskı ve tahakkümü meşulaştırmak için kullanılabiliyor. Etiğin temelinde farkların nasıl üretildiğine ilişkin eleştirel bir düşünme durur. Bu tür bir eleştirel düşünme sürecine girmediğimiz sürece etiği temellendirmek herkese dayatılabilecek aynıyı aramak ve sonuçta iktidar ilişkilerini güçlendirmek olabilir.

 

Burada söylediğim şey farklılıkların kabulünden, başkasının dinlenmesinden, ötekileştirilmenin aşılmasından ileri gidiyorsa eğer, bunun sebebi iktidar sorunsalını ciddiye aldığım içindir. Tahakküm ile iktidar arasında bir ayrım da yapılması gerektiğini düşünüyorum. Benim sorunsallaştırdığım şey tahakküm, zira iktidar eğer sadece kendimiz için değil, herkes için iyi yaşam istiyorsak dışında durulamayacak ve durulmaması gereken bir ilişkiler ağı da olabilir. İktidar konumunu işgal edenin kimleri güçlendirdiği, kimleri zayıflattığı önemli. Bir de hangi değerleri desteklediği, hangilerini alçalttığı. Farklılıkların birbirine tahakküm etmeden bir arada varolduğu ve herkesin aynı hakları ve özgürlükleri eşitçe paylaştığı bir dünyada yaşamak bir ideal olarak ufkumuzda bulunmalı. Belki de ahlakın bu ufku temelinden daha önemlidir.

 

Srun farklılıkların doğallaştırılması kadar, doğanın kavranılış biçimi, çoğunlukla statik bir varlık olarak ele alınması. Bilim, özellikle de evrimci paradigmada çalışan nörobilim ve felsefe doğayı böyle görmez. Oysa dinler doğayı hala böyle görüyor. Doğadan norm çıkar mı çıkmaz mı tartışması aslında çok önemli bir tartışmadır. Vahiyin ruh ile beden arasındaki ilişkiyi kurma biçimi, aklın veya ahlaki hissiyatın etik varoluş alanında bedensel belirlenimi aşabileceği, determinist doğa yasasına değil de onu aşan başka bir yasaya tabi olabileceği etik öznenin modern bir tarzda anlaşılmasını belirlemiş. Etik öznelik manevi bir biçimde ve bedenden bağımsız olarak ele alınıyor. Nöroetik yaklaşımlara baktığımızda da etiğin naturalist bir zeminde temellendirilebildiğini görmekteyiz. Ancak nöroetik dualist modern özne anlayışının yerine evrimci paradigmada beyinle ilgili araştırmalara dayanan yeni bir benlik, kendilik, öznelik geliştirmeye çalışıyor. Normları evrim hareketinin sahnesi olan bir doğadan çıkartıyor. Peki naturalism etiği anlamaya ve açıklamaya yeter mi? Dilin katkısını, fark üretme, ayrım yapma, iktidar ilişkisini tesis etme performanslarını göz ardı ederek anlamlı farklılıkları çözümlemek mümkün olabilir mi?

 

Farklılıkların nasıl kurulduğunu tartışmaya açmak Lacan’ın deyimiyle büyük Ötekinin, sembolik düzenin kuruluşunu sorgulamak anlamına gelir. İnsanlar arasındaki ilişkileri düzenleyen yasa, davranış ve dil kurallarından itibaren düşünmek gerekir farkı. Bilinçdışı da bu sisteme göre işliyorsa acaba onun rasyonel düşünce üzerinde ne kadar etkisi vardır? Rasyonel akıl yürütme onu ne kadar sorgulayabilir ve onun ne kadar dışında tutulabilir? İnsanlar arasındaki sembolik mübadelenin düzeniyle iktidarın düzeninde yürüyen güç ilişkileri her zaman üst üste binmez veya sembolik mübadelenin düzeni her zaman iktidarın kontrolünde bulunmayabilir.

 

İlişkilerde sembolik üstünlük phallus’la, arzuyla ilgili bir mesele Lacan’a göre. Bu anlamda ahlak da arzuyla ilgili bir mesele. Politik güç eğer ahlaki konumunu yitirerek sembolik üstünlüğü kaybetmişse kaba güç, çıkar hesabı, korku sebebiyle onay verilen bir iktidar haline geliyor ki, bu da kendisini korumak için bilgi akışını nasıl denetlemeye çalışırsa çalışsın kaçınılmaz olarak krize girmesi demektir. Sembolik üstünlüğün kaybının semptomu, bu üstünlüğü yeniden sağlamak için sembolik sistemin en iyi bilinen ve en risksiz denklemlerine atıfta bulunmaktır. Sembolik sistemde ikincil konumda bulunan ve göreli bir farklılık olarak tanımlanan kadınların ikincilliğine vurgu yapmaktır. Skandal her neyse onun hesabını vermek yerine kadınlar, başörtüsü, doğurganlık gibi konular üzerinde dolaşıp durmaktır; cinsiyet farklılığının doğal olduğunu ve sosyal varlığının da buna dayanması gerektiğini vurgulamaktır. Ancak bunlar phallus’u geri almak için umarsızca sızlanmalardan ibaret olmaya mahkum ; çünkü semboliğin ahlaki tarafı cinsel rollerin dağıtımından ibaret değil, evrensel bir konuşan, hesap veren öznelik, demokratik tartışma adabı, sözleşme boyutu da var. Bunlar gerçekte yalandan ibaret olsalar dahi, bunlar varmış gibi davranmadan o üstünlüğü yeniden kuramayacağını görmek gerekir.

            Sonuç olarak sembolik sistemin normatif yasaları arasında içiçe geçmiş kodları ve bunların farklılıkların inşası içinde oynadıkları rolü çözümleyebildiğimiz kadar çözümlemek başkasının kendisini ifade edebilmesinin önünü açacaktır ve benim açımdan ahlakın özgürleştiri bir işlevi varsa eğer, bu şekilde ortaya çıkar.

Advertisements

About zeynepdirekblog

Prof. Dr. Koç Üniversitesi, Felsefe Bölümü Öğretim Üyesi
This entry was posted in Uncategorized. Bookmark the permalink.