KIZLI ERKEKLİ

 

 

Türkiye’de zaman zaman egemenin kim olduğunu şaşırdığımız dönemler oldu, egemenliğin halkın olmadığı açıktı ama egemen esasında kimdi: Yargı mı, yürütme mi, ordu mu, yoksa derin devlet veya Ergenekon  tipi bir örgütlenme mi? Bu aralar egemenin kim olduğu konusunda çoğumuzun kuşkusu yok, tek bir egemen var, otorite tek, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan. Zira herşeye o karar veriyor, karar vermemesi gereken işler hakkında bile nedense hep son sözü söyleyen o. Kimseyi dinlemeden ve kimseye fikir sormadan yapıyor bunu. Demokrasiden çoğunluk diktatörlüğünden başka bir şey anlamıyor. Öte yandan, halihazırda ciddi bir egemenlik krizi olmadığı da söylenemez. Cemaat ile başbakan arasındaki mücadelenin AKP’nin bölünmesine giden süreci başlattığını düşünenlerin sayısı çoğalıyor.  Bu bölünmeyi ne engelleyebilir, düşünelim: muhafazakârlığın dozunu arttırmak ve ayrıca muhafazakâr kamusal dille kendisini ayakta tutan sermayedarlara kentlerin içinde yeni rant alanları yaratmak. Özellikle de Anadolu kentlerindeki inşaat sektörüne elbette.

Bununla birlikte, ekonomik iktidarın ötesinde, muhafazakâr söylem şu anda kritik bir tarzda birleştirici bir işlev de görüyor, içerden parçalanmaya yüz tutan dindar erkekler kardeşliğini kadınları aileye tâbi kılmak suretiyle pekiştiriyor. Üstelik AKP’li olmayan erkekler de bunu onaylar ve bu kardeşliğe katılmış buluverirler kendilerini. Kızları söz konusu olunca muhafazakâr olmayan erkeğe az rastlanır. Politik birliğin kurulmasının elzem olduğu yerde bir iç düşman bulmak şarttır. Bu iç düşman artık aleviler ve kürtler olamayacağına, her hangi bir etnik ve dinsel kesimin ötekileştirilmesini artık kimse kabul edemeyeceğine göre, dost düşman ayrımının yapılmasının tek yolu bu ayrımı toplumsal cinsiyeti kullanarak yapmaktır.

Toplumsal cinsiyet feminizm için çok önemli bir kavram.  Hilde Lindemann’ın “Feminist Etik” yazısında söylediği gibi, feminizm aslında ne eşitlik ne de farklılıkla ilgili bir meseledir; feminizm öncelikle iktidar üzerine bir düşünüm yapmak suretiyle ve insanları ve kurumları değiştirmek için çaba göstererek başka bir dünyaya ulaşmaya gayret etmektedir.[i] Feminizm, kültür ve tarih aşırı diyebileceğimiz bir biçimde iktidarı kadınlar ve erkekler arasında asimetrik bir biçimde dağıtan toplumsal mekanizmayı çözümlemeyi ister. Bu mekanizmaya feministler bir sürü ad vermişlerdir: Kadınlara boyun eğdirilmesi, eril tahakküm, ataerkillik, sistemli kadın düşmanlığı, fallokrasi, kadınların ezilmesi gibi. Ama buna feminizm içinde “toplumsal cinsiyet” adı da verilebilir. Toplumsal cinsiyet bir tarihsel veya toplumsal “olgu” değil, öncelikle bir “norm”  veya normlar sistemidir. Normlar reçete edilir veya zorla dayatılır. Kadın şöyle gülmeli, böyle oturmalı, şöyle davranmalı, şu saatte evinde olmalı, evlendiği zaman bâkire olmalı, erkeklerle evlenmeden önce aynı evi paylaşmamalı gibi. Toplumsal cinsiyet etkili bir norm olarak işlediği zaman farklılıklar üretir. Bizi yalnızca “kadın” “erkek” yapmakla kalmaz, “iyi erkek”, “kötü erkek”, “iyi kız”, “kötü kız” da yapar. Toplumsal cinsiyet kadınlara ve erkeklere varoluş biçimleri, yaşama tarzları önermekle kalmaz, bir iktidar ilişkisi de tesis eder. Hayatı boydan boya kat ederek kurumlarda kemikleşir ve kadınları erkeklere tabi kılar. Üstelik bu tabi olma ilişkisini doğallaştırarak meşrulaştırır.

İktidarlar her zaman kadın bedenini istedikleri şekle sokmaya çalıştılar, ama bugün olanın anlamı bundan daha fazla ve farklı bir şey. Egemenlik krizi en sert bir biçimde sürüp giderken egemen söylemin genç kızların ve kadınların nasıl ve nerede yaşayacakları ile ilgili gündem belirleyici açıklamalar yapması, toplumu toplumsal ahlakı kullanmak suretiyle yeniden ikiye bölüyor. Bu bölünme elbette yeni bir hasım ile hısım, dost ile düşman bölünmesidir. Bugün egemenlik izlediği gerilim siyasetiyle bir grup kadını denetim dışı kalan, homojenleştirilemeyen, asimile edilemeyen  “düşman” olarak konumlandırıyor. Evlere polis baskını yapılmasına kadar varan bir politika izliyor. Politik birlik bugün toplumsal cinsiyet sayesinde yeniden kurulmak suretiyle egemenlik krizinin aşılması sağlanmaya çalışılıyor.

Feminizm bugün çevrecilikle birlikte politik anlamda en önemli düşman sayılmaktadır. Zira alternatif politik yaşam biçimleri öneren fikirler feminist ve LGBT ve çevreci hareketlerden doğmaktadır. Yeni düşman toplumsal ahlaki normların dışında yaşayan insanların tümü, kızlar ve kadınlar ve bunu kabul eden erkeklerdir. Yeni düşman devletin gerçek temeli olan evliliğe, imam nikahına ve klasik aileye prim vermeyenlerdir. Üremeyi amaçlamadan, ilişkilerini devlete kabul ettirmeye gerek duymadan meskenlerini paylaşanlar ve sevgili olarak yaşayan, sevişenlerdir.

Nasıl çiçekler açıyor, ağaçlar büyüyorsa, kadınlar da erkeklere, aileye, üremeye tabi olmadan yaşayabilir, sevişebilir ve haz alabilirler. Çiçekler ve ağaçlarla ilgili benzetme sevişmenin doğal olduğu gibi bir iddiayı içermiyor. Sevişmede de kültürel olarak şekillenen bir doğa vardır. Ve ihtiyacımız olan kültür bedenlerimizin hazlarını, bedenlerimizi nesneleştirmeden ve erkeklere tabi kılmadan geliştirecek bir kültürdür. Toplumsal düzenin ve iktidarın anlaşılmaz kılmak istediği ve karşısında dehşete düştüğü şey aslında bu kadar yalın.


[i] Hilde Lindemann, “Feminist Ethics”, The Ethical Life: FundamentalReadings in Ethicsand Moral Problems, RussShaferLandau TheEthical Life: FundamentalReadings in Ethicsand Moral Problems (New York: Oxford UniversityPress, 2010)içinde.

Advertisements

About zeynepdirekblog

Prof. Dr. Koç Üniversitesi, Felsefe Bölümü Öğretim Üyesi
This entry was posted in Uncategorized. Bookmark the permalink.