Yıldız Ramazanoğlu’nun İşgal Kadınları Üstüne

Yıldız Ramazanoğlu’nu hem edebiyatçı kimliğiyle hem de mazlumların yanında haksızlıklara karşı verdiği mücadeleler vesilesiyle tanıyoruz. Kendisi etik kişiliğine ve cesaretine hayranlık duyduğum bir insandır. 2012 yılında Kapı Yayınları’ndan çıkan kitabı İşgal Kadınları Ramazanoğlu’nun politik denemelerini bir araya getiriyor. Kitap ortaya koyduğu felsefi argümanla bize hem çok şey öğretiyor hem de çok düşündürüyor. Ramazanoğlu uzun yıllardır dünyanın çeşitli bölgelerinde kadınların sorunlarının tartışıldığı uluslar arası toplantılara Mazlum-Der’i temsilen katılmıştır. İşgal Kadınları bu süreçte yapılan gözlemleri ve onlara dayalı düşünümleri aktarıyor. Bu deneyim Ramazanoğlu’na “emperyalist feminizm” dediği şeyin esaslı bir eleştirisini yapma imkânı tanıyor. Kitabın, bu bölümü takip eden “Batı’da Müslüman Kadının Temsili”, “Türkiye Tecrübesi” ve “İslam Dünyasından Birkaç Tecrübe” gibi bölümlerinde yapılan gözlem ve tartışmalar da bu ilk bölümle fikir birliği, tutarlı bir konum oluşturuyor. Velhasıl, ortaya eleştirel ve düşündürücü bir derleme çıkmış.  

Bu eleştiri, işgal altındaki ülkelerde kadınların yaşadıkları sıkıntılarını dile getiren söylemin incelenmesine dayanmaktadır. Fenomenolojinin bize öğrettiği gibi, kavramsal çerçevenin nasıl kurulduğu fenomenlerin bize nasıl göründüklerini, ne anlam ifade ettiklerini belirler. Elbette burada bir değerler sorunu da vardır, çünkü insani dünyadaki fenomenin özünü belirleyen kavram çoğu zaman ahlaki, politik ve dinsel değerlerle sarmalanmış, iç içe geçmiştir. Fenomene yerleşen ve söylem üzerimizde hâkimiyetini kurdukça gizlenen bazı kavramlar ve değerler zulmü meşrulaştırmak için kullanılabilirler. Bunların başka coğrafyalardaki ve tarihlerdeki kavramsal kökenleri politik bakımdan son derece son derece ahlâki olsa bile.

Ramazanoğlu’nun akıcı ve kolayca anlaşılır bir dille başarılı bir biçimde gösterdiği gibi, bu konferanslarda yapılan konuşmalara hâkim söylem çoğunlukla Batı’nın çıkarlarına göre örgütlenmiştir. Bunlar, kadınların hayatlarında ABD’nin Irak ve Afganistan işgallerinden sonra ortaya çıkan zorluklardan dini ve Müslüman erkekliği sorumlu tutmaya çalışırlar. Batılı güçlerin Irak ve Afganistan gibi ülkelere demokrasi ve kadın hakları getirme niyetini ifşa eden söylemler işgali meşrulaştırma amacına hizmet eden söylemlerdir. Onların bu ülkelere getirdikleri şey ne özgürlük ne de insan haklarıdır; onların ötekine getirdikleri hediye kan, gözyaşı, açlık, yoksulluk, şiddet ve ölümdür. Ortada Ramazanoğlu’nun ısrarla sorduğu, sorulmaması olanaksız bir soru var: Bu coğrafyalarda yaşanan acıların ve kayıpların asıl sebebi nedir? Bu birinci dereceden sebep işgaldir. Onu gizleyen söylemler, ne kadar etik ve politik bakımdan doğrucu bir dille örülmüş olurlarsa olsunlar, şüphe edilmesi gereken, şüphe altına düşen söylemlerdir. Ramazanoğlu’nun İşgal Kadınları feminist söylem ve argümanların nasıl Batılı emperyalist güçlerin emellerine ulaşmaları için araçsallaştırıldığını dahası işgal altındaki bu ülkelerde iktidarla yakın ilişkide bulunan kadınların da bu söylemleri sahiplenip doğruladığını, böylece çekilen acıların aslında son derece görünür olan kökeninin karartıldığını göz önüne sermektedir.

Bu noktada bir saptama yapmaya ihtiyaç var: Emperyalizm kendini haklı savaş doktrini ile meşrulaştırmaktadır. Bu doktrini ilk kez milattan sonra üçüncü yüzyılda Aziz Augustinus ortaya atmıştır, doktrinin içerdiği koşullara zaman içinde yenileri eklenmiştir. Amerika’nın Irak ve Afganistan Savaşları esnasında doktrin yeniden tartışmaya açılmış ve Amerika’nın askeri ihtiyaçlarını karşılayacak, attığı adımları meşrulaştıracak şekilde yeniden gözden geçirip dönüştürülmüştür. Savaşa girmeyi haklılaştıran koşullardan en önemlisi haklı sebeptir. Klasik kurama göre ne ikinci körfez savaşı ne de Afganistan’a yapılan saldırı haklı bir sebep teşkil eder; zira bir devletin diğerine saldırması ve bunun gereği olarak kendini koruma söz konusu değildir. Önleyici vurma (pre-emptive strike) son derece ad hoc bir biçimde kurama eklenmiştir ve bunun haklı bir savaş sebebi olmak yerine güçlünün saldırganlığını meşrulaştırmaya yarayan keyfi bir gerekçe olduğu iddia edilebilir. Bir devlet bir devlete savaş açarken bir de “niyetin iyi” olması gerekiyor. Yani, haklı savaş kuramına göre bir ülkeyi kendi topraklarınıza katmak veya onu kendinize bağlamak, oradaki doğal kaynakları sömürmek için savaşa giremezsiniz. Gerçek niyetiniz bunlar olsa dahi, bu niyetleri açığa vurmanız savaşı “haksız” bir savaş yapacaktır. Bir ülke bir diğer ülkeye savaş açacaksa, savaşının “haklı savaş” kuramına uygun olması için beyan ettiği niyetin orada özgür, demokratik, insan haklarına dayalı bir rejim kurmak olması kuramın tanım itibariyle gerekli şartıdır. Burada Yıldız Ramazanoğlu’nun kitabının düşündürdüğü ve bizi derin bir sıkıntıya sokan esas meseleye girebiliriz. Etiğin sapkınlaşmasıdır bu. Savaşların etikle veya insan hakları, kadın hakları vs. gibi değer ve normlarla meşrulaştırıldığı dünya aslında ötekinin büyük bir zulüm ve şiddete maruz bırakıldığı bir dünya olabilmektedir. Bunun böyle olduğunu jus in bello, yani savaşın bilfiil yapılmasına ilişkin şartların yerine gelip gelmediğine bakarak söylemek de mümkün. Ramazanoğlu’nun kullandığı yöntem de budur. Sivillerin sivil olmayanlardan ayırt edilmeden katledildiği ve sivil kayıpların sözü edilmeye değmezmiş gibi davranıldığı savaş, jus in bello’nun birinci şartını, yani askerlerin savaşan ile savaşmayanı ayırma mecburiyetini yerine getirmemiştir. Ramazanoğlu düğün salonlarında kadınların ve çocukların bombalanarak öldürüldüğünü yazıyor. Batılılar için bunu kabul etmek sivil Müslüman erkeklerin öldürülmesini kabul etmekten daha zordur. Bu erkeklerin öldürülmesini Batı’nın gözünde daha tahammül edilebilir kılan şey onların kadınlar üzerindeki tarihsel ve toplumsal nitelikteki ataerkil baskının icracıları olmasıdır. Oysaki onların ölümüyle kadınlar dul, çocuklar da babasız kalmaktadır;  böylece kadınlar daha özgürleşmiş olmadıkları gibi, yoksulluk ve açlık koşullarına mahkûm edilmekte ve tüm sorumlulukları tek başına üstlenmek zorunda bırakılmaktadır.  Savaşan ile savaşmayan arasındaki ayrımın hem ikinci körfez savaşında hem de Afganistan’ın işgali esnasında Amerika için sıkıntı yaratan bir koşul olduğunu belirtelim: Pentagon’un gözde siyaset bilimcileri bu şartı da gevşetmek için ellerinden geleni yapmışlardır. Hatta bunların arasında sivil halkın diktatörlükleri desteklemiş oldukları için bilfiil o ülkedeki kötülüğün müsebbibi olduğunu ve dolayısıyla ölmeyi hak ettiklerini söyleyebilecek kadar ileri gidenler de bulunmaktadır. Bu konuda yazılar yazmış olan Noam Chomsky’nin dediği gibi, bunları ifşa etmek ve eleştirmek hiç zor değildir. Sonuç olarak ortada haklı savaş kuramıyla kılıfına uydurulmak istenen bir haksız savaş söz konusudur. Kimi pasifistler zaten her savaş şiddet içerdiği için haklı savaş diye bir şey olamayacağını söylerler. Bazıları ise yalnızca işgal edilen bir ülkede yaşıyorsanız kendinizi savunmak için savaşmanın bir haklı savaş gerekçesi olabileceğini düşünürler. Pasifizmin karşıt kutbuna politik gerçekçiliği koyabiliriz. Clausewitz’e göre savaşta etik olmaz ve aslında savaş hiç sona ermez; çünkü barış zamanında da politika, savaşın başka araçlarla sürdürülmesidir. Yıldız Ramazanoğlu’nun sözünü ettiği günümüz savaşları aslında Clausewitz’i haklı çıkarmaktadır. Fakat Clausewitz’in haklılığının resmen kabul gördüğü bir dünyada uluslar arası hukuk da olamaz. Afganistan’da ve Irak’ta bu haksız savaş yaşanırken uluslar arası hukuk ne işe yaradı diye sorulabilir. Uluslar arası hukuk da kültürel ve askeri açıdan daha güçlü ülkelerin bir ittifakıdır belki de. Böyle bir hukuk olmasa, sadece doğal kaynaklar yönünden zengin kültürel olarak zayıf ülkeler değil, kültürel olarak güçlü ülkeler de güvende olamayacaklardır. Sonuç olarak, haklı savaş kuramı, başka amaçlara hizmet eden sahte bir etik kuram olarak varlığını sürdürmekte ve son derece görünür olan şiddetin üstü hak kuramlarıyla örtülmeye çalışılmaktadır. Gerçeğin ne olduğunu bu ülkelerde yaşayan kadınların edebiyatından ve şiirinden öğrenebiliriz diyor Ramazanoğlu, ki bence bu çok doğru.

Feminizmin eleştirildiği bu kitabı okurken feminist eleştirinin kavramlarını çok iyi kullanan bir yazarla karşılaşıyoruz. Bu da İşgal Kadınları’nı Müslüman bir feminizmin Batılı bir feminizme getirdiği bir eleştiri olarak konumlandırmaya kışkırtıyor insanı. İşgal Kadınları eğer İngilizce’ye çevrilip Amerika’da yayınlanacak olsaydı ki bu kesinlikle çok yerinde olurdu,  İslami feminist açıdan yazılmış bir feminizm eleştirisi olarak kabul görürdü. Yıldız Ramazanoğlu’nun dindar bir hümanizmi olduğunu bildiğim için kitabı İslami feminizm olarak çerçevelememi onaylamayacağını biliyorum. Ramazanoğlu’nun feminizm eleştirisinin merkezinde feminizmin ters cinsiyetçiliği, yani kadınları kurtarılacak mağdurlar erkekleri de zalim, şiddet saçan canavarlar olarak idealleştirme alışkanlığı var. Din kategorisi de buna eklenince ortaya çıkan skalada Müslüman kadın en mağdur kadın, Müslüman erkek en zalim erkek gibi karikatürleşiyor. Ramazanoğlu’nun gösterdiği gibi bu düşünme biçimi işgali desteklemeye ve meşrulaştırmaya yarıyor. Müslüman kadını Müslüman erkeğin zulmünden kurtaran Batı, bu vesileyle yeni sömürgeciliğini tesis etmiş oluyor.

Ramazanoğlu dini evrensel bir mesajı olan, eşitlik ve adalet vazeden özgürleştirici bir hakikat olarak görüyor ve erkeklerin lehine, ataerkilliği güçlendirici yorumları sorgulamamız gerektiğini öneriyor.  İşgal Kadınları feminizmi kendini eleştirmeye davet ediyor. Feminizme getirdiği sert ve haklı eleştirilere rağmen, kitapta feminizmin toptan bir reddi yerine, içerden bir biçimde sorgulanması söz konusu.  Ramazanoğlu Müslüman ülkelerde kadına karşı şiddetle uğraşmanın ne kadar önemli olduğunu vurguluyor ama feminizmin Islamofobisini fark etmesi ve sorgulaması, islamofobinin bugün sömürgeciliği harekete geçiren ve meşrulaştıran temel duygu olduğunu idrak etmesi gerektiğinin de altını çiziyor.

 

                  

Advertisements

About zeynepdirekblog

Prof. Dr. Koç Üniversitesi, Felsefe Bölümü Öğretim Üyesi
This entry was posted in Uncategorized. Bookmark the permalink.