8 Mart

Kadına karşı şiddeti politik, etik ve hukuki bir sorun olarak görmeye ve tanımaya başladığımız zamanları yaşıyoruz. Eskiden kıskançlık veya aşk cinayeti, erkeğin namusunu temizlemesi vs.,  adları altında sınıflandırılan, tek tek erkek ve kadınlar veya çiftler arasında tezahür eden şiddet olaylarını artık “tutku krizi” veya “namus belâsı” olarak değil, daha farklı bir bağlama koyarak düşünmeye başladık. Fakat gözümüzün önünde cereyan eden bir şiddeti bunca zaman doğru adlandıramayışımıza şaşmamak gerek. Şiddete doğru adı koymamak, onu doğru açıklayamamak o şiddetin belli bir biçimde görünmesini ve güvenli bir biçimde sürmesini sağlar. Her toplumsal şiddet biçimi etrafında büyük bir sembolik mücadele sürüp gider; çünkü yaşamın nasıl yaşanacağına ilişkin çıkarlar, ayrıcalıklı toplumsal konumlar, bir zümrenin iktidarını koruması söz konusudur. Dünyanın hal ve gidişi, bundan böyle düzenin nasıl yürüyeceği, kimin ne kadar özgür olacağı buna bağlıdır. Bu sembolik mücadeleyi şiddetten faydalananlar kazandığında, şiddet ya başka şekillerde adlandırılarak tekilleşip, kişisel bir sorunmuş gibi ele alınacak, yani münferitleştirilecek ya da sınıfsallaştırılacak, etnikleştirilecek veya kültürelleştirilecektir. Kadına karşı şiddet, diğer toplumsal ezilme biçimlerini meşrulaştırmak için yanlış adlandırılacaktır.  Örneğin, kadınların öldürülmesi töre cinayetlerine bağlandığında tek bir hamlede hem kentli, modernleşmiş, seküler, eğitimli burjuvaları bu şiddetten ayrı tutmuş oluruz hem de eğitim farkının, etnik ve sınıfsal farklılığın kadınları şiddetten koruyabileceği yanılsamasını yaşarız. Elbette her kadın aynı biçimde şiddete maruz kalmıyor, ama kimse de sandığı kadar muaf olamıyor. Şiddeti ötekileştirdiğimizde erkekliğin hayatımızdaki özgül baskısının hangi biçimi aldığını sorgulamayı bırakırız. Şiddet fiziksel, psikolojik, ekonomik şiddet biçimlerini alabilir. Hayatımızda bunlara maruz kalmamayı başarsak bile, bir ilişki içinde kendini anlatamamak, sorunlarını konuşamamak, taleplerini dile getirememek, sorumlulukları paylaşamamak, sorunsallaştırmamaya zorlanmak, susturulmak gibi sıkıntılarla karşılaşabiliriz. Bunun sebebi eşit muhataplar olarak görülmemek, kendiliğinden bir duygusal iletişimin üzerimizde kurulduğunda erkeğe güvenli bir ortam sağlayan eril denetimi sarsması ihtimalidir.

İnsanlar hukukun koruması ve hoşgörüsü altında öldürülebilirler; eğer öldürülen kişi cinsiyeti, toplumsal cinsiyeti, cinselliği, ırkı, sınıfı veya toplumsal statüsü açısından makbul bir insan grubuna ait değilse, katil de en ağır cezayı almayacaktır. Hukuk patriarkal sözleşmenin bir ifadesidir aslında; tarihsel ve kültürel şartlara göre biraz daha modernleştirilmiş, biraz daha sekülerleştirilmiş bir ifadesi olabilir. Modernliğin ve sekülerliğin kazanımlarını kaybetmek hiç zor olmadığı gibi, zaten hem ilke hem de olgu düzleminde erkekliği koruyan hukukun eril çıkarların açık bir savunusu biçimini almaması için yoğun bir politik mücadele vermek gerekmektedir. Hukuk düzeni insanları eşit olarak tanıdığı halde, kadınların zararına işlemeye devam etmektedir. Kadınların bedenleri, arzuları, hayatları pahasına erkekliği korumuş olduğu gerçeğiyle tam olarak yüzleşmemiştir. Tarihte insanların ahlaki bakımdan eşit sayılmadıkları düzenler kendi meşruluklarını doğada, ezilenlerin bedeninde bulmaya çalışmışlardır. Cinsiyet ayrımcılığına dayanan toplumsal iktidar ilişkileri de farklı değildir. Onlar da eşitsizliği haklılaştırmak için cinsel organların ve bedenlerin farklılıklarına başvuruda bulunarak haklılık türetmeye çabalarlar. Oysa, kölenin bedeninde köleliği meşrulaştıracak bir ırk olmadığı gibi, kadının bedeninde de cinsiyet eşitsizliğini meşrulaştıracak bir cinsiyet yoktur. Kadınların farklı olduklarını veya farklı yaratılmış olduklarını söylemek, onları erkeğe tabi kılmayı haklılaştıramaz. Fiziksel, kimyasal, biyolojik farklar vardır elbette, ama onların ne anlam ifade edeceklerini kültürler, toplumlar, insanlar, yani toplumsal, ekonomik, tarihsel çıkarlar, iktidar ilişkileri belirlemiştir.

Bir erkeğin bir kadına şiddet uygulaması, onu öldürmesi, genel olarak bir cinsin diğeri üzerinde kurduğu evrensel boyutlardaki tahakkümün bir görünümüdür. Grafik şiddetten öldürmeye kadar uzanan bir yelpazede kadın hep şiddeti çağıran, hatırlatan, ondan hoşlanan, onu hak eden, şiddetin mazoşişt bir nesnesi olarak koyutlanmıştır.  Ticari bir ruj reklamından başlayıp pornografik bir temsile, aile içi şiddetin bir fotoğrafından tecavüz ve tacizin sunumuna, seks ticaretinden cinsel zevk için kadın öldürmesine kadar pek çok şiddet biçimini içeren bu yelpaze içersinde, şiddetin hukuki ve gayrı-hukuki formlarının aslında sistematik, yapısal bir devamlılığın içine yerleştiklerini fark etmek gerekir.  Kadının, cinsel ve insani varlığı kültürel bir şiddet tehdidi altındadır. Kadını, her an maruz kalabileceği bu şiddetten koruma iddiasıyla hayatına giren erkek de ona yönelik şiddeti tekelleştirmekten başka bir şey yapmaz çoğunlukla.  Koca veya sevgili de, kültürün kadına reva gördüğü şiddetin bayisi, uygulayıcısı olabilir. Kadın cinayetlerini de kadınlara karşı sistemin desteklediği geniş bir saldırının bir parçası olarak görünür kılmak gerekir. Sorun tek bir erkek, şu veya bu erkeğin rehabilite edilmesi gereken bireysel ruh durumu değil; erkeklik ve kadınlığın kültürel olarak kurgulanışı ve aile içine yerleştiriliş biçimidir.  Erkekliğin hem kadınların hem de heteroseksüelliğin normlarına uygun yaşamayan herkesin hayatına bir tehdit oluşturmasıdır. Muhafazakârlığın, erkek egemenliğini sembolik olarak yeniden inşa etmeye çabalarken kadın hayatıyla ataerkil bir pazarlık olmayı sürdürmesidir. Kadın eğer özgürlüğünden vazgeçer, aileyi ayakta tutarak erkek egemenliğini destekler, evde erkeğe, çocuğa, yaşlıya hizmeti aksatmazsa yaşamasına izin verilebilecek bir varlıktır. Bedenlerimizi dört duvar arasına kapatıp atıl kılarak, tenimizin doğayla, güneşle temasını mümkün olduğunca keserek, bize zihinsel, sosyal ve sanatsal yeteneklerimizi kullanacak zaman, mekan ve fırsat bırakmayarak, bedenimizi ve emeğimizi sömürerek bizi canlı ölüler haline getiren bir sistemi reddetmek biyolojik ölümü hak etmek demek, ama paradoksal bir biçimde yaşama imkanımız da bu redde verilir sadece. Muhafazakârlık adına tek cinsiyetli homo sosyal ve homo erotik bir dünya kuruluyor; öteki erkeğin cinsel arzusuyla heyecanlanan ve kadınlarla yalnızca bu fantezinin yoğunluğunda ilişki kurabilen eril bir bakış dünyayı cinsiyete göre ayrılmış koğuşlar biçiminde yeniden düzenliyor. Kadınlar işte böyle bir pazarlığın içinde başka pazarlıklar yapmaya çalışarak güçlenmeye ve direnmeye çalışmaktalar.

Luce Irigaray Cinsiyet Farklılığı Etiği’nde tek cinsiyetli bir kültürde yaşadığımızı yazmıştır. Cinsiyet farklılığı kültürüne geçmenin kadına karşı şiddete bir çözüm olabileceğini ileri sürmüştür. Tek cinsiyetli bir kültür yaşamın erkeklere göre düzenlendiği, erkek iktidarını pekiştiren bir kültürdür. Erkek bedeni dünyaya geldiği andan itibaren en değerli beden olarak sergilenir, erkekler çocukluklarından itibaren pohpohlanır, “ağa”, “paşa”, “kral”, “prens” olur, etraflarındaki tüm kadınların hizmet ettiği bu varlıklar hem yükseltilir, hem de kendilerini aynı değerde olmayan karşı cinsten ayırt etmeyi onu küçük görmeyi öğrenirler. Karşı cinsin dünyası en azından pembe, saçma, cazip, korkutucu ve anlaşılmazdır. Ataerkil kültürü ayakta tutan en önemli köşe taşlarından birisi cinsler arasındaki iletişimin kesilmesidir.  Cinsler artık çok zor konuşabilecek ve birbirini anlamayacaklardır. Ama bu iletişimsizlik içinde içselleştirilmiş işlevler ve cinsiyet temelli ayrıcalıklılık ve üstünlük beklentileri değişmez. Hatta iletişimsizlik onların korunabilmesi için gereklidir.

Erkekler aile içinde, devlet için değerlidirler ama toplumsal açıdan bakıldığında onları diğer erkeklerle sert bir rekabet bekler. Erkekleşme erkeklerin birbirini ezerek ve ezilerek kendilerini yeniden yarattıkları ve erkekliği yeniden ürettikleri süreç içinde meydana gelir. Erkeklerin şiddet dünyası içinde erkekleşmelerine kadınlar dahil edilmezler. Erkeklik sırf erkeklerden müteşekkil, homo sosyal ortamlarda yeniden üretilir. Cinslerin kamusal alanda birbirinden ayrıldığı ortamlarda karşı cins zaten bir kamusal temsilden, bir hayalden veya aşkın bir fikirden ibaret hale gelir. Muhafazakr tahayyüle göre insanlar tanıma şansına sahip olmadıkları insanlarla evlenecek ve mutlu olabileceklerdir. Aslında cinsel hazzın ve üremenin de bağlandığı ekonomik bir anlaşma yapılmaktadır; bir erkekle evlenmek bir kadın için geçiminin sağlanması, bir kadınla evlenmek bir erkek için bakım hizmetlerinin güvence altına alınmasıdır. Temiz bir ev, hazır bekleyen yemekler, kişisel bakım, cinsel doyum ve her daim hazır ve nazır psikolojik destek. Erkek için ev, bakıldığı, beslendiği, cinsel doyum bulduğu bir mekandır; sabahları evden dünyaya, erkekler arasındaki o sert mücadeleye gidecek, akşam yine o bakımı gördüğü rahatlama ortamına dönecektir.  Evde gördüğü rahatlatıcı muameleyi, ilgiyi ve sevgiyi hakkı olarak gördüğü için alınan hizmetin aksaması bir sorun oluşturur.  Kadının dışarıda çalıştığı durumlarda da evdeki hizmetin aksamaması gerekir. O zaman ya kadın akşamları ve hafta sonları ev işi yapacak ya da temizlik ve bakım hizmetini başka bir kadından satın alacaktır.  Her halükârda erkekten fazla bir emek beklememeli, cinsel hizmet, yorgunluk veya baksa sebeplerle aksatılmamalıdır. Böylesi bir düzende en çok sorun yaratan şey kadınların kendilerini “kişi”, “eşit” olarak düşünmesidir. Kadının insan olarak saygı göreceği beklentisi içinde olması, hayatını özgür seçimlerle belirleyebileceğini düşünmesi,  Kant’ın deyimiyle “kendinde bir amaç” olduğuna hükmetmesidir. Oysa yalnızca erkek böyle bağımsız bir varlık olarak tasarlanmıştır; kadın ona sunduğu hizmetle bu bağımsızlığı destekleyen bir ek, bir dayanak, bir zemindir.  Kadınlara bu “kişi”, “insan”, “eşit” olma fikrini veren feminist hareketler Batı modernliğinin bizim aile düzenimizi yozlaştıran bir komplosudur. Gerçekte, bir adalet hareketinin, etik bir özgürlük politikasının nerede doğmuş olduğunun, hangi coğrafyaya veya tarihe ait olduğunun hiçbir önemi yoktur; getirdiği fikir eğer adalet, eşitlik duygumuzun gereği ise onu başka bir kültüre isnat ederek değersizleştirme stratejisi de ikna edici olamaz. Kültürel pratiklerin her zaman herkese karşı adil olduklarını nasıl iddia edebiliriz ki hem? Bugün bulunduğumuz noktada, kadınlarla erkekler arasındaki farklılıkların eşitsizlikleri haklılaştırmadığına ve bir cinsin diğerine tabi kılınmasını meşrulaştıramadığına ikna olmuş durumdayız. Ahlaki duygularımız,  akıl yürütmemiz ve yargımız “fıtrat” tayinine ödün veremeyecek hale gelmiş. Hiçbir grubun, zümrenin veya cinsin ayrıcalıklı konumunu koruma çabası logosun kendi diyalektiğinin hareketine, fikrin kendi gereğini üretmesine ve açığa vurmasına engel olamaz. Ama sembolik ifade de işitilebilmek ve etkili olabilmek için eylemi, toplumsal hareketleri, siyasi etkinliği gerektirir ve onun içinde yapılır. O halde özgürlük mücadelemize devam edeceğiz.

    

Advertisements

About zeynepdirekblog

Prof. Dr. Koç Üniversitesi, Felsefe Bölümü Öğretim Üyesi
This entry was posted in Uncategorized. Bookmark the permalink.