Türkiye’de Türkçe’de Felsefe

Davetiniz için teşekkür ederim. İlk defa birileri yazdığım şeyleri okudu ve tartışmak istedi. Açıkçası şaşırdım. Bunları yazıyorum, ama içten içe çok okunduğunu düşünmüyorum herhalde. Gerçekten birileri için bir şey ifade etmiş olması beni heyecanlandırdı. Çeşitli konularda yazan birisiyim. Türk düşüncesi uzmanı değilim, Batı felsefesi, özellikle de çağdaş felsefe alanında ders veriyorum. Çağdaş felsefe’den kasıt, Kıta Avrupası felsefesi, Fransız ve Alman düşüncesi, özellikle de fenomenoloji geleneği. O halde nasıl oldu da Türk felsefesi üzerine yazdım bu yazıları? Bunun hikâyesini biraz geçmişe dönerek anlatayım isterseniz. Felsefe bölümüne isteyerek girdim, biraz da felsefeci olan annemden etkilenerek aslında. Annem beni doğrudan felsefe okumaya teşvik etmedi, evde felsefe konuşmazdı, ama gündelik yaşamda da bilge bir kişi olduğu etrafı tarafından hissedilen birisidir. Çocuk okuyamadığı, okusa bile anlayamadığı birtakım kitapların arasında büyüyünce onları bir gün anlamayı isteyebilir. Ben de hep daha çok anlama arzusuyla doluydum. Şansın da yardımıyla Boğaziçi Felsefe’ye girdim, ancak orada felsefeye dair birtakım ön beklentilerim kısmen boşa çıktı. Özellikle de ilk iki sene bir şok yaşadım herhalde. Bir şok, çünkü benim felsefe sandığım şey bambaşkaydı. Karşıma çıkan eğitim farklı bir şeydi, anlamadığımız bir dilde veriliyordu, tamamen yabancı bir zihniyetti. Doğrusu, zorlandım, yanlış bölümde olduğumu bile düşündüm. Dikkat çekici bir biçimde şöyle bir atmosfer vardı bölümümüzde: Felsefe, analitik felsefeden, Anglo-sakson geleneği içindeki argümantatif düşünceden ibarettir. Felsefe ile edebiyat arasında kesin bir ayrım yapmak gereklidir ve günümüzde felsefe adına ortada dolaşan bir sürü eser de aslında felsefî değildir, olsa olsa etkileyici bir takım edebiyat girişimleridir. Felsefe tarihi geçmişin müzesidir, eleştirilmiş, yanlış olduğu gösterilmiş, aşılmış ve geride bırakılmıştır, dolayısıyla onda yeni ve bugün bize anlamlı bir şey söyleyebilecek bir öğreti bulamayız. Türk felsefesi diye bir şey de yoktur ve hiç olmamıştır. Muhtemeldir ki, Türkiye’de felsefeyi ilk kez biz yapıyoruz. Yani bu coğrafyada mutlak başlangıç anında, bir tür milat noktasındayız. Ve gerçek muhataplarımız da anglo-sakson düşünce dünyasındadır. 

Benim felsefeden beklediğim şey, insanın yaşamına dair birtakım meselelerle düşünsel bir zeminde yüzleşmesini kolaylaştırmasıydı. Hayat nedir ve nasıl anlaşılabilir? Kendi olmak ne demektir? Felsefi düşüncenin gerçeklikle kurduğu ilişki beni çok ilgilendiriyordu. Bir de tabii, buradan üretilebilecek imkânlar kafamı kurcalıyordu. Aldığım eğitim bana felsefenin yerel olanla, içinde yaşadığımız toplumla ve kendi deneyimlerimizle hiçbir alakası olmadığını göstermeye çalışıyordu. Benim gibi, bu atmosferde nefes almakta zorlanan birkaç arkadaşla birlikte yavaş yavaş bölümden ruhen kopmaya başladık, kendi kendimize bölümde okunmayan metinleri okumaya çalışıyorduk. Bu süreçte, metinler nasıl elimize geçti hatırlamıyorum ama, Heidegger çıktı karşımıza ve tam olarak anlamıyor olsak da, Heidegger’de bir şeyler bulabileceğimiz hissine kapıldık. Heidegger’in sanki bir vaadi vardı. Bütün varolanları, dünyayı, modern insanın kendisini kaybetmişliğini, teknolojiyi, hakikati, kendiliği, özgürlüğün derin anlamını, şiir ile felsefi düşüncenin yakınlığını düşünmeye elveren bir tarafı vardı bu düşüncenin. Felsefe tarihiyle kurduğu ilişki de bir müzeyi gezmek fosilleri görmek gibi bir şey değildi, yeniyi geçmişin imkânlarının araştırılmasından umuyordu o.

Bu keşiften sonra Kıta Avrupası felsefesine doğru yöneldim ve lisans üstü eğitimimi de o alanda yaptım. Bu arada Kuzey Amerika’daki eğitimim esnasında da aslında hayatı değiştirmeye, dönüştürmeye çalışan bir felsefe buldum. Eşitsizlikleri, dışlamaları, insanlar arasındaki iktidar ilişkilerini tesis eden veya koruyan felsefi önyargıları gözardı etmeden okuduk filozofları. Etik ve siyaseten teyakkuz halinde olarak, giriyorduk felsefenin varlık veya bilgi hakkındaki kavramsallaştırmalarına.

“Türkiye’de Felsefenin Kuruluşu” makalesi benim Türkiye’ye geldikten sonra yazdığım ilk makalelerden birisidir. “Sosyal Bilimleri Yeniden Düşünmek” sempozyumunda böyle bir oturum planlayan, Metis Yayınları’nın çıkardığı Defter dergisinden de tanıdığım Semih Sökmen bu konuyu bana teklif etmişti. Ben böylece uzmanı olmadığım ve bilmediğim bu alanda okumaya ve araştırmaya başladım. Piyasada mevcut olan bu konudaki eserlerden başladım işe. Mesela Aslan Kaynardağ’ın Türk felsefesi üstüne felsefecilerle yaptığı söyleşileri okudum ve karşıma 1933 üniversite reformu çıktı. Üniversite reformu hakkında yazılanları takip etmeye başladım ve Kenan Gürsoy’un vasıtasıyla Rahmi Karakuş’un kitabını buldum. Bu süreçte tanıdıklık biçiminde bildiğimi düşündüğüm, ama yeterince söze dökememiş olduğum, bir his dile gelmeye başladı. Sanırım kendi kendime bir hikâye anlatmaya başladım. Travmatik bir hikaye çıkıyordu ortaya. O sırada Derrida üstüne bir doktora tezi yazmakta olduğumu da eklemem gerek. Türkiye’de felsefenin kuruluşunu ele alırken tesis etme (institution) kavramını performatif bir darbe olarak düşünüyordum. Türkiye’de felsefeyi kurmak, genel olarak felsefeyi kurmak ne demek? Kim kuruyor felsefeyi? Niye devlet kuruyor? Nasıl kuruyor?  Daha evvel yok muydu felsefe? Batı ile ilişkiyi yenileyen bu darbe neyi hedeflemişti? Kendisini Batı’ya göre nasıl yeniden konumlandırmaktaydı? Kime veya neye karşı yapılmıştı bu yeniden kurucu darbe? Buna eklenen başka sorularım da vardı: Türk felsefesi diye bir şey olamaz mı? Niye olmasın? vs. Bunun yanı sıra Cumhuriyet devrimleri ve bunların tarihimiz ve kültürümüzle ilişkisi; bir kopuşu temsil edip etmedikleri; bütün bu kuruluşun zamansallığı, gelecekle ilişkisi, geçmişle ilişkisi üzerine yazmaya başlamıştım. Hepimizin Türkiye’de yaşarken hissettiğimiz, bildiğimiz, algıladığımız, fakat sorgulayamadığımız şeyleri dile getirmeye başladım sanırım. Sözkonusu sempozyumda bu bildiriyi sunduğumda insanlar şaşırdı. Daha sonra bu konularda yazan insanlar çok benzer tonlarda ve daha kapsamlı şeyler yazdılar. Benim makalemin akademik bir yeniliği artık kalmadı denebilir. Bence kavramsal olarak çok daha zengin içerikli şeyler yazanlar oldu, ama sanki bir duygusal tonu ortaya koydu bu makale. Etkiledi birtakım insanları. Ben de yazdığım şey karşısında şaşırdım. Aslında belki de “Türkiye’de Felsefenin Kuruluşu”na özgü bir süreç değil bu, ben her yazdığım karşısında bu duyguyu yaşarım, yazmak bir öğrenme, daha çok anlama ve yeni soruları keşif süreci olduğu için… Aslında kısmen algıladığı ve kendisinde olan bir şeyi yazar insan, ama onu tam olarak idrak etmemiştir, tıpkı monadın her şeyi içermesi gibi. Bir tür bilme ama ifade edememe, farkında olamama hali, yazmak kişisel ve toplumsal bilinçdışıyla bir pazarlıktır. Sanırım ben yazarken ne bildiğimi ne gördüğümü başkalarından ne öğrendiğimi tam olarak anlamaya çalışıyorum.

Bu makaleyi yazmamı anlamlandırmak açısından bir de şunu belirtmem lazım. Ben 1980’lerde okudum. Üniversiteye 1984’te girdim. Ama lise yıllarım, 12 Eylül süreci içinde geçti. Her türkçe derste darbenin sorgulanamaz söylemiyle yüz yüze gelmek, böyle bir baskı tecrübesinin içinden büyük bir sıkıntıyla geçmek, özellikle de darbenin korumaya çalıştığı kuruluşun altını oyup onu anlamsız bir tekrara indirgediğini ve yokettiğini görmek beni ruhen etkiledi. Benden böyle bir makale yazmam istendiğinde, kuran ve koruyan, düşünceyi serbest bırakmayan edimlerin baskı altına aldıkları bir sessizlik patladı. Aslında kullandığım kaynakların çoğu resmî ideolojiye son derece yakın, eleştirel olmayan kaynaklardı, ama ben onları eleştirel bir dille okudum ve aslında yaşanan bir travmayı, Türkiye’de felsefenin travmasını, onun kendi kendisini nasıl imkansız kıldığını anlatmaya çalıştım. Dil ile ilgili sorunlardan da bahsettim o makalede. Kendi dilinde yazılmış yüz yıl kadar eski metinleri bile okuyamıyor olmak bir felsefeci açısından son derece üzücüdür. Batı felsefesi çalışırken, mesela 17. yüzyıla ya da ortaçağa ait metinleri okuyoruz. Halbuki bu topraklarda yüz yıl önce kaleme alınmış metinlere, birileri bizim için çevirmediği müddetçe ulaşamıyoruz. Bu vahim bir durum. O metinleri okuyabilmek için Eski Osmanlıca öğrenmek gerek. Ancak felsefe eğitimimiz boyunca Eski Osmanlıca öğrenmenin gerekli olduğu bize hiç söylenmemiş, böyle bir şey hiçbir zaman desteklenmemiş, bunun aklımıza bile gelmemesini sağlamışlar. Dolayısıyla kendi tarihimize erişimimiz sözkonusu değil. Bunu yazdım. Şimdilerde aslında herkes için malum olan, yeni bir tarafı olmayan şeyler bunlar. Ama o zaman bunları söylemek ve belki de kimin söylediği önemliydi. Bunları benim gibi tamamen Batı felsefesi alanında çalışan, Amerika’da okumuş birisinin söylüyor olması insanları bir biçimde etkiledi.

Birkaç sene sonra yeniden bu konuda yazmamı bu kez başka yayıncılar istediler. Türk modernleşmesi ve Türkiye’de varoluşçuluk üzerine iki makale daha kaleme aldım. “Türkiye’de Varoluşçuluk” makalesini yazmak benim için hayli ilginç oldu. Eski dergi ve kitapların bulunduğu bir kişisel arşivde araştırma yapma imkanı buldum ve 1950’lerde, 1960’larda varoluşçuluğun sağ ve sol kesimlerde nasıl tartışıldığına baktım. Kendi kendime bu tartışmalardan bir anlam çıkarmaya çalıştım. Varoluşçuluk çeşitli dönemlerde, 1950’lerde, 1960’larda, 1970’lerde, 1980’lerde başka başka toplumsal ve tarihsel bağlamlarda anlam ifade ediyor. Batıdan bir felsefi düşüncenin başka bir coğrafya ve tarihte alımlanmasının ne demek olduğunu yeniden düşündürdü bu makalenin araştırma süreci bana. Yani Sartre’ın, Heidegger’in bu topraklardaki macerası bambaşka olabiliyor. Almanya’daki veya Fransa’daki macerasından başka dertlerle yüklenebiliyor, başka saiklerle, başka sorularla canlandırılabiliyor, ilişkilendirilebiliyorlar. Aslında bir düşünür hep bir zeminde anlam ifade eder bizim için, ona dönmemizin biz zemini, ona fikir danıştığımız bir konu vardır. Alımlanışı tartışmak bana “Başkada Aynı Kalmak” yazısını yazdırdı. Sanırım orada bunu daha net söylemeye çalıştım. Doğu/Batı zıtlığı ötesine geçerek bu topraklarda nasıl Türkçe felsefe yapılabilir? Türkçe felsefe yapmak yalnızca Türk ve İslam düşünürlerini okumak manasına mı gelir? Türk Bergsonculuğunu ya da Türkiye’deki varoluşçuluğu araştrırken aslında başka kozların paylaşıldığını görüyor insan. Bu düşünürler üstünden başka birşeye tepki gösterildiğini, başka muhataplara konuşulduğunu hissediyor. Batılı bir düşünürün Türkiye’de okunması, kullanılması, tartışılması hiçbir zaman basitçe bir aktarım değildir. Mesela Mustafa Şekip Tunç’un Bergson’la ilişkisinin temelinde, Türkiye Cumhuriyetine, pozitivist, ilerlemeci veya bilimci modernlik anlayışının yerine başka bir modernleşme anlayışı önermek yatıyordu. O yıllarda birdenbire Bergson’un neredeyse eserlerinin tamamının Türkçeye çevrilmesi, lise kitaplarına kadar giriyor olması, bize bir şey anlatıyor olmalı. Buradaki amaç, Batı’nın daha çok veya daha iyi öğretilmesi, onun hakkındaki bilgimizi arttırmak değil, başka bir şey, bir muhayyile ve eylem değişikliği önerisi. Dolayısıyla alımlama sorununu ciddiye almak lazım., “Başkada Aynı Kalmak”tan şöyle bir sonuç çıkarıyor: Batı felsefesi yaparken bile aslında buradaki varoluşumuza bir tepki vermekteyiz. Felsefe yapmak, felsefeyle ilgilenmek -bu ister çağdaş felsefe olsun isterse modern ve hatta antik felsefe olsun- basitçe analitik bir zihinsel uğraşsa ve burasıyla, kendi hayatımızla hiçbir alakası yoksa (böyle de yapılabilir felsefe) benim için bir anlam ifade etmiyor. Mesela bugün ben Hegel’i okuyorsam bunun mutlaka buradaki tecrübemle bir alakası vardır. Heidegger, Levinas, Derrida, Merleau-Ponty, feminist felsefe aslında yeryüzündeki varoluşumuza ilişkin düşünceler oldukları için benim için bir anlam taşırlar. Dünyaya bağdan, varoluşsal meselelerden, siyasi ajandalardan, travmatik tecrübelerden koparak felsefe yapmak benim için hiçbir zaman cazip olmadı. Ben öyle bir iş olarak görmüyorum zaten felsefeyi. Aksi bir felsefe yapma şekli bana göre bir tür beyin jimnastiğidir ve aslında analitik felsefenin yaptığı şey de bundan ibarettir. Analitik felsefede bizim yaşadığımız deneyim şuydu: İki pozisyon vardı karşımızda, birinden birini seçecek, birini savunacak, diğerini eleştirecektik. Ama niye bunu savunayım, niçin diğerini eleştireyim sorusunun hiçbir gerçek cevabı yok aslında. İngilizce’de “what is at stake” derler, yani tuzağa takılıp kalmış olan, ölecek ya da kalacak olan nedir, o soruya şöyle değil de böyle yanıt versek hayat nasıl değişir, ne kaybedilir ne kazanılır? Bunun yanıtı yoksa ortada aşılamaz bir saçmalık hissi vardır. Hayattan koptuğu zaman felsefe de böyle bir hale geliyor. Böyle de yapılabilir felsefe, ama bununla bir ömür geçirmenin lüzumu var mı? “Başkada Aynı Kalmak”, bir karşıtlığı aşarak felsefe yapma önerisiydi. Onun dışında, tabii ki kültür felsefesi, kültürel fark beni çok ilgilendiriyor. Cinsiyet farkı ya da ırk ve etnisite ile ilgili meseleler ve bunların düşünceye kattıkları ne varsa benim için önemli. Bunlar gerçek dertlerse, hayatın gerçek dertleriyse felsefi olarak da anlamlıdırlar. Bugün bunları felsefeden kopararak felsefe yapmaya ben inanmıyorum. Kültür felsefesi mesela bütün Batı merkezci felsefe anlayışına karşı kendi yerimizden çıkan bir düşünceyi felsefî olarak kavramsallaştırmanın önünü açtığı için benim için anlamlı. Böyle bir felsefe yapabilmek için de felsefeyi okuyuş biçimimizi değiştirmemiz gerekiyor. “Başkada Aynı Kalmak” makalesi de aslında sırf içimde kalmasın diye, bildiğim ve hissettiğim şeyi söylemek istediğim için yazdığım bir yazı. Neden hâlâ biz felsefeyi 18. yüzyılın son yarısında kurgulanmış olduğu haliyle okuyoruz? Sanki Batı içi bir aile meselesi gibi eski Yunan’da başlayan, Almanlara ya da çağdaş felsefeye kadar gelen bir felsefe… Aslında burada bir kültürel dışlamanın olduğunu ve bizim bunu hiç sorgulamadan içselleştirdiğimizi ve felsefe okuma biçimimizde de bunu tekrar ettiğimizi düşünüyorum. Aslında bunun temelinde Batı’nın kendi kimliğini kurma girişimi var ve felsefe tarihi böyle ele alma biçimini sorgulamanın önemli olduğunu, hatta Batı’nın da felsefeyi her zaman eski Yunan’dan başlayan ve Kıta Avrupa’sında biten bir gelişme hikayesi olarak okumadığını söyleyebilirim. Yani yalnızca filozofların değil, halkların da felsefesi olabileceği üzerinde durulmalı. Bunları söylemek benim için önemliydi. Çünkü bulunduğumuz yerden yola çıkan bir felsefe yapmanın imkânını, ancak felsefeyi halihazırdaki okuma biçimini bozarak ve değiştirerek açabiliriz diye düşünüyorum. Tabii ki bu zor bir iş. Bu tarz bir felsefeyle, mesela Afrika felsefesiyle uğraşan arkadaşlarım var. Onların yaptıkları işe benzer bir şeyi ben şu an buradan yapabilmiş değilim. Geçen yıllarda, henüz yayınlanmayan bir çalışmamda Anadolu’da ikamet etmek hakkında bir şey yazmaya çalıştım. Bu bir bakıma şiirlerden, mesela Yunus Emre’den yola çıkarak felsefe yapma denemesiydi benim için. Anadolu ortaçağında Anadolu’da ikamet etmek, mesken tutmak nasıl bir çoğulluk tecrübesi olabilmiştir? Kültürel fark felsefeye girebilir, çünkü onun bizim zihnimizde damarları var, yeraltından sürekli bir akışı var. Biz Batı felsefesi yaparken de çıkıyor ortaya bu fark. Sonuçta başka olanın ortamında kaldığımız halde yine de orada aynı kalmaya çalıştığımızı düşünüyorum. “Anadolu’da İkamet Etmek” de birlik çoğulluk problemi çerçevesinde bu meseleyi anlatma denemesiydi. Ben bu kadar konuşayım isterseniz. Sizin soru ve yorumlarınızla meseleyi birlikte daha çok irdeleyelim.

-Burada metinlerde öncelikle ve birbirleriyle tutarlı olarak göze çarpan şey, -benim açımdan en azından- hem Batı felsefesini hem de Batı felsefesinin Cumhuriyet Türkiye’sinde algılanma biçimine, yorumlanma biçimine ve dolayısıyla kurumsallaşmasına yönelik bir eleştirel bakış içermesi. Doğrusu bu eleştirel bakış ilk defa bu kadar açıklıkla, bu kadar tutarlılıkla söyleniyor diyebiliriz. Benim sorum şu: Bu eleştirel okumadan hareketle az önce karşıtlıkları aşarak felsefe yapmak diye tabir ettiğiniz şeyi biraz daha belirginleştirebilir misiniz? Mesela dil meselesini örnek alalım; bu sorunun nasıl çözülebileceği, bundan sonra eğer Türkçe felsefe yapacaksak hangi yöntemle bu işi devam ettirebileceğimiz hususunda daha belirgin önerileri göremiyoruz metinlerinizde. Bu konuda ne diyebilirsiniz bize? Dil meselesini örnek olarak verdim. Daha genel anlamda kültür ve kimlik meseleleri şeklinde de genişletebiliriz. Mesela küçük bir örnek vererek bitireyim: “Türkiye’de Felsefenin Kuruluşu” makalesinin son cümlesi şöyle: “Bugün üniversitelerimizde resmî felsefe haline gelebilmek için mücadele veren iki karşıt kutbun belli bir tür İslam felsefesi ile belli bir tür Batı felsefesinin kıyasıya birbirini dışlama çabası içinde olmaları böyle bir kuruluşun içinde taşıdığı aşırı şiddetin bize tarihsel bir gönderimi.” Şimdi burada iç içe iki şey var. Birincisi, bu karşıtlıklar arasındaki çıkışı nasıl konumlandırıyorsunuz? Bir de özel olarak merak ettiğim şu: Batılı dediğiniz karşı kutbun karşısında bir tür İslam felsefesi gerçekten var mı? Kendisine İslam felsefesi diyebileceğimiz bir cepheden söz edebilir miyiz?

O makalede tek bir bölümün hikâyesini anlatmaya çalıştım. O da İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü. Zaten Türkiye’deki ilk felsefe bölümü olduğundan tüm tartışmaların çıkış noktası da orasıdır denebilir. 1990’larda en azından bir kamplaşma olduğu izlenimi vardı, İslam felsefesi yapanlarla Batı felsefesi yapanlar arasında. Bu Türkiye’nin siyasî kamplaşmasının bir yansımasıydı elbette. Ben bunu sadece bu şekilde değerlendirmedim. Bence bu gerilim, üniversite reformu esnasında yaşanan travmanın tarihsel bir etkisiydi, sonradan ortaya çıkan bir görünümüydü. Sizin de iyi bildiğiniz üzere o dönemde İsviçre’den uzman çağırıyorlar. Aslında orası eskiden Daru’l-Fünûn, yani bir üniversite ve bir felsefe bölümüne sahip. İsviçre’den gelen bu uzmanın önüne bütün hocaların şimdiye kadar yazdıkları eserleri koymaları isteniyor. O dönemde, yani 1933’te Macit Gökberk asistan; daha yeni işe başlamış. İşe başladığının birinci günü, hocaların çalışmalarının paket yapılmasına yardım ediyor. Bunun ardından İsviçreli uzmanın kararıyla bir kısım hocalar tasfiye ediliyor; İlahiyat kısmı tamamen kapatılıyor ve bir kısmı da emekliye sevk ediliyor. Bu durum Macit Gökberk’i de şaşırtıyor. Mustafa Şekip Tunç’un niçin kalıp İsmail Hakkı Baltacıoğlu’nun niçin gittiğini anlamadığını söylüyor. Bütün bu travma, bir açıdan da aslında faşizm. Zira 1933 bütün Avrupa ülkelerinde, özellikle de Almanya’da -Heidegger’in rektörlük yaptığı dönem- reform dönemi. Devlet kendi ideolojisine uygun bir şekilde eğitimi yeniden yapılandırmaya çalışıyor, yani üniversitenin özerkliğini kaybedişiyle karşı karşıyayız. Bir anlamda, üniversitenin yeniden kurulduğu an bizatihi özerkliğini de kaybettiği an oluyor. Bu insanların tasfiyesine sebep olarak medrese zihniyeti ile felsefe yaptıkları öne sürülüyor. Dolayısıyla zaman içinde İslam felsefesi ve Batı felsefesi şeklinde bir kamplaşma ortaya çıkması son derece beklenebilir ve öngörülebilir bir şeydir. Bastırılanın geri dönüşüdür bu. Kökende bastırılan, yani kimliğin zaten içinde olan bir fark ifadesini bulamadığı zaman felsefî olarak eninde sonunda bir şekilde aranacaktır, ifade edilecektir, ortaya çıkacaktır. İslam felsefesi yapanlar bu işi hakkıyla yapıyor muydu, yapmıyor muydu, onu yargılayabilecek durumda değilim. Ama hiç önemli değil onların bunu nasıl yaptığı, her halükârda islamcı ya da gerici olarak görülme riskini taşımaktaydılar. Böyle bir itham felsefî içeriği olmayan bir ithamdır. Felsefenin hiçbir zaman devletten ve onun resmi ideolojisinden uzak olmadığını gösteriyor. Halbuki felsefe resmi ideolojileri sorgulaması beklenecek bir düşünme girişimidir, Sürekli bir biçimde öncüllerini sorguladığı, olumsuzluğu kucaklayabildiği için yapabilir bunu. Hakim olan felsefe zihniyeti, kendi kimliğimiz ile ilgili dertlere hiç cevap vermediği için benimsenmemiş, bir gelenek oluşturamamıştır, dahası resmi ideolojiyle barışık olmayı tercih etmiştir. Mesela bölümün kurucusu olan Reichenbach’ın felsefe namına anlattığı şeylerin çok zor olduğu için anlaşılmadığını sanmıyorum. Hatta kendisi felsefe tarihi dersleri vermiş ve neden felsefenin bir bilim olarak yapılması gerektiğini anlatmaya çalışmış; ancak yine de ikna edici olamamış. Aslında esas bölümün kuruluşuna rengini veren isim Macit Gökberk ve onun dil, kültür, tarih felsefesi ve ahlak meselesindeki görüşleri bölüme hakim oluyor. Bu meseleler aynı zamanda Cumhuriyet’in yeni bir kimliği tesis ederken önem verdiği noktalar. Dil çok önemli, çünkü geçmişle ve bir manada geride bırakılan her neyse onunla ilişkiyi kuruyor dil. Bu sebeple dili değiştiriyorlar, sadeleştiriyorlar. Bu itiraz edilmesi gereken bir şey, çünkü dil tepeden bir müdahale ile değiştirilebilecek bir şey değil. Dil yaşamın bir devamı nihayetinde. Bence Batı felsefesi yaparken bir şeyleri nasıl çevireceğimizi, nasıl ifade edeceğimizi baştan bilmesek de o konu hakkında Türkçe konuşmaya başladığımızda aradığımız karşılığı buluyoruz. Masa başında kavram üretmeyi yanlış buluyorum ben. Öğrencilerimle bir felsefî meseleyi Türkçe konuşuyor olmak zaten onun terminolojisini kurmaya imkan veriyor. Boğaziçi’nde okurken her şey İngilizceydi ve dolayısıyla biz bir şeyin dilini hiçbir zaman kuramıyorduk. Boğaziçi’nden mezun olduktan sonra felsefeyi Türkçe nasıl konuşurum sorusu önemli hale geldi benim için. Mesela İngilizce, Fransızca veya Almanca bir felsefî metni alıp birlikte okuyarak o metin hakkında Türkçe konuşmaya başladığınızda onun dili kendini açığa çıkartıyor. Mesela ben ve yüksek lisans programındaki birkaç öğrencim bir Merleau-Ponty kitabı hazırladık. Merleau-Ponty daha önce pek az çevrilmişti Türkçeye; dolayısıyla bir dili de yoktu. Fakat biz onun üstüne makaleler yazarak, bu düşünceyi Türkçe konuşarak Merleau-Ponty’nin dilini kurduk ve anlaşılır, zorlama olmayan bir dil ortaya çıktı. Felsefenin dili böyle bir şey; insanlar felsefe konuştukları zaman o şeyin dilini de icat ediyorlar. Tabii ki bazı kelimeler eski dilden geliyor; ben hangi kelimeleri biliyorsam onları kullanıyorum. Osmanlıca çok okumuşsam, ona dair bilgim çoksa o zaman çok daha geniş bir kelime haznem oluyor ve o kelimeleri kullanmaya başlıyorum. Şayet daha dar bir kelime haznesiyle ve sadece modern, sıradan halk Türkçesiyle konuşuyorsam o zaman da o kelimeleri kullanıyorum. Dolayısıyla hiçbir zaman bu dilde nasıl felsefe yapılır gibi bir problemim yok benim. Önemli olan meselenin kendisidir çünkü. Meselenin kendisi eğer gerçek bir mesele ise onu konuşuyorsunuz ve onun dili kendiliğinden ortaya çıkıyor. Benim dil konusunda söyleyeceğim bundan ibaret. Dile yapılan yapay müdahaleleri ben çok yanlış buluyorum. Kimse bir felsefeciyi şu kelimeyi kullanmayacaksın, bu kelimeyi kullanacaksın diye zorlamamalı. Ben o kelimeyi benim hissediyorsam ve karşımdakilerin de rahatça anladığını düşünüyorsam kullanırım. Benim için okuyucunun veya beni dinleyen insanların ne dediğimi anlaması çok önemli. Onları fazla zorlamamak da çok mühim, çünkü felsefe zaten zor bir şey ve siz de kendinizi anlatmak zorundasınız, yani sözünü ettiğiniz şeye erişim sağlamak zorundasınız. Onun için mümkün olduğunca yalın olmak, okuyucuyu zorlamamak gerekiyor. Anlamı yakalayabiliyor muyuz? Söylenmek istenene değebiliyor muyuz, onu sarabiliyor muyuz? Bunu yapabiliyorsak ister eski ister yeni bir kelime kullanmışız hiç önemi yok. Burada tamamen özgür olduğumuzu düşünüyorum. Tek önemli şey şu: Metni okuyacak olan insanlar eğer sürekli sözlüğe bakacaklarsa orada bir sorun var demektir. Türkiye’de felsefeye çok büyük bir ilgi var. Ama insanlar çoğu defa hayal kırıklığına uğruyorlar, çünkü ellerine aldıkları kitabı okuyamıyorlar. Çeviriler genellikle çok kötü oluyor. Yazarlar da yeterince elinden tutmuyor okurun. Kendisini kendi dünyasına kapatan yazarlar okuyucuya yardımcı olmuyor, ele aldığı konuyu tam manasıyla cömertçe paylaşmaya çalışmıyor. Bu tavra karşıyım. “Ben her şeyi anladım, ama sizin anlamanız çok zor, bakalım anlayacak mısınız?” diyen bir yazar tipine razı değilim. Felsefe insanın akıllı olduğunu, çok zeki olduğunu ispatlamak için yaptığı bir şey ise onunla fazla uğraşmaya değmez. Felsefe, fikrin hediyesini başkasından almak, onu geliştirip başkalarına hediye etmektir. Bu ülkede felsefecilerin gördüğü takdir başka hiçbir ülkede var mıdır? Ama gerçekten bu felsefe faaliyeti içerisinde bulunan bir şeyleri açıklama, anlatma, tartışma, bunun öncülüğünü yapma sorumluluğu olan insanlar bunu ne kadar hakkıyla yapıyorlar?

 

-Bu toplantının önceki oturumlarında dil meselesi üzerinde bayağı durduk; ancak sizin öneriniz kadar rahat bir görüş serdedilemedi şimdiye kadar. Sizin doğallık ve kullanışlılık, pratik faydaları ve anlaşılırlık kriterleri oldukça önemli ve herkes tarafından kabul edilecek kriteler. Peki ama o zaman bu mesele niye bu kadar problemli, niye bu kadar sancılı?

 

Bu konuda şöyle bir tutum benimsenebilir: Eski bir kelime kullanırsınız, açıklarsınız. Yani o metinde o kelimeyi, okuyucunun bildiğini farz etmeden, kavramsallaştırırsınız, açıklarsınız ve kullanmaya devam edersiniz. Öğretirsiniz kullandığınız kavramları. Ancak ben pek çok yazarda bunu görmüyorum. Rahatsız edici olan bu. Yani kendisi ve birkaç dostu için yazıyor sanki. Senin bu kelimede, sözcükte gördüğün derinlik tam olarak ne? Neler var bu sözcüğün içinde? Bana bunu öğret sonuna kadar. Bunu yapmıyor genellikle yazarlar. Böylece o biliyor, biz bilmiyoruz hissine kapılıyoruz. Bu tavra saygı duyabiliriz, ama dil sorununun bu şekilde çözülemeyeceği kesin. Dil sorunu öğreterek çözülecek. Eski kelimeleri kullanan, eski kavramları tekrar devreye sokan insanlar da bana kalırsa yeterince pedagojik bir iş yapmıyorlar. Yoksa buna politik bir direncimiz yok; en azından şahsım adına böyle bir önyargım yok. Ben gerçekten kendi geleneğimizden gelen ne varsa bu beni beslesin isterim. Ama bu öğretme işini yapan yok. Doğrusu düzgün telif çalışma çok az. Yazmayı bilmiyoruz.

-Dilin gramatik yapısı ile anlam örgüsü arasında nasıl bir ilişkiden bahsedebiliriz? Mesela Heidegger’in felsefesini farklı kılan şeyde Almancayı farklı kullanmasının ne derecede etkisi vardır? Türkçe açısından bu durumu ele alırsak, Türkçenin gramatik yapısının o dille ifade edilen düşünceye de bir farklılık kazandırdığını söyleyebilir miyiz?

Türkçenin sentaksıyla ilgili sorun daha ziyade çevirilerde insanın başına bela olabiliyor. Bizde anlam hep sonda geliyor. Fiili hemen almadığımız için beklemek zorunda kalıyoruz ne olacağını öğrenmek için. İngilizcede, Fransızcada, Almancada öyle değil; ne olacağına dair hemen bir hisse sahipsin; ilave bilgi, tabii ki detaylandırıyor bildiğin şeyi. Bu durum çeviride insanı zorlayabiliyor. Çünkü kaynak dilde cümle uzunsa çeviride okur kayboluyor cümlenin içinde, gerçekten anlamın belirlendiği yere gelene kadar bayağı bir yük biniyor cümlenin üstüne.

Heidegger meselesine gelirsek… Heidegger Almanlar için bile anlaşılması zor bir filozof. Çünkü dili özel bir şekilde kullanıyor. Aslında özel bir şekilde kullanıyor derken bunu şöyle anlamak lazım: Kelimelerin bütün ekleri Heidegger’in dilinde anlam ifade etmeye başlıyor. Biz bir süre sonra konuşurken ezbere kullanmaya başlıyoruz kelimeleri. Düşünmeden kullanıyoruz. O ise kullandığı her kelimeyi gerçekten düşünerek kullanıyor. Bu çok öğretici ve iyi bir şey tabii ki;  çünkü bize anlamın olanaklarını açıyor. Fakat bu sadece Heidegger’in yaptığı bir şey de değil. Pek çok iyi filozofun yaptığı bir şey. Zaten dili bilinçli kullanmak; ne dediğinin farkında olmak lazım. Felsefenin meselesi de bu. Heidegger kelime de icat eder. Gerçekten dili kullanışı son derece parlak, son derece yetkin. Bildiğini düşündüğün bir şeyi okuyorsun, tanıdık bir damarı, yolu takip ediyorsun ve birden bambaşka bir dünya kuruyor Heidegger insanın etrafında. Büyüleyici bir yetenek onunkisi. Ama bu bütün filozofların zaten yapmak istedikleri ve ulaşmaları gereken bir nokta benim gözümde. Aynı şey Türkçe felsefe yaparken de mümkün. Almanca’nın bir felsefi değeri varsa, filozofları olduğu içindir. Almanca yazdıkları içindir. Yoksa hiçbir kökensel ve ondaki yaratım süreçlerinden bağımsız bir biçimde bir dil diğer bir dilden daha felsefi değildir.

-Türkiye’de bazı üniversitelerin felsefe bölümlerinin Türkçe dışında bir dilde eğitim verdiğini dikkate alırsak, acaba felsefeyi Türkçe ya da bir başka dilde yapma arasında herhangi bir farktan söz edebilir miyiz?

Galatasaray Üniversitesi çift dilli olduğu için yabancı dilde okuyoruz felsefeyi, ama Türkçe tartışıyoruz. Bunun çok şey kattığını düşünüyorum. İşi tamamen yabancı dilde yapmak benim hoşuma gitmiyor. Çünkü bir tuhaflık, bir yabancılaşma oluyor (onlar da Türk, ben de Türküm niye şimdi biz Fransızca veya İngilizce konuşuyoruz?). Ayrıca kendi deneyimimden biliyorum, ilk iki sene öğrenci hiçbir şey anlamıyor; en azından dersin yarısını anlamıyor. Bizim uyguladığımız formülde öğrenci okuduğu metni anlamadığında kendi dilinde konuşarak ona anlamadığı şeyi açıklayabiliyorsun. Şimdi soruya gelecek olursak… Diyelim ki, bir Fransız veya Alman düşünür üzerine Türkçe ya da İngilizce veya Fransızca yazma arasında herhangi bir fark var mı? Türkçe yazarken Türkçe düşünüyorsun. Ama anlattığın meseleler aynı meseleler benim gözümde. Ben bu makaleyi İngilizce de yazsam, Türkçede yazsam o düşüncenin temel meselelerini açıklayarak başlarım. Türkçe yazarken bazen kendi dilimi kullanıyor olmanın avantajını yaşıyorum. Benim mesela Türkçe kullandığım kelimeler birdenbire bana öyle cümleler kurduruyor ki, o düşünceyle ilişkim değişiyor, dönüşüyor. Bu çok güzel bir şey. Türkçe yazmanın çok öğretici bir tarafı olabiliyor, çünkü insan aslında yazmadan ne bildiğini bilmiyor. “Türkiye’de Felsefenin Kuruluşu”nu yazmadan böyle bir şey yazacağımdan haberim bile yoktu. Ortaya çıkan şey bu oldu. Aslında kendime bile doğru düzgün ifade edemediğim, birbirimize ifade edemediğimiz şeyleri dile dökebildim. Ama benim için ders de çok önemli, çünkü derste karşılıklı yüz yüze bir ilişki var; konuşma var. Konuşma sürecinde de insan ne düşündüğünü keşfediyor. İngilizce yazarken veya Fransızca yazarken biraz daha sıkılıyorum. Daha yoksul ve daha zayıf oluyor söyledikleriniz. Düşüncenin meselelerini anlatırken bir fark göremiyorum açıkçası. Ama o dili kullanırken ortaya çıkan öyle şeyler var ki, aniden, rastlantısal olarak birdenbire seni başka bir yere geçiriyor ve ondan sonra da o senin bilginin bir parçası oluyor.

-Bu sorunun nihayetinde varacağı nokta aslında bazı dillerin ontolojik bir üstünlüğe sahip olup olmadıkları, hatta evrensel bir düşünceden söz edilip edilemeyeceğidir. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Batı’nın felsefî geçmişini bir gelişim hikayesi olarak anlatan zihniyet bazı dillerin de felsefi bakımdan üstünlüğe sahip olduğunu söyler. Bu, kimlik oluşturmanın temel izleklerinden bir tanesidir. Antik Yunanca ve Almancanın felsefî dil olarak diğerlerinden daha üstün olduğuna dair iddialar… Ben felsefenin kutsal bir dilinin olmadığını düşünüyorum. Yeni bir dil içine girdiğimiz zaman sanki yeni bir dünyaya girmiş gibi oluruz. Benim için her yabancı dil böyle büyülü bir dünya. Türkçe öğrenen birisinin de aynı zenginlik hissini yaşayacağını düşünüyorum. Kendi dili de yabancı olabiliyor insana. Onu nasıl dinlediğine bağlı. Söyleyiş momentine ayarlı olmaya bağlı böyle bir dil tecrübesi. Benim gözümde bu yabancılık da çok değerli. Türkçeyi dinlemeyi bilirsek çok şey öğreniriz. Kısacası hiçbir dilin felsefe yapmada bir ayrıcalığı yoktur.

-Bazı dillerin felsefî düşünce ve ifade açısından üstünlüğünü savunanlar bir açıdan geçmişte ya da şimdi mevcut bir vakıadan hareketle konuşuyorlar bence. Yani geçmişte Arapça, Latince ya da Almancayla felsefe yapıldı; ancak Türkçenin böyle bir geçmişinin olup olmadığına dair zihnimizde taşların tam olarak yerine oturmamış olması, Türkçe felsefe, Türklerin felsefesi gibi bir şeyin var olup olmadığı sorusunu gündeme getiriyor. Size göre muhtemelen Afrika’da herhangi bir dilde de oturup felsefe yapılabilir, ama evrensellik açısından düşünüldüğünde gerçekten felsefe yapabilmek için bir dilin bazı şartları haiz olması gerekir mi?

Doğru, ben Afrika’daki herhangi bir dilde de felsefe yapılabileceğini düşünüyorum. Ancak öncelikle evrensellik meselesini ele alalım isterseniz. Burada Hegel önemli bir yerde duruyor. Hegel kendi bilincinin, özbilincin nasıl akıl olduğunu anlatıyor malumunuz. Bu mutsuz bilincin -ki mutsuz bilinç de aslında somut örneklerine bakarsanız dindar bir bilinçtir, belli ki Yahudilik ve Hıristiyanlık vardır Hegel’in aklında. Değişmez olan, tekil bilincin karşına tekil bir şekilde çıktığında bilinç onunla nasıl ilişki kurar? Hem tekil olmayan, tezahür etmeyen aşkınlıkla ilişki (Yahudilik) hem de tekil tezahüründeki mutlakla ilişki (Hıristiyanlık) ve bunların ayrılığı ortadan kaldıramayıştan kaynaklanan ıstırapları, evrensel ve akli bir gerçeklik olduğu fikrini önceliyor Hegel’e göre. Onun “evrensellik diye bir şey düşünebilmemizin koşulları nelerdir?” sorusuna verdiği bu yanıt, ortaçağla modern akıl arasındaki ilişkiyi yeniden düşünmeyi gerektirir. Ortaçağın dinsel özbilinci ve onun mutlağı arayışı olmasaydı modernliğin aklı diye bir şey de ortaya çıkamazdı. Yani modernliğin evrensel aklını doğuran şey aslında dinin mutsuz bilinç tecrübesidir. Bir anlamda aklı çıkartan imandır ve imanın acılarıdır demiş oluyor. Din ile felsefe arasındaki ilişki nedir diye sorulduğunda, Hegel bunlar aslında aynı şeydir diye yanıtlayacaktır sizi. Yalnız dinin imgelerle düşündüğü şeyi felsefe kavramlarla düşünür. Evrensel bir akılsallığın imkanını Hegel böyle ortaya koymuş. Bu yalnızca bir örnek, demek istediğim şey şu: Evrenselliğin ortaya çıkmasının imkanını, koşulunu konuşmak gerek. Çağdaş felsefeye bakarsak, onda modernliğin evrensel fikrinin, Avrupa merkezciliğinin ve Batı merkezciliğinin eleştirisini içeren bir damar görürüz. Modernliğin evrensel hakikat fikri, örneğin sömürgeciliği mümkün kılmıştır. Evrensellik adına insanlığın büyük bir kısmına yok muamelesi yapılabilmiştir. Aslında bütün Batılılaşma tecrübesi de böyle bir hikayeyi anlatır bize. Ancak onlardansanız tam olarak insansınızdır ve aslında onlardan değilsinizdir ve hiçbir zaman olamazsınız da. Bugün evrenselliği yeni bir şekilde düşünmemiz gerekiyor. Evrensel olandan vazgeçecek değiliz. Evrensel olandan vazgeçtiğimiz zaman geriye yalnızca tekillikler kalır. Yani elde sadece ampirik tekilliklerden ibaret bir dağılma/çokluk kalır ve bu çoğulluğun hiçbir zaman bir birliği olamaz. Çoğulluğu bir arada tutan ancak bunu yaparken aynılaştırıcı veya dışlayıcı olmayan bir tavır mümkün mü? Beni Levinas’la ilgilenmeye sevk eden soru da bu aslında. Levinas bu soruya bir yanıt verdiği için önemli. Levinas’a göre, evrenselliği var sayarak başkasıyla ilişki kuramayız; başkasıyla karşılaşmanın zemini evrensellik değildir. Evrensellik bir varsayım olmamalı, evrensel olan, nihayetinde, gerçek bir sohbetten, bir konuşmadan, diyalojik bir ilişkiden doğacaktır. Ötekinin beni eleştirme hakkına sahip olduğu bir ilişkidir bu. Benim önyargılarımı idrak etmemi sağlayacak bir konuşmanın meydana geldiği bir ilişki. Ortak bir akıl temelinde uzlaşmak değil de, ortak aklı doğurmaktır esas olan eleştirel bir ilişkiden. Yani ortak aklı ben kendime mal edip de öteki de sanki buna katılmaya zorunluymuş gibi davranamam. Bu bir haksızlık, bu bir adaletsizlik olabilir. Kültür bağlamında bunun tekabül ettiği şey şu: Her kültürün evrensel olana katkıda bulunma hakkı vardır. Evrensel olanı biz kültürel birtakım karşılaşmalardan ve konuşmalardan, bir tür sohbetten, bir eleştiri sürecinden itibaren tesis edeceğiz. Birimiz diğerine bir evrenseli, zaten çoktan kurulmuş bir şeymiş gibi dayatmayacak veya önermeyecek. Bu yüzden eklektik bir felsefeden söz ediyorum bir parça. Eklektik felsefede insan, yani felsefeci kendisini, çeşitli halkları reforme eden bir eğitimci olarak görmez. Herkesten bir şey öğrenen birisi olarak görür. Bütün kültürlerde felsefî olan şeyler vardır ve nihai olarak insanlık için evrensel olan, onlardan bir şey öğrenerek çıkacaktır ortaya. Şimdiye kadar modernlik Batılı bir evrenselin diğerlerine dayatılmasından ibaretti; artık bu modelin değişmesi lazım. Felsefe okuma biçiminin değişmesiyle çok ilişkili bu. Yani akıl çoğul olmalı. Tek akıl, totaliter bir şekilde farklılıkları dışlayan ve hakikate zaten sahip olduğunu iddia eden akıl sorgulanmalı bu süreçte. Bir kültür felsefesi de ancak böyle bir çerçevede meşruluk kazanır. Yoksa Türklerin ya da Batı dışı herhangi bir toplumun felsefe yapamayacağı gibi bir önyargı kabul edilebilir bir şey değil.

-Sizin bu yaklaşımınızın doğuracağı göreceliliği nasıl aşabiliriz? Zira bir hakikat fikriyle böylesi göreceli anlayış arasını uzlaştırmak hayli zor gözüküyor?

Ben aslında göreceliliği savunmadım. Bütün kültürlerin hakikatin ne olduğunu ortaya koyma konusunda bir katkıda bulunma hakkı olmasından söz ettim. Bu görecelilikten farklı bir şey. Dolayısıyla hakikat benim için önemli bir mesele. Yani hakikat sana göre, bana göre değişir; o zamana bu zamana göre değişir demek istemiyorum. Hakikat eleştiriye dayanmalı diyorum. Ben kurulmuş bir takım hakikatlere karşı hassasım; onların nasıl kurulduğunu anlamak isterim. İşte “Türkiye’de Felsefenin Kuruluşu” da böyle bir tesis/kurulma hikayesini anlatıyor. Ama bu tesis hikayesi aynı zamanda bir hakikat hikayesidir. Her travma bir hakikat hikayesidir, hatta o travmayı doğuran şey sırf bir hayal olsa bile. Travmanın hakikati aslında insanın yaşadığının hakikatidir. Bu tür bir yaşantı da bir takım yapıları sorgulamaya açmaya yeter. Dolayısıyla hakikatten muaf bir söylem değil benimki. Bütün hakikatlerin tarihsel olarak kurulmuş olduğu gibi bir iddiada da bulunmuyorum. Tarihsel olarak kurulmuş hakikatler var, ideolojiler var; bunu inkar edemeyiz. Ama neyin böyle olup neyin olmadığını da ayırt etmek lazım. Bunların ötesindeki hakikat, yani ilahî hakikate dair bir konuşma yapmadım ben şimdiye kadar. Ben insanların bu dünyadaki hakikatleriyle ilgili konuşmalarını tartışıyorum sadece. Herkes kendi varoluşunun hakikatini felsefî olarak ifade etmeli. Ve bunu dünyada hakikat ile ilgili, ya da herkesi kapsayacak olan hakikatlerle ilgili iddialar bu konuşmaları dışlamamalı; söylemek istediğim şey bu.

-Türkiye’de ve Türkçede felsefeyi kurmak anlamında bir ortak bilinç oluşmasını halihazırdaki şartlar açısından mümkün görüyor musunuz? Farklı felsefe anlayışları arasında ortak bir dil zemini tesis edilebilir mi?

 Bir sözlük oluşturulabilir ama ben bunun böyle bir sözlük oluşturularak çözüleceğini düşünmüyorum. Çeşitli gruplar, heterojen gruplar bu işi yapa yapa ve kendi düşüncelerini en anlaşılır, kendileri ve okuyucuları için en anlaşılır şekilde ifade ede ede, anlaşılırlığın sınırlarını zorlaya zorlaya, yani düşüncenin dibine kadar gittiğin hissine kapıla kapıla felsefe yaptıkları zaman ve bunu birçok grup yaptığı zaman, çok sayıda böyle okuma ve tartışma grubu olduğu zaman ve bunlar yazıya döküldüğü zaman birdenbire bir şey doğacak gibi geliyor bana. Türkiye’deki gibi felsefeye akan bir enerji, olumlu bir kabul ve takdir başka bir yerde yok. Belki felsefe çok yavaş gelişen bir alan ama bu topraklarda iyi şeyler olacak gibi gözüküyor. Ben kendimi, tıpkı Nietzsche gibi, benden sonra olacak bir şeylere doğru bir adımmışım gibi gördüm. Felsefenin dilini önceden kurmak, herkese bir sözlük vermek, buyurun, bundan sonra bu kelimeleri kullanacaksınız demek, bu bana çok doğru gelmiyor. Önemli olan bunun ortamını oluşturmak; iyi örnekler ortaya koymak. Benim yapmaya çalıştığım şey de bu. Yalnızca bu işin iyi birtakım örneklerini ortaya koyabildiysem, mesela iyi bir şerh yazabildiysem bu bana yeter de artar. Bu ülkenin buna çok ihtiyacı var. Bu yapılırsa eğer, insanlar bu işi nasıl yapacaklarına dair doğru bir fikir oluştururlarsa, mesele bir entelektüel gösteriş yapma halinden çıkarsa burada bir şeylerin olmaması için hiçbir sebep yok.

-Dolaylı olarak dille ilgili bir soru sormak istiyorum. Önceki toplantıları da düşünerek iki eksen oluşuyor zihnimde. Birisi neyin felsefe olduğuna ilişkin tartışma. Bir eksende felsefenin dinle ya da doğa bilimleriyle ilişki içinde olamayacağı, ilişkili olduğu takdirde felsefe olamayacağı iddiası var. Diğer eksen ise daha özgürlükçü bir yaklaşımı temsil ediyor. Yani farklı kültürlerde felsefî olanı aramak, bulmak; farklı kültürlerin de felsefî olanı ifade etme hakkı. Bu iki ekseni esas alırsak neyin felsefe olduğuna ilişkin ölçüyü nasıl tayin edeceğiz? Mesela bu özgürlüğün alanı nereye kadar genişletebiliriz?

Çok zor bir soru. Hiçbir zaman filozoflar kolay kolay bu soruya bir yanıt vermek istemezler. Bence felsefe aynı zamanda gelenekle bir ilişkidir. Yani felsefenin geçmişle bir ilişki kurması gerekir diye düşünüyorum. Bu, Amerika’yı ben keşfettim, tarzında bir düşünme değildir. İnsanlığın düşünce birikimidir bu; hem de en has düşünce birikimi. Aynı zamanda bu bir tartışma alanıdır. Burada tartışmalar olmuş, diyaloglar olmuş, burada birlikte tecrübeler yaşanmış. Şimdi bunu yok sayarak felsefe yapılmaz. İster Türk felsefesi yapın isterse kültür felsefesi yapın fark etmez, bir şekilde bu geçmişle ilişkinin sürekli kuruluyor ve tazeleniyor olması gerekir. Felsefe bir anlamda Hegel’in Erinnerung faaliyeti; yani hatırlama ve içselleştirme faaliyetidir. Bu ilişkiyi ben arıyorum açıkçası felsefede. Ancak aynı zamanda gelecekle de ilişkisi var felsefenin. Çünkü felsefe kavram önerir; bunu şöyle düşünelim, der mesela. Yeni düşünme biçimleri önerir; yani evrenseli artık öyle değil de böyle anlayalım der belki de. Bunu ister tarih, ister kimya, isterse iktisat veya matematik alanında yapın fark etmez. Bu manada her şeyin felsefesini yapmak mümkündür. Bir bakıma felsefî faaliyetin kriterleri bunlar benim gözümde. Kavramsal bir yaratım var mı? Deleuzecü bir şekilde konuşursak, felsefe kavram yaratmaktır aynı zamanda. Fakat bu, geçmişle ilişkilenme içerisinde olur. Deleuze gider Kant’ı okur, Hume’u okur, Nietzsche’yi ve Spinoza’yı okur. Felsefesinin asıl kavramları o okumalarda yaratılmış kavramlardır. Eğer felsefe kavram yaratacak, yeni bir düşünme biçimi önerecekse bunu her alanda yapabilir. Felsefe kimyayı okuyabildiği gibi dini de okuyabilir. Sonuçta karşınızda bir kutsal kitap varsa, birtakım dinsel tecrübeler varsa bunların bir alımlanma tarihi yok mudur? Bu tarihle bir ilişki kuracak elbette felsefe, felsefî olacaksa. Önemli olan meselenin kendisidir. Meselenin kendisi kimyada da çıkıyor olabilir, dinde de çıkıyor olabilir, edebiyatta da çıkıyor olabilir. Nasıl tartışılmış bu mesele daha evvel? Kimler tartışmışlar? Ne demişler? Ve şimdi ben bütün bu şahıslar ve metinlerle kurduğum şahsî ilişki içinde kavramsal olarak nasıl bir yenilik getiriyorum? Bunlar varsa bu iş felsefîdir. Hegel’e göre kavram yaratılmaz, yaratır, yatatıcıdır; Deleuze’e göre ise kavram yaratılır. Ben de yaratıcı olan ama ereksel olarak belirlenmemiş olan kavramın içinde kavram yaratmanın imkânını arıyorum diyebilirim. Düşünce özgürlüğünü buraya kadar genişletiyorum.

-Birkaç noktaya dikkat çekmek istiyorum. Hepimizin zihninde şöyle bir resim var: 1933 üniversite reformu ile beraber Osmanlı’dan gelen İslam felsefesi geleneği aslında kırıldı; ardından tamamen yok oldu ve silindi. Cumhuriyet döneminde ise tamamen modern kaynaklı bir felsefe oluşturuldu. Aslında o Darü’l-Fünûn’daki felsefe derslerine ve çalışmalarına baktığımızda bunların ne oranda İslam felsefesi olduğu tartışmalı bence. Neredeyse tamamen Fransız felsefesinin hakim olduğu bir müfredatla ve anlayışla karşılaşıyoruz. Fransızcadan tercüme edilmeye çalışılan, hatta onların tercümesiyle kavramlar oluşturmaya çalışılan bir felsefe. Biz tasfiye derken düşünce şeklimizi sanırım tasfiye ediyoruz. Yani bize ait bir düşünce, bilme veya okuma şekli vardı ve en azından kavramlarımızı bir şekilde bize ait olarak ortaya koyuyorduk. Cumhuriyet’ten sonraki tasfiye ile biz bu düşünme biçimini mi dışladık acaba? Bir anlamda kendimizi ötekileştirdik diyebilir miyiz? Türkçülük açısından meseleye baktığımızda Cumhuriyet’tin inşa ettiği Türklüğün ne kadar Türklere ait bir Türklük olduğu sorusu gündeme geliyor. Darü’l-Fünûn’daki felsefe hocalarının çoğunluğu gerçekten Türkçü olan hocalardı. Peki ama Cumhuriyet döneminde oluşturulan Türklük neydi? Biz burada Türkiye’de/Türkçede felsefe diyoruz ama acaba üzerinde konuştuğumuz Türkçe veya Türkiye veya Türk felsefesi, Türk düşüncesini hangi Türk üzerinden temellendiriyoruz?

Çok güzel sorular. Benim aslında sormadığım sorular. Teşekkür ederim katkı için. Bana kalırsa bu Türk kimliği aslında bir performans, yani performatif bir şekilde icat edilen bir kimlik. Burada aslında hayatta kalma kaygılarının öne çıktığını söyleyebiliriz bu kimliğin oluşumunda. Kuruluş momentinde milliyetçilik öyle bir noktadaki, insanları millî bir kimlik altında toplamadığın sürece hayatta kalmanın bir garantisi yok ve bu gerçekten zor bir performans. Burada mesela kriter kan değil, ya da Türkiye’de doğmuş olmak değil: “Ne mutlu Türküm diyene”. Demekle ilgili bir mesele bu. Türküm, diyeceksin ve dediğin zaman mutlusun. Performatif mutlu sonlanıyor. Türküm dediğin zaman Türk oluyorsun. Önemli değil nerden geldiğin. İstersen Balkanlar’dan gelmiş ol, istersen Mısır’dan gelmiş ol. Aslında Türkiye’de açık ki herkes bir yerden geldi. Geriye baktığınızda, atalarınızı sorguladığınızda safkan Türk olanımız çok azdır. Türkmenlik yüzde on, on beş gibi bir şey çıkıyor. Üç kıtada var olan bir imparatorluktan Türkiye’ye kaçılmış ve soykırımlardan kaçılarak gelinmiş buraya. Mesela işte benim ailemin bir kanadı Arnavut. Hiç bunu mesele haline getirmemişlerdir, çünkü canlarını kurtardıklarına dua etmişler. Her şeylerini bırakıp bir gecede at sırtında gelmişler. Annemin dedesi şeyhmiş, Tiran’da tarikatı, tekkesi varmış. Bu dedenin Arnavutluk’a geri dönüp orada öldüğü anlatılırdı. Ama sonra öğrendim ki, buna sebep şapka kanunu ve tekekelerin kapatılmasıymış. Bunlar asla anlatılmazdı. Ne Arnavutçayı öğrettiler, ne de bu hikayeleri… Ben bu sene öğrendim büyük dedemin hikayesini. Tıpkı Ermenilerin başına gelenleri Amerika’da okurken Ermeni öğrencilerden öğrenmem gibi. Bastırılan o kadar çok şey var ki hepimizin tarihinde… Bu, dinle olan ilişkiniz olabilir, etnik kimliğiniz ile ilişkiniz olabilir; tarihsel komşulukların gizlenen acıları olabilir, göçüp geldiğimiz veya oturduğumuz yerin diliyle ilişki olabilir. Ama “biz” bir kere “Ne mutlu Türküm” demişiz. Ben şöyle bir sorumluluk olarak algılıyorum Türklüğü: Madem biz burada bütün melezliğimize rağmen kurucu öğe olarak görülüyoruz, bunun bir sorumluluğu olmalı: Bunu diyemeyecek olan, kendisine Türk adını değil de başka bir ad veren insanların bu ülkede bizimle kendini inkâr zorunda kalmadan eşit olarak yaşamalarına olanak tanımak ve bunun sorumluluğunu taşımak. Bu, “Türküm” sözüne verilebilecek etik bir anlamdır benim için. Nihayetinde buralı bir düşünce üretirken Anadolulu bir düşünceyi üretiyoruz. Türk felsefesi demek yerine, daha çoğulcu bir zeminde düşünülmeye açık olan Anadolu felsefesi adını neden kullanmayalım? Türklük bunun içinde yalnızca bir öge bana göre. Bu Anadolu farklılıkların eridiği bir maya değil, farklılıkların konuşabildiği, birbirini yutmadan ilişki kurduğu bir yer. Buradaki çoğulluk ve buradaki farklılıkların birbiriyle ilişkisi tarih ve felsefe içinde çalışılması gereken bir konudur. Nasıl oldu da burada insanlar camiler, sinagoglar ve kiliselerin yan yana bulunduğu mahalleler, şehirler kurabildiler; nasıl oldu da birbirlerinin ermişlerine, kutsallarına saygı gösterebildiler?

 

-“Başka’da Aynı Kalmak” makalesinde Türkçe felsefenin olabilirliği noktasında bir tartışma yürüyor ve nihayetinde şöyle diyorsunuz: “Öyleyse kendi tecrübemiz hakkında nasıl konuşacağımız, onu felsefî olanla nasıl dile getireceğimiz, kavramasal olanın evrenselliği taşıyan ince dokusuna nasıl öreceğimiz ile ilgilidir.” Ve bu noktada birkaç tane öneride bulunacağım, diyorsunuz: “Şairleri ve filozofları yaşadıkları çağlara özgü sorunların ve bağlamların ötesinde konuşulabilir hale getirmek ve onlarla bir diyaloga girebilmek için onlara kendi sorularımız, ilgilerimiz, zorluklarımız ve hatta travmalarımızla dönmeyi öğrenmemiz gereklidir. Kaynakları anakronistik okumalara tabi tutmayı önermiyorum. Onlarla kurduğumuz ilişkide boş bir akademikliği ve tarihselciliği aşmayı ve onlarda adeta barınan anlamları da serbest bırakan okumalar yapmayı öneriyorum.” Bu çok önemli ve anlam yüklü ibareler. Burayı biraz açabilir misiniz?

Bir düşünüre dönerken bizim kendi dertlerimiz ve gelecekle ilgili projelerimiz, öngörülerimiz, meselelerimizle dönmemiz lazım. Aslında bu yine Heidegger’den öğrendiğimiz bir şey. Yani Heidegger için asıl dert geçmişteki bir düşünürü bizim kendi dilimize tercüme etmemiz değildir. Kendimizi onun diline tercüme edebilmemizdir. Ona kendi meselenle gidiyorsun ve ondan bu meseleyle ilgili bir konuşma bekliyorsun. Bu başka türlü bir okuma önerisidir. Bir bakıma bu mesele ile, o düşünür ile öyle bir ilişki kuracaksın ki o mesele hakkında sana konuşacak hale gelecek. Bu ancak bir felsefecinin yapabileceği bir iş. Yalnızca o düşünürü şerh etmek değil. Onu bugüne ilişkin kılmak, bir anlamda onu yaşatmak bu aslında. Aksi bir tutum ölmüş bir düşünürün arkasından hep aynı duayı okumakla eşdeğerdir. Öyle yaptı, böyle yaptı, merhum şunu dedi, bunu dedi vs. Bu felsefe değil. Onun ne dediği beni ilgilendirmiyor. Buradaki, şu andaki, yani o beş yüz yıl sonraki, bin yıl sonraki bu meseleyle ilgili ne diyebileceği ilgilendiriyor beni. Ben bunun için ona bakıyorum. Onu böyle bir kaynak olarak görüyorum.

Bu makaleleri yazdıysam Heidegger ve Derrida sayesinde yazdım. Onlar olmasaydı, ben onlardan bir şeyler öğrenmeseydim, bunları hiç bu şekilde yazamazdım. Sonuçta ben bu etkiye direnmek istemedim ve istemem de. Bu son derece besleyici bir etki. Belki beni melezleştiriyor olabilir. Bunun Batı’nın değil, burasının işine yarayacak bir şey olduğunu söyleyebilirim. Mesela Derrida’nın saf bir kimliğin olamayacağına dair söylediği şeyler, bütün bu haslık özleminde gördüğü sorunlar bize neyi öğretiyor? Aslında bütün kimliklerin başkasıyla ilişki içinde kurulduğunu öğretiyor. Yani bir dış ile ilişki olmadan hiçbir kimlik mümkün değil zaten. Batı’yı da kuran, Avrupa’yı da kuran Osmanlı ile ilişkisidir. Bu ilişkiden muaf bir Avrupa yok ki. Türklerle ilişkisi, Türkler dedikleriyle ilişkisinden muaf bir Avrupa yok. Spinoza felsefesini, Leibniz felsefesini tartışırken bile bir Türkler fenomeni vardır her zaman. Avrupa’yı kuran şey bu ilişkidir aynı zamanda, Doğu’yla kurduğu ilişkidir, başka kültürlerle kurduğu ilişki. Aynı şey bizim için de geçerli. Her zaman için bizi kuran aslında ilişkilerdir. Dışsal farklar olduğu kadar da içsel farklardır. Hegel’in diyalektiği anlatırken kullandığı bir formül vardır: Aynı olanın ve farklı olanın aynılığı. Diyalektik budur aslında Hegel’in gözünde. Yani diyalektik bir fark üretme motorudur. Bir özdeşlik düşüncesi olduğu kadar, kendisini farktan muaf tutan bir fark düşüncesidir. Öyle bir aynı düşüneceğiz ki diyor, bu hem de farklı ile aynı olacak. Diyalektik tez, antitez, sentez değildir. Derrida’nın bize öğrettiği gibi, aynıyı içsel fark itibariyle düşünmek şart. Aynı, différance dediği şeydir Derrida’nın. Différance dediği şey, sürekli farklılaşmanın ve ertelemenin akışıdır. Burada herhangi bir bulaşmadan kaçmak, korkmak diye bir şey yok. Hegel’in hep kullandığı bir formül de başkaya gidip kendine geri dönmektir. Başkada kendini tanımadan bahseder. Ama ben “Başkada Aynı Kalmak” ifadesini Hegel’i düşünerek kullanmamıştım. O zaman benim için önemli olan Levinas’ın bu harekete itirazıydı. Ona göre asıl etik ilişki, yani başkasıyla ilişki aynıya dönme olmamalıdır. Benim makalemde ben Levinas manasında etik ilişkiden sözetmiyordum, elbette, kendi tecrübemizden söz etmeye çalışıyordum. Başkayla ilişki kendiliğin yapısında var. Bunu dışlayamayız; başkayla aynı arasındaki karşıtlık hem var, hem de bu karşıtlık silinen bir karşıtlık sürekli olarak; bununla yaşamayı becermek gerekiyor. Özetle hem dışarıdaki başkaya açık olmak hem de içteki başkayla temas etmek ve aynı olmayı statik bir biçimde düşünmemek.

Böyle bir grubun var olması beni çok mutlu etti. Keşke zamanım olsaydı da toplantılarınıza katılabilseydim, sizlerle beraber okuyup tartışsaydık. Benim için gerçek felsefe bu zaten. Hep beraber bir yere gelmek, bir metni okumak, konuşmak, tartışmak, sorgulamak. Felsefe böyle yapılıyor. Çok teşekkür ederim. İyi ki varsınız, iyi ki tanıştık sizinle.

Advertisements

About zeynepdirekblog

Prof. Dr. Koç Üniversitesi, Felsefe Bölümü Öğretim Üyesi
This entry was posted in Uncategorized. Bookmark the permalink.