Zamanın Ebedi İronisi

 

Tin’in Görüngübilimi’nin “Tin” bölümünde Hegel Sofokles’in trajedisi Antigone’ye değinerek, etik dünya (sittlichkeit) adını verdiği bir zamanı çözümlemektedir.[1] “Etik dünya” bir “etik töz”dür: Bir dünya yaşamı ki, tin onda kendisini tin olarak bilmediği halde kendi tinsel içeriğini dolaysız bir biçimde üretir. Mitsel, durağan, sanki akmayan bir zamandır bu; buna karşın kendisini kendisinin dışına fırlatacak olan olayları doğurur. Hegel etik dünyayı bir mutluluğun, dolaysız bir birliğin yeri olarak tahayyül eder. Yunanlıların trajik çağı öncesi kent devletlerinde bu tözün mevcut olduğunu varsayarak Yunan dostluğunu da açığa vurur. Ne var ki, ona ancak trajedilerde, yani bu dolaysız birliğin ortadan kalkışının işaretlerinde, açılan onarılmaz çatlakta, tini kendine götürecek hareketi başlatan yarıkta erişiriz. Antigone de işte tam orada belirir. Tuhaf ve haklı itirazıyla herşeyi alt üst eden, bozulması gereken uyumu bozan, yabancılaşma hareketini başlatan zorunlu, kaçınılmaz, taviz vermez bir başbelâsı gibidir. Neden bu dolaysız birlik bozulur, bu çakışmazlık ortaya çıkar ve bunu Antigone temsil eder?

Hegel özlemle andığı bu birliğin “dolaysız olduğu için” bozulmak zorunda olduğunu söyler. Dolaysız etik dünyasında hakikat ile bilincin ondan eminliği arasında bir ayrılık yoktur. Hakikat başka yerde, gizli, dünyadaki bireyin erişimi dışında değildir; birey hakikatin içinde yaşar. Öyle ki, varlık aynı zamanda bilincin kendisidir. Bu dünya bu bireye kendi iradesinin bir sonucuymuş gibi görünür. Bireyler ya da tikel özbilinçler ve eylemleri evrensel bir aklı paylaşırlar ve dünyayı iş ve eylemleriye böylece vücuda getirirler. Bunun farkında olmasalar da, bireysel zihinler evrensel özün değişik veçheleri, ürettiği farklardır; bunun için onların eylemleri insani bir dünya kurar, tini tinselleştirir. Ama bu aşamada tinde bir eksiklik vardır; çünkü henüz kendi kendisinin bilincine varmamıştır. Etik töze ait insan evrenseldir, ama kendisinin evrensel olduğunu bilmez. Tin dolaysızlıktan çıkıp, kendisine yabancılaşıp, kendisine karşıt düştükten sonra bu yabancılaşmadan kendisine geri döndüğünde insan ayrı olmadığı etik dünyasında evrensel olduğunu bilecektir; böylece töz de özneleşmektedir. O halde yarık, tini zamana atan bu sürecin ereksel özünün bir icabıdır. İnsani maceranın yaşandığı sonlu zaman, bu sonsuz özün hareketi sayesinde anlamlanır. Fani olanları dışarı, dünyaya atan ve sonra tekrar içine çekerek sindiren ve sonunda kendini tanıyan odur. 

İlksel cemaatin uyumunun çözülüşünü anlatmak için Hegel’in Antigone’ye başvurması seçimin arızi olup olmadığı sorusunu sorduruyor. Irigaray’ın “…cemaatin ebedi ironisi…” metni, bu seçimi cinsiyet farklılığı sorusu bağlamında ele alıyor.[2] Irigaray bunun, ataerkil zamansallaşmanın ve özneleşmenin bilinçdışına ait bir seçim olduğunu düşünür. Tinin ataerkil zamanı kaybolan bir etik dünya ile yeniden kurulacak olan bir etik dünya arasında bir hareket olarak kurgulanmıştır. Oysa Antigone’nin ısrarında, inadında, kamusal ve görünür olumsuzluğunda bu zamana girmeyen kadim bir geçmişin izleri vardır. Tin’in bu ilk belirişini işaretleyen bu dişi mevcudiyet, bize tarihte ataerkilliğin hâkimiyeti, dişinin ötekileştirilmesi hakkında çok şey söyler. Antigone diyalektiğe girmeyen ama diyalektik hareket içinde bastırılmış bir öteki, bir olumsuzluk, bir hayalettir.

Hikâye kısaca şöyledir: Antigone’nin kardeşleri Eteokles ile Polynikes iktidar için mücadele etmişler ve birbirlerini öldürmüşlerdir. Kral Kreon yeğeni Polynikes’i vatan hainliğiyle suçlamış ve cesedinin gömülmesini yasaklamıştır. Polynikes’in cesedi kurda kuşa yem olacaktır. Devletin yasası onun bedenini ilâhi yasanın koruması altından çıkarmıştır. İlâhi yasanın emriyle bu görevi üstlenecek olan Antigone, kendisini siyasi yasayla, yani devletle karşı karşıya bulur.  Ve Kralı hiçe sayarak kardeşini gömer. Irigaray’a göre, Antigone’nin Hegel’in metninde belirişiyle ortaya çıkan soru kadının tinle ilişkisi nedir sorusudur.  Kadının tinin içinde bir yeri var mıdır? Kadın etik tözün vücuda geldiği dünyayı kendi iradesinin bir sonucu olarak görebilir mi? Neden kadın ataerkil devlet için bir tehdit oluşturur ve “cemaatin ebedi ironisi” diye anılır?

Irigaray Hegel’i takip ederek Antigone’yi devletin yasasına karşı akrabalık ve kanbağı yasasının temsilcisi olarak okur. Ancak Irigaray’a göre iki akrabalık sistemi vardır: Bunlardan biri anneye dayanır ki, Irigaray için bu akrabalık sistemi “kanın akışkanlığını” sürdürür. Diğeri ise anneye dayalı akrabalığı ataerkil düzenin tesisiyle birlikte kesintiye uğratan ve “kanı donduran”, babaya dayalı akrabalık düzenidir. Bu akrabalık düzeni devlet erkiyle de karışmıştır. Hegel’in tanımladığı sittlichkeit’a ataerkillik çoktan yerleşmiştir. Ancak bu düzen annenin gücünün anısını, izini tam olarak silememiştir. Çoktan ölmüş olan anne, yerine geçen kızda (Antigone’de) devletin politik erkini rahatsız edecektir. Sittlichkeit içinde kadın kanbağının muhafızı olarak konumlandırılmıştır. Bu yüzden kendisine kanbağıyla akraba olan, kanı artık akışkanlığını kaybetmiş, donmuş, pıhtılaşıp kan olmaktan çıkmış olan ölünün cesedine özen gösterir. Görevi, onu doğal güçlere teslim etmemek; kurda kuşa yem olmaktan kurtarmaktır. Ölünün sağlığında ondan alamadığı intikamı şimdi cesedinden almaya kalkışabilecek düşmanlar olabilir. Cesedin bu düşmanların kötü muamelesine maruz kalmadan gömülmesini sağlamak görevi kadınlığa düşer. En azından Hegel’in Sofokles’i takip ederek çizdiği resim bunu gösterir.

Cenazeyi gömme görevinin kadının olması, sittlichkeit içinde onun tinle ilişkisinin ne olduğunu görmek bakımından bir önemi vardır. Antigone Hegel için “ilâhi yasa”yı temsil eder, ilâhi yasa dini cemaate gönderme yapar. Dini cemaat ve ilâhi yasa ölü bedeni maddenin tekil şiddetini ve yaşamın alçak güçlerini denetim altında tutarak korur ve ferdi yokolmayacak bir temel bireysellikle yeniden birleştirir. Ölen erkek, erkekliğinin ve yaşamının olumsallığını, varlığının dünyaya savrulmuşluğunu, kendisinde tikel olan ve öyle olduğu dışında bir şey söylenemeyecek, karar verilemeyecek olgusal herşeyi geride bırakır ve yalın evrenselde huzura kavuşur. Kadının bu geçiş içindeki rolü, erkeğin yaşamının tikel, olumsal, savrulmuş görünümünü toparlamak, onu onurlandırıp, tinsel olana kaldırmaktır (Aufhebung). Erkek bu sayede kendi bilincine sahip özün evrenselliğinde istirahat edebilecektir. Bu kaldırma olmasaydı, yaşam sona erdiğinde ölüm tam manasıyla bir yokoluş olacaktı. Yokolmayan, hareket eden, dilden dile üreyerek, hafızadan hafızaya aktarılarak devam eden anlam, yani tinsel yaşam bu onurlandırmayla başlar. Olumsallıklara, savrulmuşluklara, karar verilemezliklere indirgenemeyen “saf hakikat” böylece yeniden kurulur. Doğal ölümle birlikte artık yokolan bireysel zihin, evrensel özün kendi kendisiyle ilişki kuran bilincine katıldığında yokolmayacak bir bireysellik olmuştur. Uygun bir cenaze merasimiyle onurlandırılan birey, böylece mutlak yokoluştan kurtarılır ve ölümsüzlüğe intikal eder.  Yani ölüm de tinin hareketine aittir.

Zaten sittlichkeit içinde erkeğin görevi yaşamını kent için feda etmek, devleti için savaşıp ölerek ölümünden etik bir mana çıkarmaya çalışmaktır. Tin erkeğin ölümü sayesinde yaşar; onun yaşamından beslenir; hareket etmek, oluş içinde bulunmak için bu yaşamın feda edilmesine ihtiyacı vardır. Kadın, tinin bu yıkım harekâtı içinde, ölerek özbilincini yitirmiş olan erkek bireyi kendi kendisiyle uzlaştıran “etkili ve dışsal” bir dolayımdır. Ölü tam da toprağın rahmine koyulduğu anda ölümsüz, ilksel bir bireylikle birleştirmektedir. Erkek bu dışsal dolayım olmadan tine geri dönemez. Kadın tinin hareketinin ona içsel olmayan koşulu, yardımcısıdır, ama tinin özünü kadınlık değil erkeklik oluşturmaktadır.

Kent içinde bireyin yaşama, hayatta kalma, kendi için varolma, kendini gerçekleştirme, ifade etme hakkı vardır. Eğer birey kendisi için varolmasaydı tin de gerçekeşemez, orada olamazdı. Ne var ki, tin hem bireyin kendisi için olması sayesinde vardır hem de bütünün kuvvetidir. Peki tin her biri kendisi için olan, yani kendisini gerçekleştirme arayışında olan erkek yurttaşlarını nasıl bir araya getirir? Hegel’e göre tin, tek tek bireyler olan parçalarını olumsuz bir bütünde biraraya getirir. Bireyler kendi uğraşları içinde bütüne ait olduklarını, yaşamlarını bütüne borçlu olduklarını unutmuşlardır. Kendi çıkarlarına, arzularına göre hareket etme eğilimlerine kapılır ve örneğin bireysel zevk peşinde koşarlar, mal mülk edinmeye uğraşırlar, ailevi amaçları doğrultusunda içe dönük ve bütünden bağımsız bir yaşam sürebilirler. Böyle davrandıkları için bağlı oldukları bütünün eninde sonunda altını oyarlar. Bu durumda tin ortaya bir olumsuzluk çıkarmak suretiyle bireylere yaşamlarının bütüne bağlı olduğunu hissettirir. Meselâ kentin tüm üyelerini ölümle tehdit eden bir savaşı çağırır. Bu savaş herkesi sarsıp içe dönüklükten çıkaracak, yeniden bütüne bağlayacaktır. Devlet, bireysel tekilliklerine gömülmüş olanlara asıl efendilerinin kim olduğunu göstermektedir: Ölüm.  Bu yolla vatandaşlar, doğal dünyevi yaşamları içinde yutulup gitmekten, dünyadaki varoluşlarının hayatta kalma uğraşına gerilemesinden, duyarlığın düzenine ait zevk arayışına kapılmaktan, mistik esrimelerle ömür geçirmekten alıkonmuş olurlar.

O halde ilâhi yasa ile devletin yasası olan insani yasayı birbirine eklemleyen ölü kültü ve ölüm kültürüdür. Erkek ile kadın arasındaki etik boyuta yükselmiş ilişki de işte tam bu (kült ile kültürün) kesişimde meydana gelir. Sittlichkeit’ta uyumun bozulduğu ana odaklanırsak, ilahi yasanın bahşettiği bireylik devletin yasası, insani yasa tarafından yasaklanmaktadır. İşte bu yüzden odakta bir kadın figürünün bulunması hiç de arızi değildir. İlâhi yasa ile insani yasanın karşı karşıya gelmesi, kadın ile erkeğin doğal olmayan etik bir ilişkide karşı karşıya gelmesidir.  Hegel’e göre erkek ile kadın arasındaki saf etik ilişki neden kızkardeş ile erkek kardeş arasında bulunan bir ilişkidir? Kızkardeş ile erkek kardeş aynı kandandır ve aralarında bir arzu ilişkisi yoktur. Birbirinin değillerdir; onlar birbiri için özgür bireyselliklerdir. Hegel der ki, erkek kardeş kız kardeş için “biricik bir tanınma imkânı”dır. “Antigone ile Polynikes’in ilişkisine bakarsak, onları bu derece birleşmeye itecek olan nedir?” sorusu yine de ayrıca yanıtlanmayı hakeder. Antigone ilâhi yasaya atıfta bulunmaktadır, ama bir çocuk veya bir koca için değil, yalnızca erkek kardeş için devletin yasasını ihlâl ettiğini vurgulamaktadır. Irigaray’a göre bu çekim, anaerkil bir soyun kanın sürmesini ve kalıcılığını güvence altına alma çabasının bir izi veya hatırasıdır. Polynikes ve Antigone kocasının hem annesi hem de karısı olan bir anneden doğmuşlardır. O halde bu kan anne tarafından iki kez belirlenmiş, işaretlenmiştir. Antigone ile Polynikes arasındaki ilişkiyi anlatırken Sofokles Polynikes’i “annenin oğlu” olarak tanımlar.  Eteokles ile Antigone arasındaki ilişki ise Eteokles’in Antigone ile “aynı anne ve babadan” doğduğu söylerek geçilmiştir. Kızkardeş Ismene’nin ise Antigone ile “aynı kandan geldiği” söylenmiştir. O halde, Irigaray’ın okumasına göre, Antigone sitenin yasasına “annenin oğlunu” gömmek için karşı çıkar. Sitenin yasasına, hükümdarına, ailenin erkeğine, amcasına karşı çıkarak ilahi yasadan yana tavır alır. Bu yasa yeryüzü tanrılarının anaerkil yasasıdır—Antigone kan bağını ve etik rolünü feda etmektense eş ve anne rolünden vazgeçer ve bakire ölmeyi seçer. Antigone Ismene’ye göre daha erkeksi değildir, çıkmaz sokağa ulaşan bir arzunun taşıyıcısıdır. Ve bir mağaraya kapatılır ki, Irigaray bunu ataerkil düzenin bilinçaltı olarak yorumlayacaktır.

Antigone ile Polynikes arasındaki çekime dönelim: Onların arasındaki bağ, ikizler olarak aynı spermi paylaşmalarından kaynaklanıyor olabilir mi? Ataerkil kültür çiftleşmede yaratıcılığı sperme, yumurtaya ise edilgin bir rol atfeder. Dişi ögeyi eril öge kadar değerli saymaz. Spermin yaratıcılığı ile etik töz ve tinin arasında bir bağ var mıdır? Eğer eril ve dişi eşdeğerde olsalardı, eldeki etik töz ve Tin yerine başka bir sittlichkeit ve başka bir Tin ortaya çıkabilir miydi? “Etik töz”ün gerçekten etik olup olmadığı sorusu Hegel’e meşru bir biçimde sorulabilir mi? Etik töz gerçekten etik olsaydı parçalanır mıydı? Diyelim ki, Antigone ile Polynikes arasındaki çekim aynı rahmi veya aynı spermi paylaşmış olmalarından kaynaklanmıyor. Aralarındaki yankınlığın sebebi aynı soyadını taşımaları olabilir mi? Soyadı izleği kent ile aile arasındaki ilişkiyi düşünmeyi gerekli kılıyor. Kentin nüfusu ailelerin biraraya gelmesiyle oluşur.  Kent ile aile arasındaki ilişki nasıl bir ilişkidir? Aile kente vatandaşını ve askerini sağlar; kent varlığını sürdürmek için aileye muhtaçtır. Ama kent de aileyi korur. Bu yüzden aile kente, onun koyduğu bir takım yasalara ve sembolik kurallara boyun eğer. Kent ailenin kanbağı ilişkilerinin yerine sembolik yasalara dayalı ilişkileri geçirir. Bu yasalar kanbağı ilişkilerini boşa çıkarırlar. Onları önemsiz ve etkisiz kılarak yadsımak suretiyle ortadan kaldırırlar (Aufhebung). İşte soyadı da bu diyalektik içinde bir anlam kazanır; ailenin kente boyun eğmesini temsil eder. Kanbağının kaldırılması (Aufhebung) bir adlandırma sürecidir aynı zamanda. Antigone’nin babası Oedipus ve onun babası Laios bir zamanlar kraldılar ve krallık ile ataerkil ailenin gücü arasında bir suç ortaklığı vardır. Fakat Irigaray bu ailenin ataerkil bir aile olarak kabul edilemeyeceğini düşünür. Bunun sebebi bu ailede babanın adının ayrıcalığının henüz saflaşmamış olmasıdır. Eğer babanın adı yeterince güçlü olsaydı Oedipus’u intihardan ve ensestten kurtarabilirdi.  Oysa olayların böyle gelişmediğini biliyoruz. Sonuç olarak ne sperm ortaklığı, ne aynı soyadını taşıyor olmak Antigone’nin edimini açıklayabilir. Antigone Polynikes’i gömerek annenin soykütüğüne sadakatini göstermektedir. Irigaray’a göre, Hegel’in hikâyeyi anlatış biçimi patriarkal bir söylemin diyalektiğiyle örülmüş bir düşe benzer. Oysa Sofokles’in anlattığı bu hikâye anaerkil toplumla ataerkil toplum arasında tarihsel bir köprü kurmaktadır. Sofokles için hangisinin değerli olduğu ise henüz açık değildir, çünkü bu konudaki karar henüz verilmemiştir.

            Kayıp soykütük, donmuş ve devlete biat etmiş kan, tinin akışkanlığında içerilmeyen sıvıların akışkanlığının unutuluşu… Bu romantik şiire kendinizi hiç yakın hissetmemiş olabilirsiniz. Bu söylemde anaerkil düzen ataerkil bilinçdışının açığa vurduğudur. Ama açığa vurulan nedir? Tarihsel bir gerçek mi, tarihle ilgili bir fantezi mi, tarihteki bir imkân, bir muğlaklık, bir tereddüt anı mı? Yaşanan her neyse onda yaşanmadan kalan, ama yaşanabilecek olanın tarihsel anlamı nedir? Irigaray’ın Antigone için tuttuğu yas ataerkil zamansallaşmanın ve tinselleşmenin içinde yaşanmadan kalan bir farklılığı düşündürüyor. Bilemediğimiz bir farklılığı yaşamak her ne demekse… Hegel de bu farklılığı hisetmiştir; onun gözünde bu fark “cemaatin ebedi ironisi”dir: Kadın, tinin hareketinin temelinde olduğu halde ona ait olmayan, dışsal konumundan devletin yasaklarını ve görevlerini aslında ciddiye almayabilecek, devlet yerine oyunu, yaşamı, gençliği, aşkı tercih edebilecek birisidir. Hem ilâhi yasayla ilişkisinde hem de oyuncu ve dünyevi dişiliğinde, kadın ataerkil düzen için hiçbir zaman tamamen ortadan kaldırılamayacak bir rahatsızlık kaynağı olacaktır. O halde o, yalnızca cemaatin değil, zamanın ve tarihin de ebedi ironisi midir?


[1] G.W.F.Hegel, Phenomenology of Spirit, çev., A.V. Miller, Oxford University Press, 1977, s.261vd.

[2] Luce Irigaray, “…L’éternelle ironie de la communauté…”, Speculum de l’autre femme, Les Editions de Minuit, 1974, ss-266-281; Luce Irigaray, “…cemaatin ebedi ironisi…”, çev. Yağmur Ceylan Uslu, Cogito, sayı 58, Bahar 2009, Yapı Kredi Yayınları, ss-159-171.

Advertisements

About zeynepdirekblog

Prof. Dr. Koç Üniversitesi, Felsefe Bölümü Öğretim Üyesi
This entry was posted in Uncategorized. Bookmark the permalink.