Benim Bedenim/ Bedenim Benim

 

Kürtaj tartışmasının iki kutbunda da haklar söylemi bulunuyor. Kürtaja karşı olanlar kutbunda, rahme düştüğü andan itibaren ceninin hayat hakkı olduğu savunulur. Kürtaj, insan haklarına aykırıdır, çünkü bu operasyon bir kişinin yaşama hakkını ortadan kaldırır. Cenin kişi ise kürtajla varlığının ortadan kaldırılması cinayettir. Bu durumda, yasalar izin vermek suretiyle sistematik bir biçimde yapılan kürtaj başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın da dediği gibi “katliam” olarak adlandırılabilecektir. Buna karşın kürtajın serbest olmasını/kalmasını savunanlar kutbunda ceninin bir “kişi” veya “insan” sayılabileceği öncülünün doğru olmadığı kabul edilir. Hamileliğin ilk haftalarında fetüs bölünen ve çoğalan bir hücreler öbeğinden ibarettir. Henüz ortada ne bir insan, ne bir kişi, ne de bir ben vardır. Bu durumda insan hakları açısından bir ikilem yoktur ortada; çünkü yalnızca kadının hayatını özgürce düzenlemesine olanak tanıyan insan haklarının korunmasından söz ediyor olmamız gerekir.  Kürtajı savunanlar kürtajın belli bir zaman sınırlamasına tabi olması gerektiğine itiraz etmiyorlar. Türkiye’de hamilelik ilk 12 hafta içinde annenin isteğine bağlı olarak, fötüsün testlerle kanıtlanmış down sendromu veya başka bir ciddi oluşum sorunu olması durumunda annenin rızasıyla ilk 4 ay içinde sonlandırılabilir. Hamilelik annenin hayatına bir risk oluşturuyorsa ilerlemiş bir hamilelik de sonlandırılabilir zira annenin yaşam hakkının korunması fötüsünkinin korunmasından önce gelir.

 

Geçenlerde başbakan Recep Tayyip Erdoğan Uludere katliamını “katliam” olmaktan çıkarmak için Türkiye’de yapılan asıl katliamın sistematik bir biçimde uygulanan kürtaj olduğunu söylediğinde feminist hareketin buna spontan bir biçimde “bedenim benimdir” sloganıyla tepki verdiğini izledik. Bu feminist itiraza ne kadar geniş bir katılım olduğunu sosyal medyayı takip ederek görmek de mümkündü. “Benim bedenim” veya “Bedenim benim” derken kadınlar ne söylemek istediler? Buna karşın nasıl anlaşıldılar?

 

Kampanyaya katılan kadınlar kendi bedenleri üzerinde tasarrufta bulunma hakkının kendilerine bırakılmasını istediler. Talep, devletin kadın bedeninden elini çekmesi talebiydi ve bunun her geçen gün daha da önemli bir mesele haline geldiğini kabul etmek gerekir. Devlet kadın bedenine daha çok karışıyor, giyim kuşama müdahale yoluyla toplumsal cinsiyet normlarını toplumsal olarak güçlenmdirmekle kalmıyor, kadınları belli bir toplumsal cinsiyet rolüne, anneliğe mecbur etmek ve kadın istihdamını azaltmak için çeşitli politikalar uyguluyor. “Bedenim benim” diyen kadınlar bedenlerinde gelişen bir yaşamı desteklemek yerine sonlardırmayı seçtikleri için vicdansızlıkla, zalimlikle suçlandılar. Sanki “benim bedenim” diyenler kürtajı bir diş çektirmeye indirgemişler, henüz insan olmamış bir varlık da olsa, bir kadının birkaç ay sonra kendi çocuğuna dönüşecek bir potansiyeli kaybetmesinin onun için acı bir yanı olduğunu görmezden gelmişler gibi. Kürtajın serbest kalmasını savunanlar, kürtajın duygusal olarak zorlayıcı bir deneyim olduğunu kabul ederek kürtajın yasaklanmasını isteyenlerin elini güçlendireceklerini düşünebilirler. Ama bu hiç de bu sonuca yol açmayabilir. Kadınlar bazen bu operasyonu acı bir olay, bir travma gibi yaşamışlardır. Kürtaj bir kurtuluş gibi yaşayanlar da yıllar sonra, bu tecrübelerin bastırılan kayıp deneyimleri olduğunu farkedebilirler. Kürtaj olduğu zaman yas tutmamıştır, oysa yıllar sonra tutmak gerektiğini duyumsar, çünkü o kayıp zihninin bir yerinde durmaya devam etmiştir.  Çoğumuz hayatımızın pek azını hatırlar, yaşadığımız olayların büyük bir kısmını unuturuz, işte kürtaj da bastırılabilen, unutulmak istenen, ama kaybettirdiği hiçbir zaman unutulmayacak bir deneyimdir. Vücudumuzda, bilincimizde diğer deneyimlere benzemeyen ayrıksı bir deneyim gibi durur bu. Kürtajın çeşitli sebebleri olabilir; çocuğun doğacağı bir aile henüz oluşmamış olabilir, kadın kendisini tek ebeveynli bir aile kurabilecek kadar güçlü hissetmeyebilir, maddi ve toplumsal imkansızlıklar vaki olabilir, ortada sorumluluğu yeterince paylaşacak bir baba figürünün bulunmaması, hayat koşullarının genel olarak bu çocuğa yer açmıyor olması, kadının duygusal sebeplerle çocuğunu evlatlık veremeyeceğini düşünmesi, ilerde hissedeceği suçluluk duyguları ve pişmanlıklarla başetmeyi göze alamaması onu kürtaj tercihini kullanmaya sevkedebilir. Peki kürtajın yasaklanmamasını, serbest kalmasını isteyen kadınlar bunu neden  “bedenim benim” veya “benim bedenim” diyerek dile getirdiler? Kişinin, çiftin, ailenin tüm hayatına ilişkin bu rasyonel/duygusal seçimi bir beden politikası sloganıyla ifade etmek doğru mudur?           

 

“Bedenim benim” ifadesini Türkçede iki biçimde anlayabiliriz:  1) Bedenimin sahibi benim 2) Ben bedenimim, bedenim benden ayrı bir varlık değildir. Bunların ne kadar farklı olduğunu anlamak için tümceyi İngilizce’ye çevirelim 1) I have my body 2) I am my body. Başbakanın sistematik kürtajı katliam olarak niteleyen çıkışından sonra ister istemez spontan bir biçimde, yani yeterince derin düşünmeden yapılan kürtaj tartışması esnasında tümce yalnızca birinci anlamda okundu. Bu okumada bu slogan bedeni sahip olunan bir nesne gibi konumlandırdı. Tartışma şu soru etrafında döndü: Bu nesnenin sahibi kim? Devlet mi, Tanrı mı, yoksa bu beden konuştuğunda, eylediğinde kendini toplumsal olarak ifade eden bilinç, özne veya kişi (ben) mi? Beden kimin malıdır? O bedenin sahibi kimse, bedene ait üreme sürecine de yalnızca o müdahele etme hakkına sahip olması gerekir. Bazı dindarlar, canı Tanrı yaratısı saydıkları için, kadın bedenini de kadının değil Tanrının olarak gördüklerini belirttiler. Tanrının verdiği canı ancak Tanrı alabileceğine göre o bedende gelişen fötüs de Tanrı’nındı. O halde “bedenim benim” demek Tanrının yaratım işlerine müdahele, ister istemez dinsel yaşamın sınırlarının dışına doğru bir hamle, bir günahtı. Bununla birlikte, dinde kürtajın yasak olmadığını söyleyen bazı dindarlar da vardı. Bunlar İslamda kürtajın bir pratik olarak varolduğuna veya meşrulaştırılabileceğine işaret ettiler. Seküler feministler bedene baktıklarında yaratılmış bir can değil, toplumsal ve tarihsel iktidar ilişkilerine ve ezilme süreçlerine maruz bir takım maddi ve psişik dinamikler görürler. Patriarki cinsiyet farkını, yani bedenin anatomik yapısını ve yapabilirliklerini toplumsal cinsiyetlendirme uygulamalarını gizlemek ve meşrulaştırmak için kullanmıştır. Bununla birlikte feminist söyleme göre bedenin varlığı ille de toplumsal cinsiyet pratiklerini öncelemez; toplumsal cinsiyetlendirme dolayımıyla varlığa gelen, maddeleşen bir varlıktır cinsiyetli beden. Fenomenolojik bir bakış açısına yerleştiğimizde, en derin varlık katmanına gözlerimizi diktiğimizde beden veya ten anonim bir varlık olarak görünür; kişisizdir, kimsenin malı veya mülkü değildir. Bu varlıkta bir “ben” zaman zaman ortaya çıkar, sık sık da kaybolur. Uyuyan bir bedeni, bayılmış, kendinden geçmiş, dalıp gitmiş, meditasyon yapan bir bedeni ele alalım, onda bir ben var mıdır? Yaptığı işe dalıp gitmiş bir insanı ele alalım, ondaki ben geri çekilmiş değil midir? Ben vücutta kendisini gösterdiğinde bedeni üstlenir. Sanki beden onun malıymışçasına şöyle veya böyle olmaya, şu veya bu biçimde görünmeye çabalar. Kimi zaman bedenin bir özelliğini veya bir halini aşmak kimi zaman da onu kabul etmek, onunla özdeşleşmek, çakışmak ister ben. Beden ile benin arasında bir çakışma/ çakışmama mücadelesi hep sürer gider, çünkü ben, onda kaybolsa ve geri çekilse dahi bedeninden ayrılmaz: bedenim ben’im: ben bedenidir. Ben bedenimden ayrı bir ruh, bir özne, bir zihin değil, bedenimim. Ruhum, özneliğim, zihnim bedenimin enerjisi, titreşiminden başka bir şey değildir. 

 

Feminist söylemlere bakılırsa, “ben”i baştan itibaren bedeni sahiplenen, biçimlendiren, denetleyen bir varlık olarak görmek yerine toplumsal cinsiyetlendirme süreçlerinden etkilenmiş, hatta onlar tarafından biçimlendirilmiş bir varlık olarak düşünmek gerekir. Benim bedenim olmam ile bedenin benim bir nesnem olması arasındaki ikiliği görmezden gelmemek gerekir. Bugün kapitalizm de, benim bedenim olmam ile bedenin benim bir nesnem olması arasındaki muğlaklığı veya geçişi son derece başarılı bir biçimde sömürmüyor mu? İnsanı, özellikle de kadınları, esasen bedenleri oldukları hissinden kıskıvrak yakaladıktan sonra, bedenin biçimlendirilecek ve denetlenecek bir nesne olduğuna ikna ederek bu bedenleri maddi kâr için dönüştürmüyor mu? Kürtaj tartışmasına geri dönersek: “Bedenim benim” ruh/beden ikiciliğinin ötesine geçen bir zeminde yorumlanabilir: Ben vücutta dünyada gelmiş, bedenli bir varlığım. Beden dünyada  sürekli bir iletişimin, yapabilirliklerin yeri. Tenin anonimliğinde bir özneleşme hasıl oluyor; bir ben ortaya çıkıyor. Bu ben dünyayı olabildiğince özgürce yaşamak, kendi seçimlerine uygun hale getirmek istiyor. Üremeyi iktidarın denetimine bırakmak benin özgürlüğünü, dünyada yapıp edebileceklerini sınırlamak değil midir? Peki bunları söylemek kürtaj yaptırmayı haklılaştırmaya yeter mi?  

 

Tartışmanın şu ahlaki boyutunu da görmek gerekir: Dişi bedende oluş sürecine girmiş olan varlık, fötüs ya da cenin, bu bedenin bir parçası mıdır, yoksa ondan farklı mıdır? Eğer o, bu bütünün, bedensel birliğin bir parçası ise, onunla aynıdır ve ondan ayrı bir statüye ve haklara sahip değildir; ondan farklı bir öteki veya başka ise, taşıyıcı bedenden ayrıca bir hukuki varlığı ve hakları olmalıdır. İlk durumda kürtaj bedenin olmazsa olmaz olmayan bir parçasının kesilip atılmasıdır, ben kürtaj olduğumda ötekine değil, kendi bedenime bir şey yapıyorumdur, dolayısıyla kendimi öldürmediğim veya sakatlamadığım sürece ortada bir sorun yoktur. İkinci durumda ise kürtaj olmak bir başkasının hayat hakkını elinden almak anlamına gelir. Ne var ki bu durum fötüsün anne bedeninden ayrı olduğu varsayımına dayanır ki, bu varsayımın doğruluğu sorgulanabilir. Hukukumuz ayrılar hukuku, ontolojimiz ayrı varlıklar ontolojisi, kürtajın serbest olmasını savunan söylemlerde de onu yasaklamak isteyen söylemlerde de bu ayrılık mantığı belirleyici bir rol oynuyor. Halbuki, cenin ile onu taşıyan bedenin ilişkisi çok özel bir ilişkidir, iki ayrı varlığın ilişkisi değildir. Burada başka aynıya bağlıdır, aynı başkaya yalnızca mekân olmakla kalmaz, onun yaşamsal koşullarını sağlar, besin ve oksijen verir, büyümesi için gerekli tüm kimyasal şartları sağlar. Başka aynının desteği olmadan, onsuz  yaşayamaz. Kürtaj ayrı bir varlığın hayat hakkını ortadan kaldırmak değildir öyleyse, yaşamak için aynıya bağlı olan başkaya yaşama koşullarını sağlamayı reddetmektir yalnızca.

 

Yalnızca bu mu? Hayır elbette. Bir çocuk doğurmak ona doğru dürüst bir hayat vermek için sürekli bir çaba sarfetmeyi göze almak, bu çocuğun bizden ayrılma sürecini örgütlemek, hayatımızı bu çocuğa göre ayarlamayı baştan kabul etmek anlamına gelir. Hayatı değiştirmek, bir aile kurmak, varolan bir aileye bir fert daha eklemek, ailedeki herkesin hayatını bu yeni gelene göre değiştirmesi gerekir. Bir veya daha fazla çocuğa bakmak ve onları okutmak zaten zorken bu zorluğu hem kadının kendisi hem de diğer çocukları için daha da arttıracak olması da bir kürtaj sebebi olabilir. Pek çok kadın, varolan çocuklarının selâmeti için henüz dünyaya gelmemiş olanı feda eder. Kürtajın en önemli sebeplerinden biri de yoksulluktur sonuç olarak.       

 

 

 

Bedenim benim/benim bedenim demeye devam. Fakat, bu ifadenin bağlı olduğu soruları da görmezden gelmemek gerekir. İktidar, ben’e tahakküm ederek bedene, bedene tahakküm ederek ben’e tahakküm eder. Kadınların bedenlerine yapılan bir müdahele kadınların özgürlüğüne yapılan bir müdaheledir. Dünyada insan bedensiz ne yapabilir ki?

 

Advertisements

About zeynepdirekblog

Prof. Dr. Koç Üniversitesi, Felsefe Bölümü Öğretim Üyesi
This entry was posted in Uncategorized. Bookmark the permalink.