Korku ve Politika

Belki çağdaş düşüncelerin bize öğrettiği gibi, hiçbir söylem retorikten arınmış değildir, ve en derin, en sıkı örülmüş söylemlerin temelinde bile metaforların kaçınılamaz varlığı söz konusudur. Ancak felsefede de kurucu metaforların bulunuyor olması, felsefeyi retoriğe indirgemez. Platon felsefeyi retorikle bir mücadelenin, bir karşıtlığın içinden ayrık bir faaliyet olarak belirginleştirmişti. Ama felsefeyi retorikten ayırt eden şey birinde entelektüel görünün var olması diğerinde yok olmasından mı ibarettir? Duyumsanır veya entelektüel görünün yeri veya sahnesi, sözlerine sahip çıkarak onları yeniden ele almak suretiyle konuşanla ilişki değil midir? Ruhun konuşma içindeki hareketi görüyü öncelemez mi? Öyleyse felsefi bir söylemin bir tür pedagoji, psikagoji, demagoji olmaması, politik retoriğin ise özü itibariyle bundan ibaret olması, yapılan konuşmanın nasıl yapıldığıyla, konuşanın karşısındakine gerçekten muhatap olup olmadığıyla ilgili olacaktır. Platon’a göre pedagojik, psikagojik, demagojik söylemlerin amacı, çocuğu, ruhu, yakını, halkı aldatmak, onun karşısında bilen konumunu alarak, habersiz olduğu bir “hakikati” ona fısıldamak ve nihayetinde onu bazı iktidar konumlarını korumak için harekete geçirmektir. Onunla sahici bir konuşma yapmadan, sağlaması eksik, inşa edilmiş bir “gerçeği” iletmek suretiyle çocuğun, halkın özgür iradesinin onayını almaya çabalayan kanaat önderliğinin hedefi, onayı istenenin özgürlüğünü ortadan kaldırmak, onu bir araç haline getirip kullanmaktır. Bu manada retorik, gerçeklikten bahsetmenin bir yolunu arzulayan aklın kendi hadlerini tecrübe ettiği bir sınır deneyim değil, gizli şiddettir.

Politik pedagoji ve psikagoji “donanımsız” olduğuna hükmedilen bir aklı duygulandırmayı dener. Bir canlının varoluşunun sınırlarını pekiştiren, hatta onun içinde bulunduğu biyolojik ve toplumsal durumun anlamını, zaman, mekân ve başka canlılarla ilişkisini bir anda değiştiren, yeni bir öncelik sırasını ortaya çıkaran duyguların belki de en başında korku gelir. Korkuda dünya ya bir kuytuda sıkışıp kaldığım ya da karşı saldırıya geçerek yerimi genişlettiğim bir alan haline gelir, her iki durumda da artık özgürce ikâmet ettiğim yer değildir. Kendini bu duyguya sarmalanmış bulan düşünce iki seçenekle karşı karşıya kalır: Ya korkuya kapılacak, korkulandan kaçmanın veya onunla mücadele etmenin yollarını hesap edecek ya da kendisine zaman tanıyacak, sakin ve mesafeli bir tavırla bu korkunun anlamını, nesnesinin nasıl kurulduğunu, onda gizlice işleyen yönelimsellikleri sorgulayacaktır.  Bu iki tavır arasındaki fark, can havliyle hareket etmek ile düşünümsel bir biçimde kendine dönerek tehdit eden nesnenin verilişini sorgulamak arasındaki farktır. Politik eylem düşünüp taşınma olmalıdır, can havliyle yapılan politik seçimler ise düşünmeden ve kendini sorgulamadan verilen bir tepkiden ibarettir. Politik retorik bir korku duygusunu yaratırken düşünümün ve eleştirinin imkânını ortadan kaldırmaya, bize düşünecek vakit bırakmamaya çalışır. Vakit kalmamıştır, eylem acildir, düşünüp taşınmanın agorasındaki merkezi boşlukta durup bir anlamı yeniden ele almaya fırsat yoktur. Varlığını ya da varolma tarzından aldığı keyfi kaybetmekten korkan varlık, korku duygusunun öznesi haline gelip onu denetleyemediğinden, can havliyle yapılması beklenebilecek olanı yapacak kadar makul olabilir ancak. Bu yüzden retorikten fayda gören politik girişim tarafından kolayca öngörülebilir ve manipüle edilebilir bir unsur haline gelir. Politik eyleme yönlendirici duygulanım olarak korku, insanın imkânlarını daraltan, bu imkânları keşfetme kapasitesini azaltan, özgürlüğü bir alan mücadelesinden daha fazla bir şey haline getirmeye izin vermeyen bir ruh halidir. Korkuları tarafından belirlenen varlık zıtlığın ötesindeki gerçekliklere ve ihtiyaçlara tepki veremez hale gelir. İçinde konumlandığı zıtlığın zemininde bulunan ve zıtları ortaya çıkaran ortak zeminin veya kaynağın ne olduğunu düşünmeye girişmez. Bu ortak kaynak, politikanın hem özgül bir anlamda özgürlük mücadelesi olduğunun hem de özgürlüğü adil kılmak, adaletin içinde tesis etmek çabası olması gerektiğinin unutulmasıdır. Bu çifte unutuşu muhafazakârlığın derin kökü olarak düşünebiliriz.

Özgürlüğü bir mücadele olarak görsek bile bu mücadele öncelikle bir alan mücadelesi değil, anlamın ve adların üretimi olarak özgürlük mücadelesidir. Bu adlandırma başkasının sorgulamasına kapalı yeknesak bir tekrar, bütünselleştirici bir kimliklendirme değil, varolanları konuşur kılabilen bir yineleme olduğu zaman, sahneyi yenileyebildiği, tek merkezli olmaktan çıkarabildiği zaman “muhafazakar” olmaktan çıkar. Anlamın kaynağındaki özgürlüğünü hatırlamak, ona yeniden kavuşmak isteyen varlık, bunu unutturan yasaları ve müdaheleleri sorgulamayı sürdürür. Makul ve uslu olmak yerine, diliyle ve tüm mevcudiyetiyle bireyselliğinde direnir. Ama koyabileceği yeni adların özgürleştirici olabilmesi onların muhatabın sorgulamasına, eleştirisine açık olmasında yatar. Dünya anlamlıdır, çünkü onda adlar vardır, başkası benim koyduğum adları parçalayarak anlam ifade ettiğinde ve şeyleri yeniden adlandırılmaya açtığında dünya sahici bir biçimde birlikte ikâmet ettiğimiz yer haline gelir.

Zulüm ad verme hakkını yalnızca kendine tanımak, adlarını sorgulamadan çekip çıkarmaktır. Zulüm doğrudan kaba fiziksel şiddet olduğu zaman dahi retorikten vazgeçmez, çünkü kendini haklılaştırma ihtiyacı hisseder. Zulmün retoriğine göre kurban gördüğü zulümden mesul olandır, zaliminde tetiklediği şiddetten ahlâken o sorumludur. Zalim aslında günahsız ve mağdurdur, başka çaresi olmayandır; hatta sorumluluğu kolektif varlık adına kahramanca taşıdığının en büyük delili, bizzat uygulamak zorunda kaldığı şiddettir. Zalimi mağdur olarak temsil eden bu tersine çevrilme, zulmün başkasının özgürlüğüne tahammül edememekten müteşekkil olduğunu gizler. Örneğin kadına karşı şiddet, kadınların özgürlüğünün her türlü baskıya rağmen hiçbir zaman tam olarak yok edilemiyor olmasından, kendisini mümkün olduğunca silmiş bir bedenin ve susan bir yüzün ardında dahi, özgür bir psişik varlığın hâlâ durmaya ve düşünmeye devam ediyor olmasından kaynaklanır. Kadına karşı şiddetin sebebi kadın yüzünün tüm ataerkilliğe direncidir. Gazetelerin ikinci sayfa haberlerinde, bir erkeğin kadının özgürlüğüne tahammül edemediği için onu öldürmesine “cinnet geçirme” adı verilir, zira bu tür olayların politik bir sorun olarak değil, münferit bir akıl tutulması, kişisel bir yoldan çıkma gibi algılanması tercih edilir.  Çocuk büyüklerinden, kadın erkekten, halk devlet otoritesinden korkuyorsa, bu korku fiziksel şiddetle olduğu kadar retorik şiddetle yaratılır. Bu retoriğe göre büyüklerden gördüğü şiddetten mesul olan çocuk, yediği dayağı hakeden kadın, gördüğü militarist muameleyi sineye çekmesi gereken halktır.

Korku ad koyma ve koyulan adları sorgulama hakkımı elimden alır. Ben ve başkası arasındaki mesafeleri ortadan kaldırır ve şiddetin ahmakça bir inkârı olan katılımı meydana getirir. Bu katılım, süphesini tartmaya gerek duymadan can havliyle atağa geçen bir kitleyi oluşturur.  Aklı olmak, bir bilinç hayatı yaşıyor olmak ne demektir? Bir fikri, bir bakış açısı olmak, söze “bence” diye başlayabilmektir. Bunun olmadığı yerde ne başkasıyla ilişkiden söz edilebilir ne de temeli anonim katılım değil de, özneler-arasılığın kolektifliği olan herhangi bir politika mümkün olur. Her türlü politik örgütlenme “bence” diyebilmekten sonra gelir ve ilke olarak buna dayanır. “Bence” diyemediğimiz yerde, militarist bir yapı, lider tapımı söz konusudur. Düşünümsel ve eleştirel olmanın ketlendiği, bütüne teksesli katılımın hakim olduğu bir ortamda bilincin yaşam içinde kendine bir mola verebilmesi, yaşadığına bir mesafe almak suretiyle dolaysız eylemi erteleyebilmesi de çok zordur. Kendini savunmaya ve başkasına saldırmaya yol açan korku duygusu insanı ele geçirir, aklı paralize eder, onu yalnızca varlıkta baki kalışın seçeneklerini hızla gözden geçirmeye indirger. Akıl ancak barış ortamında, idman ve eğitimle neyse o haline gelir. Ancak kendi içine kapanıp kalmayacağı bir konuşma ortamında, dışardan eleştirel bir biçimde beslenir, kendindeki özlerin, kendi eidetiğinin bir eleştirisini yapabilir.

Akıllla duygu arasında bir karşıtlık olduğundan değil, esasında bunlar her zaman birlikte işledikleri için retorik aklı çelip araçsallaştırabilir. Korku, ruhun çocukluğundan itibaren kapılmaya yatkın olduğu bir duygudur, çünkü canlı olan, bedenli ve ölümlü bir varlık olan insanın hayatını kaybetmesi her zaman imkân dahilindedir. Çocuğun kendini koruma yetenekleri çok sınırlı olduğundan çocukken yoğun bir varoluş korkusu hisseder, bolca güvene ihtiyaç duyarız. Canımızın yanmasından, karanlıklardan, hiçten gelen ve bizi veya güvendiklerimizi yokedecek olan öcülerden, bilmediğimiz yaratıklardan, yabancılardan korkarız. Kendi hayatımız için korkarız. Retorik bu çocukluk düşlerini, bu halüsinasyonları tetikler. Yokolma veya yokedilme tehdidi karşısında otoriteye boyun eğer, özgürlük taleplerimizi geri çekeriz, bizi koruyacak olan her kimse, onun isteklerine uyum sağlamak mecburiyetinde kalırız. Varoluş korkusunu duyan halklar da otoriter yönetimlerin altına girerler, bu korkular halkı otoriter yönetimlerin gelişine hazırlar.

Milliyetçilik ırkı veya milleti tarihin temel aktörü olarak görür, bu tarih felsefesinin en temel duygusu da “öteki korkusu”dur. Bu öteki millete veya ırka yabancı olandır. Milliyetçiliğin evrenselliği ancak fetih yoluyla yayılma, başkalarına hakim olma biçimini alır. Tarih her zaman birbirini yoketmek isteyen milletlerin tarihi, dış düşmanların içteki uzantılarıyla iyi mücadele etmeyi başaranın hayatta kalabildiği bir sahne olarak temsil edilir. Bir milletin bütünlüğüne, milli bir kimliğe sahip olamayan bu sahneden silinecektir. Hayatta kalmak ve esir olmamak için herşey mübah olduğu zaman, ahlâk ikincil bir konuma düşer. Günümüzde korku duygusunun politikanın yönlendirici duygulanımı haline gelmiş olması belirli bir coğrafyaya özgü bir olgu değildir. Örneğin Irak’ın işgali 11 Eylül dehşeti ve Amerikan halkında uyandırılan müslüman korkusu atmosferinde yapılabilmiştir. Avrupa’nın ortasındaki Bosna’da Sırp milliyetçiliğinin ve müslüman korkusunun nasıl katliama, hatta soykırıma kadar gidebildiğini de gördük. Avusturalya bile, orada yakın zamanda terör saldırısı filan olmadığı halde büyük bir korkuyla yaşıyor. Diyebiliriz ki, bütün Batı’da politika korku atmosferinde yapılmaktadır. Bir yandan küreselleşen kapitalist sermaye ulus devletlerdeki ekonomik milliyetçilik ve yabancı korkusundan mustaripken, diğer yandan öteki korkusu emperyalizmin zeminini hazırlamaktadır. Türkiye’ye baktığımızda gördüğümüz şey ise alenen beslenmekte ve kışkırtılmakta olan yoğun bir anti-semitizm, Ermeni ve Kürt düşmanlığıdır. Hıristiyan misyonerlere yönelik katliamları da tetikleyen şey milliyetçiliğin temelindeki korku retoriği, “ya biz hayatta kalacağız ya da onlar” hissiyatıdır.  Bu vahşet retorikle üretilir, korkuyla ketlenmiş bir içselliğin sözde kahramanlığına dayanır, çocukluk halüsinasyonları tetiklenen bir aklın kendisini konuşmaya kapamasının, başkasının özgürlüğüne tahammül edememesinin bir sonucudur.

İçselliğimizin esası hafızadır, hafızamız sayesinde biz onu yüklenemeyecek kadar edilgin bir varlık iken bir kader gibi başımıza gelmiş olanı, belki de varoluşumuzun derlediği mirasta yaşanmış veya gizlenmiş olanı sonradan yükleniriz. “Ben çok küçükken öksüz kalmışım” deriz, “Cumhuriyeti 1923’te kurmuşuz” deriz, “Eskiden Rum, Ermeni komşularımız varmış” deriz. Bu hafızanın dili resmi tarih kurgusunun ezberletilen cümleleriyle örtüşmez, onun kurgusunda kendini içselliğinin diliyle söyleyen başkasını  dinlemiş olmak dolaşır. Tekil içselliklerin sesine kulak vermeden yalnızca olguları ve belgeleri araştıran tarihsel komiteler kurarak ihtiyacımız olan hafıza çalışmasını yapmış olmayız. Bu yüzden “tarihsel meseleler” oldukları söylenen birçok mesele, özgül bir biçimde psişik bir mesele, içselliklerin konuşmasına izin verilmesi meselesidir. Yüzyıllarca birlikte ikâmet ettiğimiz komşumuzla ilişkimiz tarihsel bir araştırma konusu olamaz, acı ve tatlı anıların, utancın ve dehşetin bastırılmış hatıralarının, bizi şimdi ve burada nasıl etkilemekte olduğunu ifade etme iznini kendimize verdiğimizde temas ederiz ona. Komşum öncelikle Ermeni, Kürt, Türk, Yahudi, Hristiyan, Sünni, Alevi değil, kendi adı olan bir kişidir. Ait olduğu halkla paylaştığı özellikleri bu özel adın önüne geçemez, onun bana açtığı ufukta anlamlanır ve bana dünyayı yepyeni bir açıdan gösterir. Onu ötekileştiren veya etnik veya dinsel kimliğine indirgeyen şey, onunla ilişkimin milliyetçiliğin tarih ufkunda bir korku retoriğiyle dolayımlanmasıdır. Bu retorik sayesinde o ve ben yüz yüze bakarak birlikte ikâmet eden komşular olmaktan çıkar, ben “biz” o da “onlar” kimliğinde belirmeye başlarız, ansızın birbiriyle insani bir ilişkinin imkânını kaybeden varlıklar haline geliriz. Milliyetçiliğin “biz”e kendine güven kazandırmak için aktardığı kahramanlık öykülerinde bile varoluşumuzun ne kadar kırılgan, ne kadar korunmaya muhtaç olduğu hissettirilmektedir.  İçsellik bu korkuyla dolduğunda cumhuriyet bir korku cumhuriyeti olur; onu korumak demek her zaman uyanık ve hatta teyakkuz halinde olmayı, komşunun adının ardındaki belki de gizli olan etnik veya dinsel kökeni bilmeyi gerektirir. Korku, komşumun adının ona hitap etmek için olduğunu bana unutturduğunda, ruhumu şiddete sevke tabi kılabilir. Bu şiddetin devamında kendi içinden hayali düşmanlar yaratmak ve onları temizlemekten ibaret vahşet edimlerine “kahramanlık” adı verilebilecektir. Ahlâkı mümkün kılan konuşmanın ve birlikte yerleşmenin sonu, insanın kendi varoluşu için duyduğu endişenin her türlü şiddeti meşru kıldığına inanmasıyla gelir. Bu meşrulaştırma rejimine “milliyetçilik” denir.

Fenomenologlara göre bir duygulanım olarak korkunun yapısı dünyada olan veya olabilecek bir şeyden korku olarak belirlenebilir. Bu şey korkanın varlığını veya mutluluğunu tehdit etmektedir. İnsan kendi varlığıyla ilgilenen, onun için kaygı duyan bir varolan olduğu için korkar. İşte bu tanım doğurganlığımızı düşündüğümüzde oldukça dar gelir. Örneğin kadınlar doğurgan ve yaratıcı oldukları için, kendi varlıkları için kaygılanmanın ötesine çok çabuk geçebilen bir tinsel vücuda sahiptirler; onlar yarattıkları ve yaratılan ten için, yaşam için endişe ederler. Bir çocuğu dünyaya getirdiği halde hiç analık etmeyen kadınlar, doğurmadığı halde ana olan kadınlar, analık etme yeteneği olan erkekler de vardır. Doğurganlık bir bebeği biyolojik olarak varetmek değildir, biyolojik olanın ötesinde anlam ifade eder; o bebeğin ona bakanda tetiklediği bir varolma tarzıdır. Çocuğu için endişe öyle bir zamansallığa sahiptir ki, yaratılan varlık çoktan kendi ayakları üstünde durmaya ve bağımsızlığını elde etmiş bir biçimde yaşamaya başlamış olduğu halde yaratıcısının onun varlığı için duyduğu endişe bir türlü sona ermez. Tamamen başka imkânlara sahip bir başkası olan evlât, her kim olursa olsun evlâttır. Doğurganlık tecrübesi, ölüm karşısında duyulan endişenin öncelikle evlâdın ölümünden duyulan endişe haline gelmesidir. Yaratıcı kendi varlığı veya mutluluğu için yaşamanın ötesine geçmiş, yarattığı, yarattıkları için varlıkta kalmaya mahkûm olmuştur, varoluşa çakılmış, ölme hakkı bir bakıma elinden alınmıştır.  Elinden yapacak hiçbir şey gelmediği zaman dahi, kendi acziyle sanki bütün dünyayı omuzlarında taşımakta, dünyada mutlak bir dayanak noktası olarak durmaktadır. Kendisi için de korkar, çünkü aslında başkası için korkar. Doğurmak kendi ölümünün ardında kalan muğlâk zamanda, bir başkası olan evlâdın içselliğinde devam etmektir. Bu manada yaratıcılık ve doğurganlık tarihin içinde yer almaz, onun tarafından kavranamayacak bir içselliği, bir anlamı, bir sırrı taşır. Yaratıcılığını doğurganlıkta tezahür ettirmemiş olan kadınlar da bu kadın kültürünü paylaşırlar, onun içinde anneanne, babaanne, teyze, hala, yenge, abla, kızkardeş, bakıcı, komşu veya arkadaş olarak bulunurlar. Hiçbir evlât tek bir kadın tarafından büyütülmediğinden, kadınlar birlikte yaratıcıdır, evlâtlar paylaşılır, ortaktır. Tarihin hiç kaale almadığı bir ölü zamanda vücudunda ve içselliğinde yaratıcı olmak, tarihsel olana da yeni bir bakışın imkânını verebilir bize. Başkasının ölümü için duyulan ve içselliği sonsuz bir öngörüye ve sezgiye açan bu endişe, içselliği katılaştıran ve donduran, konuşamaz ve geleceğe adım atamaz hale getiren kendi varlığı için duyulan korkudan farklıdır.

Politik korku, örneğin gündemimizde olan “ulusal bütünlüğe zarar gelebileceği” veya “laikliğin elden gidebileceği” gibi korkular, ayrı bir psişik varlık olarak varoluşumuzun ortadan kalkmasına sebep olur, bizi bir kitleye katılım hareketine sokar. Ne kadar ilerici bir kılığa bürünmüş olursa olsun içsellikteki yaratıcılığı sekteye uğratır ve atılımı dondurur. Artık bakışlar geçmişe çevrilmiş, şimdiyi, hâlihazırda olanı koruma refleksi güçlenmiş, konuşma aynı cümlelerinden tekrarından ibaret hale gelmiş, varoluş muhafazakarlaşmıştır. Korkularımız retorik bir biçimde tetiklenmek suretiyle yönetilmeye başladığımızda artık “anonim bir biz” haline gelmişiz demektir. Korku tek tek kadınları onların yaratıcılıklarını silen ve unutan tarihe entegre eder, onları kendiliklerinin ayrılığını ortadan kaldıran bir politikaya teslim eder. Bu katılım hissi içinde kimsenin kendine özgü bir kaderi yoktur. Katılımın sekteye uğraması, ben’in kendisini tarihsel bir misyondan veya kimlikten bağımsız olarak, kendi bakışı ve sözü olan, bir istemin kaynağı olarak meydana çıkarması demektir. Bizi bireyleştiren şey, öncelikle hissedişimizdir, politik korku hislerin bloke edilmesi, muğlaklıkların ve göreliliğin belirsiz bir süre için askıya alınmasıdır. Hissedenin tekilliğini, farklılığını ve mutlak bağımsızlığını ortadan kaldırıp onu bütünselde eritme çoğulluğu yok etmenin bir tekniğidir. Politik korku çoğulluğu tahrip eden duygulanımdır. Bu halet-i ruhiye içinde demokrasinin koşulu olan konuşma kesilir, baskılara boyun eğilir ve özgürlük mücadelesi söner. Ötekiyle ilişkide hakikati aramak yönelimi engellenir. Onun hakkındaki hakikate ancak onunla bir konuşma ilişkisi kurarak ve ondan öğrenmeye arzu duyarak ulaşılabilir. Örneğin bölünme korkusu ötekine açılamayan bir kimlikte katılaşmayı doğurur. İnsanlara, örneğin başörtüsü gibi, politik sembollerle yaklaşmak ve bu sembollerin algısının konuşma arzusunu bastırması, onların bu sembollerin arkasında kaybolmalarına yol açar. Birisini bir sembol üstünden kavradığımızda onun örtüsünü biz açmış oluruz, onun belirişi her zaman yüzeysel ve muğlâk, belirişinin ilkesi hep başka bir yerde bulunacaktır. Buna karşın, onunla konuşma ilişkisi içine girdiğimizde o kendisini ifşa eder, artık bir fenomen olmaktan çıkmış, gerçekliği olmayan bir gerçeklikten ibaret olmaktan kurtulmuştur. İnsanlar, sembollerin altında gerçeği olmayan bir gerçeklik olmaktan çıktıklarında kendilerini içselliklerinde ve yaratıcılıklarında ifade ederler. Bu manada hakikatimizi ne fenomenler dünyasında, ne de tektanrıcı ilâhiyatta arayabiliriz, başkasının içselliğiyle kurulan, dünyayı bir nesneler dünyası olarak tezahür ettiren dışsal ilişki, retorikten muaf bir ilişkidir ve bu deneyimi felsefenin kökensel deneyimi olarak düşünmek gerekir.

Ruhu demokratik, başkasıyla yüz yüze olduğu bir yaşamdan alıkoyan ve ırkçı, milliyetçi, kavimci, yabancı düşmanı, saldırgan kahramanlıklara dönüşen korkunun bir öncülü de insanın özünün tarihte saklı olduğu varsayımıdır. Hâlbuki insanın özü belki de onun içselliğinin süreksizliğinde, tarih açısından hiçbir anlam ifade etmeyen başlangıç ve sonlarıyla kişisel zamanında, insan kişi olarak tarihsel korkularını aşma girimişindedir. Tarihte ölüm kronolojik bir noktacıktan ibarettir, ama içselliklerimiz hayaletlerle doludur, hafızamıza musallat olan bu hayaletlerle birlikte yaşarız ve kimimiz onlarla savaşır kimimiz de barışırız. İçselliğin düzeniyle tarihin düzenini birbirine karıştırmak ve bir halkın içselliğini tarihsel varoluş korkularıyla belirlemek politik retoriğin, psikagojinin ve pedagojinin başlıca hilesidir. Biz elbette bir süprüntü yığını değil, içselliğinde birinine karışmış, içselliğini paylaşmış, birbirini anlamış bir halklar birliğiyiz. Travmaları olan bu heterojen toplum kendi adının anlamını korkusunda aradığı sürece, kendi uygarlığını doğurmak yerine vahşetini salıverecektir.

Tarihin bir akışı, toplumların bir eceli olsa bile, katılımdan ayrı “ben” olmayı, kendi içselliğinde varoluş korkularıyla başedebilmeyi, başkalarına, azınlıklara saldırmak yerine onlarla konuşabilmeyi ve onlardan birşeyler öğrenmeyi öğrendiğimizde bütünselleştirmeden, konuşan varlıklar olarak birlikte yaşayabileceğiz. Biricik bir adı olan komşumun çocuğu bende, benimki onda büyür. Tarihsel şartlar ve milli ittifaklar değil, kadınların ve çocukların komşuluğu halkların birlikte mesken tutuşunu aydınlatır.


Advertisements

About zeynepdirekblog

Prof. Dr. Koç Üniversitesi, Felsefe Bölümü Öğretim Üyesi
This entry was posted in Bildiri. Bookmark the permalink.