İnsan Haklarının Temelleri Sorunu

Michael Perry, insan hakları ahlâkının günümüzün küresel, hakim ahlâkı olduğunu ve bu ahlâkın uluslararası insan hakları hukukunun zemini olduğunu söyleyerek söze başlıyor. İddiası şudur: İnsan haklarının birden fazla dinsel temeli olabilir ama seküler bir temelinin olduğu hiç de açık değildir. Aydınlanma’nın ürünü olan insan hakları söylemi kendisini teolojik bir temel üstüne inşa etmeyerek dine karşı mesafe almış ve seküler bir söylem olma konumunu günümüze dek sürdürmeyi başarmıştır. Buna karşın, bu hümanizmanın, Charles Taylor’un söylediği ve Perry’nin de alıntıladığı gibi, gizli bir teolojik arka planı olduğu iddia edilebilir. Heidegger Hümanizm Üstüne Mektup’ta hümanizmin ontoteoloji ve metafizikten ayrılmadığının altını çizer. Kavramların tarihine bakıldığında o, Eski Yunan’ın değil, olsa olsa İncil’in bir uzantısıdır. Demek ki Romandır, Latindir, Hıristiyandır, ya da biraz daha bulanık ve kuşku götürür bir ifadeyle söylersek, Vahiy Dinlerinin bir ürünüdür. Buna, örneğin Kant’ın insanı rasyonel bir varlık olması itibariyle kendinde bir erek olarak tanımladığı ve insan haysiyetini de akılda temellendirdiği söylenerek itiraz edilebilir. Kant’ın ahlâkı antropolojik değildir. Perry bu itirazı dikkate alıyor: Raymond Gaita’yı alıntılayarak diyor ki, insanın “kendinde bir erek” olduğunu söylemek, dinsel gelenekte insanın kutsal olduğunu söylemenin başka bir yoludur; Kant’ın ahlâk sisteminden Tanrı’yı çıkartırsanız o ahlâki evren çökecektir. Ayrıca Perry Kant’ı normatifliğin kaynağını insanın kendi mutluluğuna adanmışlığında bulmamasında sorun görüyor ve Kant’a mutluluk ahlâkı açısından yapılan bazı itirazları yeniden dile getiriyor. Kanımca, Perry Kant’ın ahlâkıyla ve insan hakları anlayışıyla yeterince hesaplaşmıyor ve bu düşüncenin neden insan haklarının seküler bir temelini kuramadığı açıklaması yetersiz kalıyor. Bence İkinci Kritik’te Tanrı’ya atıf, mutluluğa verilmiş ufak bir tavizdir ve marjinaldir; ilkesel, açıklayıcı bir rol oynamaz. Yaratıcı, “sevgi” olan bir Tanrı bütün insanları yarattığı için ahlâk yasasına uygun davranılabilir ama bu davranışın Kant’ın gözünde ahlâki bir değeri olamaz. Yalnızca ahlâk yasasına saygı duyulduğu için ahlâklı davranmanın ahlâki bir değeri olabilir. Kant’ın insan haklarını temellendiremediğini göstermek için insanın isteminin saf bir biçimde, sadece ahlâk yasası tarafından belirlenebileceği iddiasını temellendiremeyeceğimizi göstermek gerekirdi. Gerçekten de bu temellendirilemez, çünkü  İkinci Kritik’in temel kabulüdür, Kant özgürlüğü de ondan çıkarsar.

Perry’e göre, insan haklarına saygı duymanın temeli insanları Tanrı’nın yaratmış olması, bütün insanların onun evlâtları olmasıdır. Perry, ateist zeminde böyle bir temel bulunamadığı halde, kimi ateist düşünürlerin bu temelsizliğe aldırmayarak insan haklarını azizce savunduklarını, kimi ateistlerin de her insanın saygı duyulması gereken bir haysiyeti olduğundan şüphe ettiklerini, yani anti-hümanist bir konumu benimsediklerini vurguluyor. Bundan sonra attığı adımda, Hıristiyanlıkta insan hakları ahlâkının temelinin sevgi (agape) olduğunu ileri sürüyor. Tanrı sevgidir, evreni bir sevgi edimiyle yaratmış ve varlıkta tutmaktadır, Tanrının evlâtlarının haysiyeti de Tanrı’nın onları sevmesinden ileri gelir. Tanrının evlâtları oldukları için bütün insanlar kardeştir ve onlar da birbirini sevmeli ve birbirinin insan olarak haysiyetine ve dolayısıyla haklarına saygı göstermelidirler. Buradaki fikir bütün insanları, bütün ötekileri, en karşı olduklarımızı, düşmanlarımızı, radikal manada kötü olanları bile sevmektir. Perry bunun çok talepkâr bir ideal, çoğu kişinin makul ve mümkün bulmadığı bir ideal olduğunu söyledikten sonra, “neden böyle bir ideali üstleneyim?”  sorusunu, bunun ben’in kendisinin yaratılmış doğasını mükemmelleştirmesi, en kalıcı mutluluğa ulaşması olacağını söyleyerek yanıtlıyor. Bu bencilce bir yanıt değildir, çünkü Perry’e göre, insan ancak kendi çıkarlarını gözetmeyi aşarak, kendisinin ötesinde, aşkınlıkta kendisini gerçekleştirebilir.

Perry’nin “temel” sorusu, bir geçerlilik (validity) meselesidir. Yani de facto’nun, neyin vaki olduğunun değil, de jure’nin, vak’a olanı mümkün kılacak, tesis edebilecek yasanın tartışılmasını ilgilendirir. Burada bilgi ve inanç ayrımına ilişkin, Perry’nin makalesinde ele almadığı zorlukları gündeme getirmek kaçınılmazdır. Temellendirme aklın bir idealidir. Bir şeyin dayanağını, neden geçerli olduğunun gösterilmesi talebidir. Eğer doğru öncüllerden mantıksal olarak doğru bir sonucu çıkarmışsanız, o sonucu temellendirmiş olursunuz. İnsan hakları dinde temellendirilebilir mi? Perry’nin kullandığı “İyi olan/ Sevgidir diyebileceğimiz bir Tanrı vardır ve insanlar da onun yarattığı çocuklarıdır” öncülü metafizik bir kabuldür. Bu kabülün ne doğru olduğunu ne de doğru olmadığını ispatlayabiliriz. Doğru olduğuna inanabiliriz elbette, ama bu aklın değil, inancın yapabileceği bir iştir. Doğruluğunu kanıtlayamadığımız ama inandığımız bir öncülden yola çıkarak hiçbir şeyi temellendirmiş olmayız. Buna karşın, Perry’nin insan haklarına seküler bir temel henüz bulunmuş değildir, imandan bağımsız akıl insan haklarını temellendirememiştir deyişine de katılıyorum. Akıl eleştiridir, sorgulamadır ama bu da hiçbir kabul, dinleme veya doğru olarak koyma anlamında inanç olmadan yapılamaz. Platon’un eidos’ları görmeye muktedir nous’u, Leibniz’in monadları, Spinoza’nın causa sui Tanrı’sı, Kant’ın ahlâk yasasını kendi kendisine vermeye muktedir insani istemi, Heidegger’in ilksel anlama dediği şey, Husserl’in görücülüğü (intuitionism) de –bize bir factum—gibi anlatılıyor olsa da de jure kabullerdir. Başka her temellendirme girişimi de bunlara dayanacaktır. O zaman, sınırda, bilgi ile inanç arasındaki ayrım bulanır, aklın temellendirme talebi, aklın yapabileceğini aşar; hiçbir zaman kendi idealine upuygun olamaz, hep hipotetik kalır. Kanaatimce, insan haklarının hipotetik olmayan seküler bir temeli olmadığı gibi, hipotetik olmayan dinsel bir temeli de yoktur. O zaman hem dindarlar hem de ateistler temelsizin zemininde, uçurumun üstünde midirler? Öyleyse kendi hiçliğimizin zemininde insan haklarının evrenselliğinin mutlak temelini değilse bile, adil bir politik zeminini kurmak mümkün olabilir mi?

Perry’nin insan hakları politikasından değil, ahlâkından söz etmesi dikkat çekicidir. Bu tercihin, stratejisinin dışında bıraktığı şu saptamaları da tartışmaya dâhil etmek gerektiğini düşünüyorum: İlkin, günümüzde insan hakları polikalarının küreselleşmesinin hakiki politikanın geri çekilişi manasına geldiğini, polikanın ahlâka indirgendiğini ve böylece bir apolitikleşmenin yaygınlaştığını savunan siyaset felsefecileri pek de haksız değildir. Politika ahlâktan bağımsız olduğunda bir çıkar savaşı haline gelir, ancak Cumhuriyetçi demokrasinin özgür kamusal alan tasavvurunun bir sevgi ahlâkında temellendirilmesinin politik olanı yoketme tehlikesi olabilir.  Kutsaldan bütünüyle muaf ve saf bir profan kamusal alan tarihte hiçbir zaman olmuş değildir, ama politika ile ahlak bence Hıristiyan yaklaşımın öne sürdüğü gibi sevgide değil, Yahudiliğin ve İslamın önerdiği gibi “adalet” fikrinde kesişirler.

İkinci olarak, insan hakları ahlâkının küreselleşmesinin latinliğin küreselleşmesi olduğu saptaması ciddiye alınmalıdır. İnsan hakları söylemi Perry’e göre şunu söyler:  Her insanın insanlık ailesinin üyesi olmak sıfatıyla ihlâl edilmemesi ve saygı duyulması gereken bir bütünlüğü ve haysiyeti vardır. Dolayısıyla her insan bir takım haklara sahiptir. Buna karşın, tarihsel olarak incelendiğinde, “bütün insanlar”dan kasıt yalnızca beyaz, Avrupalı, Hıristiyan erkeklerin bütünüydü. Öyle ya kimin insan olup kimin insan olmadığına ilişkin kararı birileri verecektir. İnsanlık ailesine ötekilerin de dahil olması için uzun bir süre geçmesi gerekmiştir.  Her insanın insan olması itibariyle bir haysiyeti olduğu iddiası ve insan haysiyetine uygun bir biçimde yaşamamız buyruğu ırk, renk, etnik köken, millet, din, cinsiyet ayrımı gözetmeden gerçek bir evrensellik iddiasında bulunduğunda da insan hakkındaki karar yine Latin kültürü tarafından verilmiştir. Bütün insanları kapsayacak kadar genişleyen haklar yine Latin Avrupalı ben’in hakları olmuştur. Günümüzde de Latin kültürü Anglo-Amerikan kolu tarafından küreselleştirilmektedir. Çeşitli kültürlere, medeniyetlere, ötekilere insandan ne anladıkları, onun hangi haklara sahip olmasını arzuladıkları hiçbir zaman sorulmamıştır. Haklar başkalarına dayatılmış, onlardan yola çıkılarak düşünülememiştir. Başka bir deyişle, insan hakları söylemi gizlenmiş bir biçimde de olsa örnek mantığıyla işler ve evrenselliğin başlıca paradoksunu içinde taşır: Bir örneğin değeri, onun evrenseli bir tekilliğin, bir kültürün yaşayan bedenine kaydetmiş olmasında bulunur. Buna karşın, örnek mantığının unuttuğu şey, bütün kültürlerin kendi kimliklerini evrenselin çağrısına yanıt vermek suretiyle olumladıklarıdır.  Hiçbir kültür kendisini tercüme edilemez bir sözün saydam olmayan bedeni olarak sunmaz. Tersine, bütün kültürler insanın özüne tanıklık ettiklerini düşünürler. Her biri kendini evrenselin tekile biricik kaydı, yerine başka hiçbir kaydın geçemeyeceği kaydı olarak görür. Öyleyse evrenseli düşünürken bakılacak örnekleri çoğaltmak gerekir.  Ancak o zaman gerçekten evrensel olandan ve onun meşru normatif zemininden söz edilebilir. Perry insan haysiyetinin normatif gücünün nereden geldiğini soruyor ve bu gücün ancak yaratıcı bir Tanrı’nın varlığında temelleneceğini iddia ediyor. Vahiy dinlerine mensup insanlara bu makul gelebilir ama ya kutsalı yaratıcı bir Tanrı kavramına dayanmadan tecrübe eden Budistler ve Hindular buna ne diyecekler? Onlar için de insan haklarının temeli saf seküler veya profan bir zemin olmayabilir, ama Hıristiyan bir Tanrı kavramı da olmayacaktır. Öyleyse insan haklarının evrenselliğini kültürel bir politik zeminde yeniden düşünmek gerekmez mi? Dinler arası diyalog demiyorum, kültürel politik zemin diyorum çünkü bütün insanlara ateistler ve pagan kültürler de dâhil edilmelidir.

Üçüncü olarak, insan hakları politik/ahlâki söyleminin emperyalizm tarafından nasıl kullanıldığını, örneğin Irak’ın işgalini meşrulaştırmaya nasıl vesile haline getirilmeye çalışıldığını da unutmamak gerekir. İnsan hakları söylemini veya ahlakını kim hangi bağlamda nasıl kullanıyor, bunu yaparak hangi çıkarlara hizmet ediyor, durmaksızın sorgulamak gerek. Bush’un da bir insan hakları ve demokrasi söylemi var, bunlarla içiçe geçmiş dinsel bir söylemi de var—ama sonuç nedir, global kapitalizmin çıkarlarının gereğinin yapılması, demokrasinin yerini militarizmin alması ve insan hakkı ihlalleri. Kısacası, insan hakları ahlakı söylemi masumiyeti kendinden menkul bir söylem değildir.

Neden ahlâklı olayım sorusunun aklın verebileceği bir yanıtı yoktur, ahlâklı olmanın mutlulukta temellendirilemeyeceği konusunda da Kant’a tamamen katılıyorum. Fakat bana göre, insan, anonim bir ahlâk yasası uğruna değil, başkasının çektiği zulme yanıt olmak uğruna kendi mutluluğunu feda edebiliyorsa etik bir öznedir.  Din geleneğinin bize aktardığı iyilik değerlerini üstlenmeye teslim olduğumuzda tamamen varoluşsal bir seçim yapmış oluruz. Eğer toplumsal olarak kabul gören belli bir yaşam biçimi içinde bulunmak işimize geldiği için, başka türlüsüne cesaret edemediğimiz için veya ölüm korkusuyla ya da kendi mutluluğumuz, selâmetimiz için bu seçimi yapmışsak ben bunun gerçekten ahlâklı olmak anlamına geleceğini sanmıyorum. Bu varoluşsal seçimi yapmak demek, akıl yoluyla ve varlıkta temellendirilemediği halde zulüm görenin yanında olmak demektir. Daha da ileri gidebiliriz, Levinas’ın dediği gibi, Tanrı’yla ilişkiyi belirleyen nihai cümle “Tanrı’nın varlığına inanıyorum veya inanmıyorum” cümlesi değildir, ontolojik veya teolojik bir temelin olmadığı yerde, evrende metafizik bir düzen olmayacabileceği halde, insan yaşamının bütünlüğünün ihlâline karşı çıkmayı seçmek, yaşamın aklın almadığı, ve insan yaşamıyla sınırlanamayacak mucizesine saygı gösterebilmektir.  İnsan haklarının evrensel zemini salt seküler ve profan bir biçimde kurulsun demiyorum, bu çoğulcu zemine kutsalın çeşitli tecrübelerinin ve ateist ve dindar azizliğin katacak çok şeyi olabilir. Fakat bu zemini oluştururken kutsal tecrübesini ve azizliği yaratıcı bir Tanrı’nın varlığına inanca indirgememek gerekir.

Advertisements

About zeynepdirekblog

Prof. Dr. Koç Üniversitesi, Felsefe Bölümü Öğretim Üyesi
This entry was posted in Bildiri. Bookmark the permalink.