İmkânsızdan da imkânsız

Heidegger Düşünmek Nedir?’in bir yerinde, Böyle Buyurdu Zerdüşt’te Nietzsche’nin “son insan” dediği insanı yorumlarken çağdaş psikoterapinin insanlara aynı mutluluğu garanti etmek suretiyle herkesin eşitliğini sağladığını yazar. Gündeliklikteki düşmenin başdöndürücü hareketi içindeki sakinleşmeyi bulan ve destekleyen, yatışmanın ve krize girmemenin yolunu mutluluk olarak adlandıran, böylece sıradan ve anonim mutluluğu keşfeden psikoterapiye rağmen insanlar bir dünya savaşından diğerine sürüklenmektedir. Heidegger’in adını bizden sakındığı bir şey bize göz kırparak şöyle demektedir: “Barış savaşın bastırılmasıdır. Ne var ki savaşı ortadan kaldıran barışı yalnızca bir savaş güvence altına alabilir.” Eskiden düşünce dünyamızda şöyle bir ayrımı kolayca yapabileceğimizi sanırdık: bir yanda orduya, polise dayanan diktatörlükler veya militer rejimler vardır, öte yanda da halkın kendi kendisini yönettiği demokrasiler. Hangi yanda? Beyaz Batıda: onun tarihinin yolladığı değerlere dayanan bir biçimde. Ama yeryüzündeki enerji kaynakları azaldığında, emperyal güçler gözlerini başkalarının kaynaklarına diktiğinde bir anda bu değerlerin ayaklar altına alınması yalnızca pratik bir problem, değerleri gerçek yaşama geçirme veya geçirememe sorunu olarak görülebilir mi? Eğer Heidegger’e kulak verilirse, sorun gücün doğru veya yanlış kullanımı, gücü ellerinde bulunduranların ahlâki zaaflarının tartışılmasıyla ilgili değil pek. Denebilir ki  eğer demokratik barışı güvence altına alan savaş ise, militarizm ile demokrasi arasındaki karşıtlık metafizik bir karşıtlık haline gelir. Yani demokrasi militarizmle tamamlanır, bir savaş ekonomisine dayanır. Fakat nasıl olur da barış ortadan kaldırdığı şey tarafından güvence altına alınabilir ki? Şöyle yazıyor Heidegger: “ Burada, temellerin temelinde eklemlerinden ayrılmış, bir araya gelemeyecek bir şey var, belki de hiç eklemlenmemiş bir şey.” Barış ile savaş bir araya gelmiyor, çünkü savaştan asla barış çıkmaz. Giderilemez bir çelişki diyebiliriz buna, ama mantık evveli, çelişki evveli bir çelişki, çünkü “temellerin temelinde” yırtılış var. Bir dünya savaşından diğerine sürüklenen uğursuz bir dünyevi yazgının gölgesi işte bu temeli gizliyor. Militarizm son insanın varlığı kendine sunuş tarzı içinde, bu çağa ait yeni bir fenomen gibi beliriyor olsa bile, kökleri insanın varlığı anlayışında ve bunun acısı insana özü itibariyle değmedi henüz. Sükûnete kavuşmayı umarak şiddetle saldırılan yer, karşı şiddeti üretir, intikam döngüsü, ölümler sürer gider. Teknolojik üstünlük yalnızca bir tarafın daha az kayıp vermesini sağlar, fakat huzuru ve barışı asla getirmez.

Teknoloji varlığı kendimize veriş biçimimizin savaş olması, doğayı ve insanı bir ham madde, kaynak olarak görmeye meylimize eşlik eder.  Çağımızın savaşlarının teknolojik olmasının sebebi, bu savaşların artık son derece gelişmiş silahlar kullanılarak yapılması değil, onlarda belli bir varlık anlayışının ifradına varması, doğadaki bir enerjinin en güçlünün hizmetine girmek üzere serbest bırakılması amacının güdülüyor olmasıdır. Ahlak tarafından aldatıldık mı o zaman? Savaşların üstüne kurulmayan, kırılgan olmayan, savaş tehdidiyle veya örtük savaşlarla korunmayan bir barış yok mu? Kayıtsız şartsız barış, yalnızca ben’in yaşamına değil, başkasının yaşamına da “evet” demek değil mi ahlâkın esası? Levinas savaş belki barışı ortadan kaldırır, ama onu varsayar; insanın insanlığını yadsımak için bile ilk önce onu farketmiş olmak gerekir diyor. Bu Heidegger’in sorudan da evvel olan Zusage’si değil elbette, o varlığa kulak vermektir, başkasına değil. Feminist bir bakış açısıyla denebilir ki, öldürmek için bile gerekli olan bu sessiz selamda yaşamın yeri ve zamanın sabrı olan anneliğin bir izi vardır. Çocukları öldürülmüş annelerin şavaşı sürdürmeye yönelik bir propagandanın malzemesi haline getirilmesi bu izin silinmesidir. Anneliğin tuttuğu yasta intikamın içinde eriyip gitmesidir. Anne hep tekil bir çocuğun annesidir, o tekil çocuğun kaybı anneliğin de iptali olabilir mi? Olmayacağı bir durum düşünülebilirse eğer, o anne her çocuğun annesidir, intikamın aldığı her can ona bir çocuk daha kaybettirir. Militarizm fenomenine her yerde anne figürü bir intikam çağrısı veya bir barış yakarışı olarak musallat olur. Yaşamın kendisinde devleti, milleti, ülkeyi, sınırları, politikayı, yerleşik ahlakı aşan ne varsa, annelik de kanımca aslen onunla ilgilidir; anneliğin aşkınlığı yaşamın içkinliğinde bulunur. Bu yüzden annelik militarist düzen içinde sürekli bir izlek olur, ömür boyu sürecek olan yasın anneliğin inkarı olan intikamı beslemesi gerekir, çünkü “allah bu acıyı düşmanıma bile yaşatmasın” diyen anne savaşın sürekliliğinin karşısındaki en büyük tehdittir. Annelik yırtılışı bilmektir, savaşın barışı getirmeyeceğini sezen bir yaşam algılayışıdır. Bu algının teması biyolojik anneliği gerektirmez, inşa edilmiş bir anneliğin içine sığamayan cinsiyet farklılığının bir mirasıdır.

Savaşa karşı bir başkasını selamlamayı öğreten sevgiyi koymak, savaşın şiddetinin karşısına aşkı çıkarmaktan çok farklı bir şeydir. 1970’lerin “Savaşma seviş” sloganı naifti, çünkü hem erosun şiddetten ve dolayısıyla iktidar ilişkilerinden muaf olabileceğini,  hem de savaşın arzunun erotik bir faaliyeti olmadığını varsaymıştı. Feminizm özel olanın politik olduğunu söylerken, aşkın ataerkil kültürde bir tahakküm ilişkisi biçiminde yaşandığını açığa vurmuştur. Öte yandan savaşın nasıl bir duygu, aşk olduğu feministler tarafından yeterince ele alınmamıştır. Savaşan bir ordu, anneden, sevgiliden, kadınlardan yalıtılmış erkeklerin arzularının yüceltilerek vatan aşkına dönüştürülmesiyle bütünlüğünü korur. Karşı cinse duyulan aşkın gerçekliği yadsınmış, arzu homoerotik bir yoğunluk kazanarak aynı ideal nesneye yöneltilmiştir. Bu bir nesne değildir aslında bizim olması gereken ya da olan dişil yerdir. Onunla birleşmek onu kanla sulamaktır. Bu ideal dişinin karşısında etten ve kandan çocukların ve kadınların bir hükmü yoktur, asker veya sivil ayrımı gözetilmez artık. Tekil bir erkek yoktur, savaş bütün erkeklerin arzusunu kutsal bir toprağın esiri ederek onları aynılaştırır. Çağımızın emperyalist veya yeni sömürgeci savaşlarında bu erotik boyut eksik olsa gerek, çünkü toprak kutsal değil, çünkü baştan bizim olarak tanımlanmamış, çünkü bize hiçbir zaman bir yurt olmamış. Sınır ötesi harekât değil yalnızca, kıtalar arası harekatlar sahneye konmakta. Bir askerin kendi ülkesini böylece koruduğu fikrine ikna olması zor, çünkü ülkesinin bitki örtüsünden, havasından, suyundan öyle uzak düşmüştür ki. Başkalarının ülkesi onun için yalnızca bir kaynak, o orada ölmekten korkan yoksul bir çocuk. Belki tam da bu sebeble bu savaşlar yalnızca ırkçı motiflerle bezenmiş din savaşları görünümüne bürünmektedir. Yalnızca dinsel bir misyon kılığındaki ırkçılık bu savaşlara onlarda eksik olan eros boyutunu katabilir. Batının müslümanlara reva gördüğü işkenceler tam da müslüman bir erkek ruhu önceden şemalaştırılmak suretiyle, onun nasıl rencide edileceği önceden düşünülerek tasarlanmış gibi görünüyor. Ortadoğuya uygun işkence teknikleri oryantalizmin ırkçı homoerotizmini yansıtıyor. Savaşta eros sadist yüzüyle gezer, erkekleri aşağılamak için kadınları kullanmakla kalmaz, erkekliği ve kadınlığı aşağılar, hiçbir cinsiyetin haysiyetiyle varolmasına izin vermez. Bedenlerin birbirinin üstüne yığılmış et torbaları halindeki görüntüsü, çok başlı, kollu ve bacaklı üstüne işenen amorf ten, her türlü insan hakkından muaf varlık, başkayı yokeden aynılığın deliriumu, savaştaki erosun başkayı dışkılayan iğrenç yüzü. Barışı ve demokrasiyi böyle bir savaşla güvence altına alma iddiası Nietzsche’nin son insanının aşikâr paradoksudur. Onu daha yakından tanıyabilmek için militarizmi ve milliyetçiliği arzunun yapısı ve hareketi, yani örgütlenmesi olarak yeniden düşünmek gerekir. Ve anneliğin silinmesi ya da militarist bir biçimde yeniden inşa edilmesi olarak…

Militarizm, ordunun devlete eklemlenmesi, askerin halkın kendisini yönetmesinin doğal bir parçası haline gelmesi, barışın ancak savaşla tesis edileceği fikri, kamusal alanın daralması, seslerin kısılması, tek söylemcilik, temel özgürlüklerin kısıtlanması, kayıtsız şartsız silah bırakarak barış yapmak yerine intikam almanın tercih edilmesi, savaş ekonomisinin sürdürülmesi, ölümlerin döngüsünün bir spiral biçiminde uzayıp gitmesi… Agamben’le beraber, dünyanın bir olağanüstü hal bölgesi haline gelmekte olduğunu, kapitalizmin sonunun faşizm olduğunu, yeni holokostlarla karşı karşıya kaldığımızı ve kalacağımızı artık kabul etmek gerekmez mi? Erkeklerin dostluğu ve kardeşliği fikrine dayanan, savaş ve sömürüyle tesis edilen demokrasinin yerine koyulabilecek olan demokrasi fikri, ancak kadınlığa ilişkin değerlerle ve yaşam algısıyla biçimlendiğinde savaştan doğmayan ve kırılgan olmayan barışlar mümkün olacaktır. İmkansızdan da imkânsızın olabilirliğidir bu. Savaşmak yerine selamlamak, buyur etmek, yer vermek, duymak, dinlemek, konuşmak, anlayışı çoğaltmak, paylaşmak, öğrenmektir. Evrensel olanı bu tecrübeyle sınayarak her türlü görececiliğin, kültürcülüğün, milliyetçiliğin ötesindeki çoğulculuğu tesis etmektir. Hâlâ bir erkek kardeşliği fikrine dayanan şüpheli bir kozmopolitizmin ötesine geçmektir, tarihi ilerleme ve gelişme fikrine dayanarak okumanın reddidir. En çok kadınlara acı çektiren militarizm, aynı zamanda da yeni bir feminist toparlanışın sorguladığı ve dönüştürme hareketi içine girdiği verili dünya tecrübesinin ta kendisidir.

Advertisements

About zeynepdirekblog

Prof. Dr. Koç Üniversitesi, Felsefe Bölümü Öğretim Üyesi
This entry was posted in Bildiri. Bookmark the permalink.