Çeviri Üstüne

 

Çeviri bilmenin, bilginin, yeteneğin yanısıra bir cüret etme meselesiyse eğer, çeviri hakkında bir metadil kurmak suretiyle, bu konuyu düşünmeye ömürlerini adamış, kaynak dilde söyleneni hedef dilde söyleyişin sorumluluğunu üstlenmiş akademisyenlerin önünde konuşmak da ancak başka türlü bir cüret, haddini imkânsızca aşmak olabilir. Üstelik ben Levinas ve Derrida çevirmek suretiyle haddimi çoktan aşmış, bu işlere kalkışan her çevirmen gibi korkunç bir sorumluluğu ve borcu, sorumluluğunu yerine getirecek ve borcunu ödeyecek kadar gücü olmadığı halde üstlenmiş durumdayım. Bu yetersizlik duygusu, çevirmenin bu hadım edilmişliği, çevrilemez olana duyulan bir arzunun, aşkın diğer yüzüdür. Çevirmenin hayranlık ve kıskançlık dolu tutkusu, kendi kendine “bir daha asla” diye fısıldayarak çevirmeye devam edişi, çevrilemez olanın çeviriyi çağırması, kışkırtması, ona direnmesi ve meydan okumasından beslenir. Hezimete uğramayı çoktan göze almış, dilin başkalığının protokollerine sınırsızca boyun eğmeye söz vermiş bir maoşizmin sınırları içinde meydana gelen bu yaratıcılık faaliyeti, aynı zamanda hem sapık hem de hiperrasyoneldir. Rasyonel bir programı, bir tekniği uygulamakla yetinmeden, tekil bir dilin başkalığının kendine has protokollerine sadakat göstermekte sapıkça bir ısrar “okumayı ve yazmayı” bilmektir. İşte bunun için 2001 tarihli “What is a “Revelant” Translation?” başlıklı yazısında Derrida okumayı ve yazmayı bilenlerin yalnızca çevirmenler olduğunu söyler. Çeviri yorumbilimsel bir sorundur, çünkü her türlü okumanın ve yazmanın eşiğidir. Çevirmenin sonsuz kaybı ve borcunu ödemeyecek kadar borçlanmaya cüret etmiş olması okumayı, yazmayı ve bunlara bağlı olan her pratiği belirler. Felsefe dersi vermek de sürekli bir deneysel çeviri pratiği içinde bulunmaktır.

Hermeneutik ile biraz haşır neşir olmak bile, bir dilden diğerine felsefe çevirirken sözcüğün sesinin yerine anlamı koruyarak farklı bir sesi geçiren, karşılıklılığı sabitleyen entellektüel denklemleri kurmanın imkânsız bir girişim olduğunu anlamamıza yeter. Farklı bir ontolojik içkinlik düzleminde başka kavramlarla bağlantılı bir biçimde üretilmiş bir sözcüğün, o bağlamdan farklı bir bağlamda anlam ifade eden bir sözcükle karşılanması kastedilenin üstünü kaçınılmaz bir biçimde örtecektir. Eski Yunanca ousia, Latince’ye substantia olarak geçer.Ama yüzyıllar boyunca terimi onto-teolojik bir bağlamda kendisinin kılmış olan ortaçağ felsefesinin düzleminde, terim yeni ilişkiler kazanmış olduğundan, Yunanlı düşünürlerin ousia derken ne kastettiğini ancak çeviriyle açılan ufukta gerçekleşen tüm yaratıcılığın evvelindeki kaynağa ulaşmayı başarırsak anlama şansına sahip olabiliriz. Buna karşın, kaynağa ulaşmanın, terimi kaynak dilde anlamanın kriteri yine kendi diline tercüme edebilmektir. Çevirmek, anlamak, kendinin kılmaktır. Hermeneutik bunu yapabilmek için araya giren çok sayıda engeli devre dışı bırakmak, bir dizi indirgeme yapmak gerektiğini gösteriyor. Kendinin kılabilmenin imkânını veren şey öncelikle kendinin olmaktan çıkartma sürecine girebilmektir. Bir yandan felsefe kaynak dile geri dönmek ister; çeviri onun için her zaman şüpheli, her zaman bir problemdir, aşılması gereken bir bariyerdir; fakat öte yandan, çeviri kaçınılmazdır.  Çünkü anlamanın, düşünmeyi ilerletmenin ve konuşmanın koşuludur. Çevrilebilir olmak, kendinin kılınabilir olmaktır, yalnızca benim olmak değil, bizim olmaktır, paylaşılabilirliktir, anlaşılabilirliktir. Fakat sözcüğün tekilliğine ve başkalığına, biricik vücuduna saygı duyarak nasıl yapılabilir bu?  Çevirmek sözcüğün bedeninden vazgeçip ruhunu başka bir bedende korumak değil midir ve bunu ruhun bedenden ayrı olmadığını kabul ettiğimiz halde, gösterilenin gösterenler zincirinin bir etkisinden ibaret olduğunu düşünsek de yapmaz mıyız?

Her ne kadar çeviri aynı zamanda bir gramer, sentaks ve sözcük dağarcılığı sorunu olsa da Derrida çeviriyi sözcüğü ön plana çıkararak düşünür; onun için çevirme tutkusunun nesnesi tekilliği içindeki sözcüktür, deyimdir. Çevirmek ötekinin bedenini el değmemiş bırakarak dokunmaya, ona dokunmadan dokunmaya benzer; ateşin bir şeyi yakıp kül etmeden yalaması gibi. Derrida’nın 2001 tarihli “What Is a “Relevant” translation?” başlıklı yazısında kullandığı “relevant” sözcüğü üstünde durmak istiyorum biraz. Bu İngilizce soru, iyi, kabul edilebilir, beklentiyi karşılayan çevirinin normuyla ilgili bir soru gibi durmaktadır. Çevirmenin yaptığı sözcük seçiminin, çevirdiği sözcüğün kullanıldığı bağlama, anlama, meseleye uygun, onunla ilgili, âlâkalı olmasıdır bu norm.  Fakat sözcüğü Fransızca relève ile ilişkilendirerek düşündüğümüzde ve bunun da Derrida’nın dilinde Almanca Aufhebung sözcüğünü karşıladığını hatırladığımızda soru başka bir anlam kazanır. Bilindiği gibi, Aufhebung hem yadsımayı, hem korumayı hem de kaldırmayı içerir. Çeviriyi relève terimi aracılığıyla düşünmek, onun işleyişindeki çoğulluğu vurgulamaktır. Ateşin bir sözcüğün bedenini yaklamadan yalayıp geçmesi ve onu olduğu gibi bırakması yadsıma, onun anlamını saklaması koruma, ve bu anlamı yeni bir sözcükte vücuda getirmesi ise kaldırmadır. Derrida çevirinin mot-à-mot ekonomisini bir Aufhebung ekonomisi olarak düşünür. Eğer çevrilemez olanı hesaba katmazsak, kısıtlı bir ekonomidir bu. Aslında çevirmenin sonsuz zamanı ve sonsuz mekanı olsaydı herşey çevrilebilir olurdu. Çevirinin niceliksel, ekonomik ideali, aynı sayıda sözcük, aynı sayıda cümle, aynı sayıda gösteren ve gösterilen kullanma yasasıdır. Fakat Aufhebung ilkesine kayıtsız şartsız bağlılık çeviriye uygunsuz (irrelevant) olanın girmesine de yol açacaktır. Bazı cümleleri çevirirken anlama sadakatin koşulu sözcük sayısına, sentaksa ihanet etmektir.  Türkçe felsefe çevirilerinde terimler “relevant” olsa bile sentaksa sadakat ortaya anlaşılmaz metinlerin çıkmasına yol açmaktadır. Bu çevirilerde anlamak için donanımlı olduğumuz bir cümleyi defalarca tekrar okumak zorunda kalırız ve sonuç olarak kaynak metne dönmek gerekir. Söyleneni orijinal dilde kurgulamayı başarmak anlaşılmazlık problemini çözer, ama çeviriye duyulan güven kaybolmuştur. Sentaksın Türkçe anlaşılırlık feda edilerek korunması çoğunlukla çevirmenin çevirdiği konuya hakim olmadığını gösterir. Yabancı bir dildeki terimlerin yerine onların bizim dilimizdeki karşılıklarını koyma etkinliği, düşünce hareketinin veya olayının aktarımını garanti etmez.  Düşüncenin hareketini ortaya çıkarmak için fikirleri doğru sıralamak da gerekir. İşte bu yüzden bir felsefe metnini çevirebilmek için felsefe yapıyor olmak, vurgulu anlamıyla “okuyabiliyor olmak” şarttır. Çevirmen anlaşılırlığı gözetme kaygısını taşımalı, anlaşılırlığın sorumluluğunu yüklenmelidir. Kendisini “anlaşılmaz” bir yazarı çevirmeye kalkışan birisi olarak gören çok çevirmen var etrafta, halbuki okumayı bilen için o yazarın dili anlaşılmaz değildir.  Çeviri dilinin anlaşılırlığı onun başkasıyla ilişki kurup kuramamasıyla ilgili bir meseledir. Kanımca bu noktada felsefe dilini çevirmenin başkasıyla ilişkide açılan performatif boyutunu da tartışmaya dahil etmek gerekir. Tek başına teorik bir düşünüm bir filozofu kendisininkinden başka bir dilde konuşturmaya yetmez; o düşünceyle başkalarını da çeviri sürecine katan bir angajman gerekir; örneğin ders verme veya başkalarıyla tartışma gibi. Örneğin felsefeyi çift dilde öğretmek, hem Türkçe hem de Fransızca konuşarak ders yapabilmek, benim Levinas’ı ve Derrida’yı Türkçe konuşturmamı olanaklı kılan şey olmuştur. Kendi dilinde felsefe konuşamayan veya yazamayan birinin bir felsefe metnini başarılı bir biçimde çevirmesi ancak bir mucize olabilir. Bir düşüncenin dilini kuran çevirmen, bu keşif ya da inşa sürecinin tek öznesi  değildir; ötekiyle birlikte o düşünceye pratik bir biçimde angaje olmuş kişidir. Çeviri mütekabilin bulunduğu bir düşünüm faaliyetinin ötesinde, başkasına hitap etmektir. Yapılan iş önceden verili olan terminolojik bir programın düşünmeksizin uygulanması değil, anlaşmanın koşullarının sınandığı bir sınır deneyimidir. Çeviride söyleyiş, iletişimi kurmakta kayıtsız bir otizm değil, anlaşılırlığın sorumluluğunu almaktır. Bu sorumluluğu taşımak için çevirinin yasalarına ve uzlaşımsal kurallarına uymak yetmez, çevrilemez olanın tekilliği karşısında bu yasaları hem kullanmayı hem de onları ihlâl etme cüretini gösterebilmeyi gerektirir. Derrida’nın hiper rasyonalite dediği şeyi bu ihlâlle ilişkilendirmeye çalışacağım.

Elbette filozofları çevirmeye cüret eden kişi “kendi” dilinde “ikamet etmeyi”, onu duymayı ve yeni bir anlamı onun kaynaklarıyla ifade etmeyi başarıyor olmalıdır.  Bugün ne yazık ki değil çeviri yapmak, kendi dillerinde  okunur bir metin kaleme almayı bile başaramayan çok akademisyen vardır. Buna tanık olmak için birkaç dergi karıştırmak yeter. Pek az akademisyen derdini düzgün bir Türkçe’yle, sorunu açık seçik ortaya koyarak, ekonomik bir dille anlatmayı, yazısını kurgulamayı, söylediğini gerekçelendirmeyi, sorgulamayı, okurunu düşündürmeyi becerebiliyor. Ve büyük çoğunluğun edebiyatla ilişkisi çok zayıf. Bu ilişki zayıfladıkça düşünce kalıpların içinde taşlaşıp kalıyor; kıvraklığını ve hareketini yitirdiği için hiçbir şeyi  tutamaz, hiçbir şeye değemez hale geliyor ve böylece yabancılaşıyor. Düşünmek bir yabancılığı sınamaktır elbette, ancak kalıplarda yabancılaşma dili kendi yabancılığını da deneyimleyemez hale getirir.

Çevirmenin kendi dilinde ikamet etmesi ve ona sahip olması Derrida’nın ana dilimizle ilişkimizde yabancılaşmanın indirgenemezliğini vurgulamak suretiyle üstünü çizerek, bir anlamda silerek kullanmayı sürdürdüğü kavramlardır. Örneğin, Öteki’nin Tekdilliği’nde şöyle yazar: “Ana denen dil hiç bir zaman ne saf bir biçimde doğal ne kendinin ne de ikâmet edilebilirdir. İkamet etmek, işte insanı yoldan çıkaran, ikircikli bir değer: ikâmet ettiğimizi söylemeye alıştığımız yerde ikâmet etmeyiz hiçbir zaman. Bu sürgünün ve bu nostaljinin yarattığı fark olmadan bir mesken tutmak mümkün değildir.” (Derrida, 1996:113) İnsanın kendi dilinde düşünürken, konuşurken yaşadığı yabancılık veya başkalık deneyimi, kullandığımız sözcüklerin ilksel anlamlarını duyarak konuştuğumuzda azalmaz, hatta artar; bizi ne dediğimizi bilir duruma getiren açıklık gizemlidir. Tek bir dile tayin edilmişizdir, ama bu dili kendinin kılmak, onda rahatça ikâmet etmek olanaksızdır. Bu olanaksızlık dilin, daha doğrusu yazının özünden kaynaklanır. Derrida’ya göre dilin özü izin tekrarı; aynının yasası başkalaşmadır. Bu différance yapısı içinde, yabancılaşma kendinin (propre) önceliğini varsaymaz, kendi yabancılaşmanın bir etkisi olarak çıkar ortaya. Anadilin biricikliğinin yerine Derrida différance yapısının deliliğini koyar. Kendi dilinin yabancılığını, onda ikâmet etmenin, kendi evinde olmanın imkânsızlığını dilin hep ötekinin olması ve ötekinden geliyor olmasına bağlar. Ötekilerin konuştukları bir dile doğmuş olmak, bu dile benim değil, benden önce onların sahip olduklarını söylemek Derrida’nın kastettiği şeyi açıklamaya yetmez. Kim konuşursa konuşsun dilin aynılığının içinde, onun tarafından yakalanamayan radikal başka konuşmaktadır. İnsanın kendi dilinin onun kendisinin olması işte bu yüzden sorgulanabilirdir:  “Yalnızca bir dilim var benim ki, o da benim değil, benim ‘kendi’ dilim özümseyebileceğim bir dil değil. Benim dilim, konuştuğumu duyduğum dil, konuşmakta ustalaştığım dil ötekinin dilidir.” (Derrida, 1996: 47) Dil her zaman ötekinden gelir çünkü dilin anlam ifade etmesini mümkün kılan différance yapısı aidiyeti imkânsızlaştırır. “Ben yalnızca bir dil konuşuyorum ki, o da benim değil”: “Kendi” dilim dediğim bu dil kendimin değildir, çünkü kendimde yabancılaştırılamayan, benim olmaktan çıkarılamayan tekşey yabancılaşmadır. Ama yabancılaşma bizzat ben kendimsem farklı deneyimler, davranışlar, söyleyişler boyunca sınırları sabit tutulabilen bir kendiliğim de yoktur ve öyleyse yabancılaşma da yabancılaşma olarak adlandırılamaz. İşte yabancılaşma olmayan yabancılaşmanın yabancılaştırılamazlığı! Dilimi sürekli olarak yeniden işaretleyendir bu.

Ait olmadan ikamet ettiğimiz dilde çevrilemez olan deyişler tıpkı ana ve anadil gibi tek ve yerine başkası geçirilemez olan şeylerdir. Derrida’nın çevirme tutkusunu kışkırtan, onu deli eden bir’in mutlak biricikliğidir.  Daha doğrusu, mutlak bir biçimde her şeyin yerine bir başkasının koyulabildiği bir sistem de, biricik olanın yerinden edilmesinin asla mümkün olmadığı bir sistem kadar delirticidir. (Derrida, 1996:107) “Herşeyin çevrilebilir olduğuna da hiçbir şeyin çevrilemez olduğuna da inanmıyorum” diyecektir “What Is a “Relevant” Translation?”da. Ona göre çevrilemez olanı çevirmek, kendisini çevirinin yasaları ve karşılıklılığı mümkün kılan kurallara teslim etmeyen ile  bir ilişkidir. Öte yandan bu ilişkinin sorumluluğunu almak için hesaplamanın bilgisi ve yasasıyla ilişkiyi tamamen kesip atmamak gerekir. Sorumlu çeviri performansı esnasında kendisini bir yasanın verdiği güvence altında bulmayabilir, ama şu veya bu kararı neden aldığını açıklayabilmelidir. Çevrilemez olanla karşı karşıya olmak yaderk olanın koşulsuz talebine yanıt vermeye çabalayan bir tecrübedir. Fakat öte yandan,  bu tecrübe içinde bile her tekilliğin evrensele geri döndürülmesini ve evrensel olanla bağlanmasını talep eden aklın hatırası saklanmıştır. Derrida anlaşılırlığı, evrenseli, çevrilebilirliği her türlü kültürcülüğün ötesine koymak ister ama aynı zamanda da çevirilemeyen tekil deyimin  yaderkliğinden, çevirmen üstündeki koşulsuz talebinden, çevirmenin ona misafirperverlik göstermesinin olanağından bahsetmek ister.  Bu açmaz hem rasyonel olanı hem de olmayanı bir arada tutma arzusu değilir; hesaplamanın akılsallığını basitçe hesaplanamaz olanın aşırı akılsallığıyla (hiper rationnalité) aşma arzusudur. Her ne kadar yasanın ihlâli söz konusu olsa da, yasa, tekrarlanabilirlik ve dolayısıyla bulaşma tekillikle karşılaşmanın ufkunu belirleyecektir.

 

 

 

Advertisements

About zeynepdirekblog

Prof. Dr. Koç Üniversitesi, Felsefe Bölümü Öğretim Üyesi
This entry was posted in Bildiri. Bookmark the permalink.