Bataille: Tarih, Egemenlik ve Çöp

 

Bataille tarihi Kant’ın ve Hegel’in tersine bir ilerleme tarihi olarak değil, içkinliğe yabancılaşmanın tarihi olarak okur. Marksist gelenekten ödünç aldığı “insanın şeyleşmesi” ve “yabancılaşma” kavramlarını “dışkılama” veya “kendinden dışarı atma” kavramları aracılığıyla yorumlamıştır. Onun için yabancılaşma iğrencin doğumuyla başlar ve insanın işe ve yarara tâbi hale gelerek köleleştiği kapitalist düzende olduğu kadar, burjuvanın steril ev düzeninde doruğuna ulaşır. Bedenin ve gündelik hayatın sterilleşmesi yaşamdan iğrenmeyi gösterir. Vücutların terbiye edilmesi, sınırlarının dondurulması, cinsiyetlendirilmesi, ırklılaştırılması tarihsel süreçlerdir ve Bataille bunun aynı zamanda çalışmaya tâbi hale gelme, nesneleşme olduğunu vurgular. Yaşamın kendisinin dışkılanması, çalışma ve fayda dünyasının kuran normların dışında olan bedenlerin dışkılanması, kültürün özü olan yadsımanın tezahürleridir. Yaşayan bedenin enerjisi böylece kapitalizmin ve çağdaş iktidarın besini haline gelmiştir.

Bataille Rousseau’nun sözünü ettiği gibi bir doğa halinden söz etmez, doğadan kopuşu insan doğasındaki mükemmeleşebilirlik izleğiyle biraraya getirerek de okumaz ve daha önemlisi Rousseau’nun tersine “lüks tüketim” kavramını lanetlemez. Bataille’da gelişme içermeyen ve Derrida’nın Rousseau’da gördüğü gibi bir ilâve (supplément) mantığına dayanarak da okunamayacak olan tarihi anlamlandırabilmek için çeşitli tarihsel dünyalarda “lanetli pay”ın nasıl tüketildiğine bakmak lâzımdır. Marx’ın dediği gibi tarihin ekonomik yasaları vardır, ama Bataille’ın sözünü ettiği ekonomik yasalar Marx’ınkilere hiç benzemez, çünkü Bataille için önemli olan üretim tarzı ve üretim ilişkilerinden çok, tüketim tarzı ve tüketim ilişkileridir. Bu ekonomi, tarihi, içkinlik ile aşkınlığın sınırlarının sürekli olarak değiştiği ve yeniden çizildiği bir alan olarak okumaya açar ve tam da bu yüzden kutsalın tarihinden ayrılmaz. Bataille’ın çeşitli tarihsel dünyalarda tüketimin aşırı bir görünüm kazandığı ve dünyanın düzenliliğini askıya aldığı aralıklara özel bir önem verir gibi görünen antrolopolojisi nasıl bir varlık ekonomisine dayanır?

“Lanetli pay” hem ekonomik hem de ontolojik bir terimdir. Aynı adı taşıyan eserin girişinde Bataille şöyle yazar: “Yaşayan bir organizma yerkürenin yüzeyindeki enerji oyunuyla belirlenmiş bir durumda bulunur ve çoğunlukla, yaşamını sürdürmek için zorunlu olandan daha fazla enerji alır.”[1] Enerji fazlasının (zenginlik) bir sistemin (örneğin bir organizmanın) büyümesine yatırılması mümkündür. Ancak o sistem daha fazla büyüyemiyorsa veya fazla enerji büyüme tarafından kullanılamıyorsa, geri dönüşü olmaksızın, kâr getirmeyen bir biçimde kaybedilmesi zorunludur. “İsteyerek veya istemeyerek, muzafferce veya felâkete yol açacak bir şekilde harcanmalıdır.”[2] Bataille’ın ekonomisinin aksiyomu canlı organizmaya, bedene ilişkindir. Beden yerküre çapında oynanan enerji oyunundan beslenir ve parçası olduğu bütünden çoğunlukla payına düşenden fazlasını alır. Öyleyse insanın dünyada olmasından önce, bedenin yerküredeki enerji bütününde olmasından söz etmek gerekir.  Heidegger’in deyimiyle “içine atılmış olduğumuz dünya”yı önceleyen bir doğa olduğunu ileri sürmek anlamına gelmez bu. Doğa bize dünyaya olmanın yapıları içinden belirir ve bu anlamda bir tarihi vardır. Beden dünyanın dünyasallığını kuran yapıların içinde maddeleşir. Ne var ki, bedenin güçlerinin kaynağı, insani dünyanın dünyalığını ayakta tuttuğu halde onun sınırları içine sığmayan yaşamdır. Bedenin yeryüzündeki enerji oyununun içine kaydedilmişliği ve dünyanın her zaman hakim olamadığı bir fazlalığın yeri olması,  Bataille’ın  “genel ekonomi” ile “kısıtlı ekonomi” terimlerini tanımlama çabamızın başlangıç noktası olacak.

Bataille’a göre ekonomi yaşamdan yalıtılmış bir işlemler sistemi değildir; insani üretimi ve tüketimi varoluşsal bir çerçevede ele almak gerekir. Klasik ekonominin nesnesi, sınırlı bir amaçla ilgili bir işlem, kâr elde etmektir. Dolayısıyla ekonomiyi “kısıtlı” bir biçimde ele alır ve “hiçbir tikel amacın sınırlandırmadığı enerji oyununu, genel olarak yaşayan maddenin oyununu” göz ardı eder.[3] Klasik ekonomi yalıtılmış ve olumsal bir durumu genelleştirir, oysa “genel ekonomi” yerküre üstündeki tüm enerji hareketiyle ilgilenir. Sorunları birbirinden yalıtan bu yaklaşım yerküre çapındaki ekonomik sorunları çözmekte yetersiz kalır. Dünya üstündeki yoksulluğu ve savaşları ortadan kaldırmak isteyen küresel bir bakış açısı ise genel ekonomiyi, yani yaşamı ve canlı varoluşun dinamiğini hesaba katan bir akılsallığa dayanmalıdır. Ancak böyle bir akılsallık insan gerçekliği ile bütünsel olan (totalité) arasındaki ilişkiyi doğru bir biçimde kurmayı başarabilir.

Klasik ekonomi bize yalnızca Burjuva dünyasının işleyişinin bilgisini verir. Yani tarihsel ve olumsaldır. Örneğin Aztek ekonomisi veya pagan dünya klasik ekonominin anlayabileceği fenomenler değildirler. Aztekler savaşla gelen zenginliği festivallerde insan kurban ederek harcıyorlardı. Savaş onlar için fetih anlamı taşımıyordu. Militer bir toplum oluşturmuyorlardı, çünkü savaşı bir güç artışına yol açacak rasyonel, örgütlü bir eylem olarak görmüyorlardı. Buna karşın Bataille hesapsızca sarfetmeyi yasaklayan İslam toplumunu birikimin oluşmasına müsait bir toplum olarak ele almış ve bu birikimi harcamanın tek meşru yolunun da kâfirlere karşı cihad (fetih) ile gerçekleştiğini söylemiştir. Lamaizmi ele aldığında bu toplumun savaşmamasının nedenini fazlalık üretmemesiyle açıklamıştır; üretilen fazlalık manastırlarda keşişler tarafından tüketilebilmektedir. Ortaçağda da kilise, lamaizmde olduğu gibi birikimin oluşmasını engellemiştir. Kilise artı değeri tüketmeyi başarmıştır. Görüldüğü gibi, farklı tarihsel dünyaların lanetli payı harcamak için buldukları çeşitli yollar vardır.  Bataille’a göre “tarih” bir gelişme tarihi değildir. Modernliği, bir ilerleme, kalkınma, medenileşme tarihi olarak anlatmak, gelişmenin standardını veya normunu evrensel bir biçimde Batı Uygarlığının koyduğu ereksel bir süreç olarak sunmak genel ekonominin yasalarını örten ideolojik bir kurgudan başka bir şey değildir. Kapitalizmle birlikte çalışma yüceltilmiş ve üretimi ayakta tutmak ve arttırmak için daha fazla tüketme zorunluluğu ortaya çıkmıştır. Daha fazla tüketmek insanlıktan çıkacak kadar çalışmayı, çalışmada kendi bilincini yitirmeyi getirecektir. Daha fazla tüketebilmek tek ayrıcalığımız haline gelirken, geniş kitleler biriken artıdeğeri tüketme imkânına sahip olamamışlardır. Bataille’a göre Batı Uygarlığındaki  “artı değer”in fazlalığı yüceltilecek bir “ilerleme” değil, olsa olsa tüm yerküredeki canlı hayatın ve insanlığın başına belâdır. Çalışmaya ait değerleri yücelten ve insanı yararlığa tâbi kılan Batı, insanın nesneleşmesinin, şeyleşmesinin, yabancılaşmasının doruğu olduğu için tehlikeli değildir yalnızca, onun artı değeri çok fazla sayıda insanın öleceği savaşlara yol açar.

Bataille’ın Sovyetler Birliği’ni okuması son derece ilginçtir. Stalinist baskının insanların “sınırlı” koşullarda çalışıp yaşamasının ve ülkenin ayakta kalmasının tek yolu olduğunu belirtir. Stalinizmi savunmak değildir bu; Bataille’ın ekonomisi temelinde anlaşılmalıdır. Bataille’ın genel yaklaşımı tüketimin sınırlandırılmasının, lüks tüketimin kısıtlanmasının sürmesinin sistemi eninde sonunda yıkacağını ima eder. Sovyetler’de lanetli pay sorunu vardır. Bu sistemin varlığını sürdürmesinin tek yolu, yeni egemence tüketim biçimlerine olanak tanımasıdır.

Bataille genel ekonominin tarihte işlemekte olan yasalarına bağımlı olduğumuz halde bunlardan bihaber olarak yaşadığımızı söyler. İlk ve en temel ilke şudur: Genel ekonominin bakış açısından sorun her zaman fazla enerjinin tüketilmesi ve zenginliğin saçıp savrulmasıdır. Yoksulluk, yetersizlik ve açlık tikel veya sınırlı nüfuslarda ortaya çıkan bir sorundur. Enerji fazlası sınırlı nüfusları ilgilendiren yoksulluktan daha önemli bir sorundur, zira tüketilemeyen fazla enerji yok eder. Kaçınılmaz enerji patlamasının bedelini eninde sonunda herkes öder. Enerji fazlası “lanetli pay”ın ta kendisidir. Lanetli Pay soğuk savaş döneminde yazılmıştır ve soğuk savaş dönemini —ABD ve Sovyetler Birliği’nin birbiri için oluşturdukları tehdit yüzünden karşılıklı silahlanmalarını— şimdi içinde yaşamakta olduğumuz tek bir küresel gücün hâkim olduğu imparatorluk dünyasına yeğler. Kitabın son bölümü Amerika’nın artı değer fazlasının tüm dünyanın başına belâ olacağı kehanetinde bulunur. Bataille tek kutuplu bir dünyada üretilen silahların kullanılmasının kaçınılmaz olduğunu belirtir. Bu zorunluluk, savaşları şu veya bu bahaneyle icat edecektir. Savaşın imkânını ortadan kaldırmak için eldeki tek şans zengin ülkelerin nasıl olsa tahrip etmek zorunda oldukları fazlalığı yoksul ülkelere aktarmalarıdır. Daha fazla artı değerin birikimi önlenmelidir. Bataille dünya barışının ve yeryüzü üstünde yaşamın sürebilmesinin koşulunun üretimin kısılması ve artı değerin küresel bir biçimde dağıtılması olduğunu düşünür.

 

İnsanın İnsanlığı: Egemenlik

 

İnsanın insanlığı yalnızca üretime yönelik tüketimle (üretim için tüketim) ortaya çıkmaz. Yalnızca yaşamak için yemiyoruz. Tüketimin böyle sınırlandırılması insanı insanlıktan çıkarır, çünkü insan yalnızca varlığını sürdürmek için yaşayan bir varlık değildir.Geniş anlamıyla tüketim, insanın varlığını anlamak açısından can alıcı bir kavramdır. Bataille’a göre insanın en önemli meselesi nefes almayı sürdürüyor olmak, yarınını güvence altına almış olarak varlıkta sürünmek değil, “kendi olmak,” yani “egemenlik”tir. Egemenlik, öznenin kendi hayatının ekonomik koşullarına hâkim olması değildir. Bu anlamda bir egemenlik bir esaretten başka bir şey olmayabilir. Egemenlik, varlığını sürdürme kaygısının ötesi, tüketmede ortaya çıkan bir kendi bilincidir. Yağmurdan sonra bir sokakta yürümek de egemen bir an olabilir. Erotik tecrübe, kurban, gülme, ölüm gibi sınır tecrübeler egemence tüketimdir. Gülme “bir ceviz kabuğunda festival”dir.[4] Bunları “egemenlik yaşantıları” haline getiren şey, enerji fazlasını tüketen sınır tecrübeler veya enerji sarfiyatını doruğa çıkaran patlamalar olmaları değildir yalnızca. Bu sınır tecrübeler kutsaldışı dünyanın şematikleştirdiği yaşamla yeniden kurulan bir ilişki oldukları için, dünya şemasının, bizim için kurgulanmış olan dünyanın sınırlarının ihlâl edildiği kesintilerdir. Dünyaya ait olmayan sarsılma anları, dünyadan çıkış yollarıdır.

Egemenlik yaşantısını “festival”in ne olduğunu düşünmek suretiyle, olanaklarının koşulları bakımından ortaya koyabiliriz. Hayvanların festivali yoktur. Festival yaşantısının mümkün olması için Bataille’ın içkinlik âlemi dediği hayvani yaşamdan çıkmış olmak gerekir. Din Kuramı’nda belirtildiği gibi içkinlik âlemi canlıların “suyun su içinde” olması gibi birbirinden ayrı olmadıkları ilksel, kökensel haldir. Buradaki için içte olmayan bir dışı yoktur. Radikal içkinlikte kişi, birey, ayrı, gayrı, nesne, araç, çalışma, ölüm bilinci ve cinsel yasaklar da yoktur. Bu âlem Bataille’a göre bir bilgi nesnesi değildir, kavranamaz ve kavramsallaştırılamaz. Canlı varlıkların içiçe oldukları yaşamda öznelliğin ve kendiliğin sınırları belirsizdir. Bataille’ın içkinliği Anaksimandros’un aperion’ununu hatırlatır. İçkinlik yakınlıktır ve yakınlık da şiddettir. Ne var ki, aşkınlığı varsayan ve ona dayanan tahakkümden ve tâbiyetten bambaşka bir şiddettir bu, çünkü kendini ötekinden ayırmadan yaşanır.

İşte Bataille’a göre, biz insan olmadan önce varoluşun bu kişisiz zeminine, aşkınlık içermeyen ve bir varolan tarafından üstlenilemeyen bu yaşama aittik. İnsan içkinlikten dışarıya adım atarak dünyada olan, dünya kuran bir varlık haline gelir.Amaterk edilen içkin yaşamla ilişki, insan canlı ve bedenli bir varlık olduğu ve dünyada olmak hâlâ yerküre üstündeki enerji dolaşımının içinde, ondan beslenerek bulunmak olduğu için, yadsınmış, bastırılmış ve unutulmuş olduğu halde sürer. “Aşkınlık” terimi ise hem nesnelerin aşkınlığı hem de öznenin aşkınlığı bakımından ele alınabilir. Bu ayrımın nerede durmak suretiyle yapılacağı haklı olarak sorulacaktır. Elbette onu ancak ve ancak aşkınlıktan itibaren yapmak mümkündür. Fenomenolojik bakış açısından konuşacak olursak, nesnelerin aşkınlığını, onların varlığının bizim bilincimizden bağımsız olduğu anlamının onlara ilişkin tecrübemizde bulunmasında aramalıyız. Bilincin aşkınlığını kuran şey ise nihai olarak zamandır. Bataille’a göre içkinliğin bir tarihi yoktur, bir geleceği de yoktur.  Çalışma gelecekle ilişkiyi varsayar; yarar ilkesine göre işleyen dünyada gelecek kaygısı şimdiyi geleceğe tâbi kılar. Nihai olarak gelecekle ilişki ölüm imkânıyla ilişkidir. Hangisi diğerinin koşuludur? İnsan ölüm bilincine sahip olmasaydı çalışma diye bir şey olur muydu? Yoksa nihai gelecek imkânı olarak ölüm bilincine çalışmanın açtığı gelecek boyutu sayesinde mi erişiriz? Bataille bu öncelik sorusunu yanıtlamaz. Son çözümlemede ölüm bilinci de, çalışma da doğanın ve içkin yaşamın, zamansallaşmayan şimdinin yadsınmasıdır. Bu yadsıma cinsel yasakların da özünü oluşturur. Bu üç veçheli yadsımanın (ölüm bilinci, çalışma, cinsel yasaklar) vuku bulması hem kutsaldışı dünyanın hem de kutsal dünyanın doğumunun koşuludur. O halde varoluşumuzun dalgalanan zemini içkinlik âlemi iken, kutupları da varoluşumuzu sabitlemeyi veya ona düzenli bir hareket kazandırmayı hedefleyen kutsal dünya ile profan dünyalardır.

Bataille kutsal olanın şekil değiştirmiş doğadan (la nature transfigurée) başka bir şey olmadığını öne sürer.[5] Kutsal, yasaklanmış olandan, kötü, pis ve mekruh olandan başka nedir ki? Yadsınmış ve yasaklanmış olanın başka bir düzleme taşınmış ve görünüm değiştirmiş halidir. Hayvani olan kutsalda ilâhi hale gelmiş ve ilâhi olanın özünü oluşturmuştur. İlksel veya kökensel olarak kutsal, kötü ile iyinin içiçe geçmişliğidir. Ancak dinin gelişimi içinde iyi ve kötü birbirinden ayrılmış ve kutsal da yoksullaşmıştır. Bitkinin ve hayvanın bir yandan kutsallaştırılıp öte yandan kutsaldışı dünyada işe ve insana tabi kılınması paralel süreçlerdir.

Kutsal deneyiminin Bataille için ilgi çekici olmasının sebebi, onda, kaybedilen içkinliğin dinler tarihi içinde gittikçe aşkınlığa yansıtılarak yaşandığını düşünmesidir. Pagan dinlerden semavi dinlere doğru dinin tarihini bir aşkınlaşma ve yoksullaşma tarihi olarak okur. Mistik veya dinsel tecrübe kutsaldışı dünya hayatının yadsınmasını içerir ve aranan şey, aslında insanın kendisini işe ve yarara tâbi hale getirerek yitirdiği en büyük değer olan içkin yaşamla, yani kendisiyle ilişkisidir. Kutsaldışı dünya doğanın yadsınmasıyla kurulur, kutsalın alanı da dünya ekonomisinin yadsınmasıyla… Festival pagan dünyada kutsaldışı dünyanın kesintiye uğraması, orada geçerli olan yasaların geçici bir zaman için devredışı bırakılmasıdır. Festivalde yasakların ortadan kalkması ve hesapsızca harcama insanı hayvanlığa döndürmez, ama festival kutsaldışı dünyaya bağlılığın inkâr edilmesi, yadsınmasıdır. Festival dünyayı yadsır ve kutsalı özgürleştirir. Onda yadsınan şey tam olarak kutsaldışı dünyanın iradi ve aydınlık köleliğidir. Kutsal, dünyaya bağlılığın/bağımlılığın reddidir. Kutsal, tâbi olmanın reddidir ve onun alanına teslimiyetle değil, isyanla girilir. Dünyaya teslim olarak veya köleliğe tâbi olmayı kabul ederek kutsalla ilişki kurulmaz. Tam tersine kutsalla ilişki içinde bulunduğumuz dünyaya bir başkaldırıdır. Dolayısıyla kutsal yadsımanın yadsınmasıdır. Bu bizi kaynaksal içkinlik âlemine döndürmez, ama zaten varoluşumuzun zemini olan içkinlikle ilişkiyi güçlendirir ve kendi bilincini doğurur. Bu kendi bilinci dolaysızlık değildir, tersine ben ve öteki arasındaki ayrılığın aşıldığı bir iletişimdir. Kalıpların ve şemaların kırıldığı, dilin, düşüncenin, ifadenin ve bedenin ayrılmadığı bu iletişim kendini ötekinde tanımanın da yeridir.

Bataille’a göre erotik deneyim ile mistik deneyim arasında bir kesişim vardır. Erotik olanda isyan, dehşet ve insanı kendisinden geçiren bir zevk bulunduğundan dolayı eros, tamamen maddi olanın içinde yaşanan bir deneyim olduğu zaman dahi, mistik tecrübeye işaret eder, hatta onu gösterir Kutsal dünyanın birliğini de şiddetli ajitasyon, ihlâl ve yasak tecrübelerini yaşamak suretiyle fark ederiz. Bu birlik ile kutsaldışı dünyanın sakin düzenliliği tezat oluşturur. Kendi varoluşunun bilincine bu tezat içinde varmak, onun hem zeminini hem de kutuplarını tecrübe etmek demek olan egemenlik yaşantısı yönelimsel bir yaşantı değildir, çünkü onda nesnesiz bir bilinç söz konusudur. Aslında burada yönelimselliğin kesintiye uğradığı bir doruktan bahsedilmelidir. Burası aynı zamanda da söylenenin söyleyişle kesilmesinden doğan bir açılım, konuşan dilin, şiirin başlangıcıdır. Egemenlik yalnızca kendi bilincinde yaşamak değil, iletişimdir.

 

Çöp

 

Bataille’ın düşüncesi için “tüketim” kavramı merkezi bir önem taşır. İki tüketim kategorisi vardır: üretime yönelik tüketim ve hesapsızca tüketim. Üretime yönelik tüketim çalışmayanın ekmek yiyemeyeceği ilkesine dayanır; varlığımızı sürdürmek için tüketmeli, ama her şeyi bir anda hesapsızca harcamamalıyız. Yaşlılık, zor günler ve hastalık için biriktirmeli, tutumlu olmalıyız: Ak akçe kara gün içindir. Hatta ilerde işe yarayabileceği düşüncesiyle biriktirmeliyiz: Sakla samanı gelir zamanı.  Ufak tutarları önemsemeliyiz. Damlaya damlaya göl olur.  Atasözlerimiz saçıp savurmaya, Bataille’ın hesapsızca harcama dediği şeye savaş açmıştır sanki. Karıncayı değil, ağustos böceğini sever oysa Bataille. Kışın soğuktan ölecek bile olsa, yazı egemence geçirmiştir. Hesapsızca tüketim artı değerin bir an içinde, şimdiki zamanda tahribidir. Biriktirilebilecek olanın hesapsızca harcanması anlamında tüketim, kutsaldışı dünyanın, çalışmanın, varlığını sürdürmenin yasalarına tâbiyetten kurtarmıştır kendisini.

Çöp üretimden veya tüketimden geriye kalandır ve her iki tarzda tüketim de  “çöp” doğurur. Çöple ve çöplüklerle ilişkimiz Bataillecı bir bakış açısından ilgi çekicidir, çünkü “çöp” kısıtlı ekonomiden çok genel ekonomiyi ilgilendiren bir terim olarak çıkacaktır karşımıza. Başa çıkamadığımız fazlalığın kendisi onda vücut bulmuş, görünür hale gelmiştir. Çöp işe yaramayan atıktır; ayak veya el altında dolaşmasını istemediğimiz, yeniden kullanmadığımız, dışarı attığımız, kendimizden uzaklaştırdığımız şeydir. Çöp bize ait olanın atıklarıyla, tüketilmiş ve tüketilememiş her şeyle dolu olduğu halde, onu kendimizden ayırmak için gösterdiğimiz tedirgin çabaya dikkat edelim. İnorganik olan ile organik olanın birbirine karıştığı, dokuların ve sıvıların kötü kokular çıkararak birbirine bulaştığı, kokuştuğu; bizim dünyamıza ait olmayan varlıkların, mikropların üremesine müsait ortamlardır çöplükler. İşte bizi en rahatsız eden şey de tam olarak atık ve cansız olanda canlılığın yeniden ortaya çıktığına tanık olmaktır. İğrenme, ölüm ile yaşamın içiçe geçmişliği karşısında gösterdiğimiz tepkidir. Hâlbuki yaşam ölümden ürer. Bildiğimiz ve tahammül edemediğimiz gerçek budur. “Bir gün yaşam benim ölü ağzımdan filizlenecek” diye yazar Bataille ve yapmak istediği şey ölüm ile yaşamı birbirinden ayrı tutan zihniyeti kutsaldışı dünyayı kuran zihniyetin ta kendisi olarak teşhir etmektir. Onun temiz ve steril hayatı çöplüklerden ayırmak için gösterdiği çaba, ölümü ayrı tutmak uğruna gösterilen bir çaba değildir yalnızca, yaşamın ölümle ilişkisine tanıklık etmenin reddidir.

Bataillecı bir bakışla çöp bir bilmeme (non-savoir) alanıdır, çünkü çöplük insani dünyanın bıraktığı izlerden içkinliğin geri dönüşüdür. Kutsaldışı dünyanın doğaya karşı duyduğu dehşet çöple ilişkimizi belirgin bir biçimde işaretlemiştir.  Modern insan tecrübe ettiği dünyayı bir nesneler ve özneler dünyası olarak kurgular. Özne bedenli bir varlık gibi düşünülmez, bu yüzden bedenin neredeyse tüm doğal işlevleri dört duvar arasına gizlenmiş, kapatılmıştır; öznenin tesisi ile bedenin dışkılanması (abjection) koşut süreçlerdir. Beden utanç vericidir ve ondan atılana yokmuş gibi davranırız. Bedenden atılan her şeyin iğrenç olması ile bedenin nesneleştirilmesi, öznenin soyut ve nötr bir varlık olarak ortaya çıkması ve varoluşunun çıplaklığını ve fazlalığını kısıtlı bir ekonomiye teslim ederek egemenlik imkânını yitirmesi arasında yakın bir ilişki vardır. Bataille’ı çağdaş feminist bir bakış açısına yerleşerek okumak suretiyle şu da eklenebilir: Özne kavramının yapısına işlemiş olan şey, kadın bedeninin, heteroseksüel normlara uymayan bedenlerin ve özellikle de annenin bedeninin dışkılanmasıdır. Başka bir deyişle, Bataille’ın sözünü ettiği ve feministlerin “erkek egemen” diye niteledikleri kısıtlı ekonominin temeli “dışkılama”dır.  Bataille şunu da ekleyecektir: Kısıtlı ekonomi erkeklerin “egemen” oldukları bir yaşam biçimi değil, aşkın şiddeti tesis ettikleri ve ona tâbi hale gelerek egemenliği kaybettikleri bir düzendir. Egemenlik yalnızca aşkınlığa dayalı şiddetin kesintiye uğradığı yerde ortaya çıkabilir.

Uygarlık “ilerledikçe” daha temiz ve daha steril oluyoruz. Daha temiz bedenler, evler, yollar ve kentler istiyoruz. Yaşam ile ölümü birbirinden daha net çizgilerle ayırıyor ve bunların yakınlığını ve içiçeliğini silmeye çabalıyoruz. Bataille’a göre yaşamdan duyduğumuz dehşetin arttığının bir göstergesidir bu. Saf, soyut, cinsellikten muaf bir entelektüel alan, bir düşünce tesis etmeye çabalıyoruz. Bunda ölüme ettiğimiz isyanın bir payı var, çünkü bedenin geçiciliğine, arıziliğine, yok olabilirliğine karşın düşüncenin formları daha kalıcı olma imkânına sahip. Fakat her düşüncenin kalıcığı gösterenin maddeselliğine bağlıdır. Yaşayan bedenimizle ilişkimizin sorunlu bir ilişki olduğuna delâlet eden şey, insanı pislikten ve cinsellikten muaf bir varlıkmış gibi kurgulama eğilimimizdir. Bedeni cinsiyetli bir varlık olarak anlamak yerine cinsiyeti nötrleştirerek düşünmeyi sürdürüyoruz. Bataille entelektüel ve soyut olandan çok iğrenç (abject) olanla ilgilenir. İğrenç dehşet vericidir, ama aynı zamanda da, arzulananın öteki yüzüdür.[6]  Çürüyen beden yaşamın doğum yerlerinden birisidir ve çürümede iğrenç olan, onda uyanan yaşamın ta kendisidir. “Dışkı kötü koktuğu için mi iğrençtir yoksa iğrenç olduğu için mi kötü kokar?” diye soracaktır Bataille. Yoksa dışkılama organlarının üreme organlarına, yaşamın kaynağına yakınlığı mıdır onları dehşet verici ve iğrenç kılan? [7]


[1] Georges Bataille, The Accursed Share: An Essay on General Economy, çev. Robert Hurley, (New York: Zone Books, 1988) s. 21.

[2] A.g.e.

[3] A.g.e., s. 23.

[4] Georges Bataille, The Accursed Share, Volume II & III, çev. Robert Hurley, Zone Books, 1993, s. 90.

[5] A.g.e., s. 92.

[6] A.g.e., s. 97.

[7] A.g.e., ss. 62-63 ve 130.

 

 

Advertisements

About zeynepdirekblog

Prof. Dr. Koç Üniversitesi, Felsefe Bölümü Öğretim Üyesi
This entry was posted in Çağdaş Felsefe Makale. Bookmark the permalink.