Lütfi Sunar-Zeynep Direk ile Röportaj

Atıf©: Zeynep Direk ile röportaj (2006). İnsan haklarına feylesofça bakmak. İnsan Hakları Araştırmaları, 3 (7), s. XX-XX

İnsanın diğer varlıklar içerisindeki üyeliğini konumlandırmasından mı bahsediyorsunuz?

Hayır, dünyanın dünyalaşmasından bahsediyorum. “Yalnızca insanın bir dünyası olabilir” der Heidegger. İnsan, ancak varlığı anlamak suretiyle var olanların tezahür etmesine izin veren bir varlıktır. Tüm farklılıkları içerisinde var olanların kendilerini ifşa etmesine bir manada da kendilerinin ifşa edilmesine özgünlüğü ve aşkınlığıyla olanak sağlayan bir varlıktır insan. Varlığı anlamanın önemi budur. Varlığı anlamak, aslında insanın kendi imkânlarını anlamasından imkânları geleceğe fırlatmasından başka bir şey değildir. Ama bunu yaparken aynı zamanda bir de intikal etmiş olanla, devraldığımızla duygusal olarak ayarlanmış da bir vaziyetteyiz. Hiçbir zaman bu özgürlük nerden geldiği belirsiz bir özgürlük değildir. Bu imkânların içinde kendimizi bulduğumuz zaman mutlaka ayarlanmış, akort olmuş olarak buluyoruz kendimizi. Yani geleceği kurarken geçmişin bir önemi vardır. Özgürlükle açtığımız imkânları dikkate aldığımızda dünyayı dünya yapan, yaşanılır bir yer kılan şeyin bu olduğunu görürüz. Heidegger’in asıl derdi, dünyanın nasıl başkaca bir dünyalaşabilir ki bu da esasında varlık konusudur.

 

Heidegger varlığı bilgi ile mi anlamlandırıyor?

Var olanları tecrübe ediyorsak bu varlığın bir anlamı olduğu için böyledir. Onlarla var olanlar şeklinde karşılaşabiliyoruz. Ama ne anladığımızı bilmiyoruz, açıklayamıyoruz. Açmazlarda kalıyoruz. Bu, Platonun sofistinden beri böyledir. Yani varlık lafını kullanıyoruz ama bunu açıklamak lazım geldiğinde ne diyeceğimizi bilemiyoruz. Şaşakalıyoruz çünkü bulanık bir durum bu. Varlıktan ne anladığımızı açık seçik bilmediğimiz, bilgi haline getiremediğimiz halde var olanlar bizim için o varlık anlayışına bağlı olarak oldukları şey oluyorlar. Onun için varlıktan ne anladığımızı sorgulamamız lazım ve kavrama taşımamız lazım. Bu da bir refleksiyonla bir düşünümle olabilecek bir şey. Ayrıca bu anlayışı; ırkçılık, cinsiyetçilik, milliyet, sınıf gibi kategoriler itibariyle de sorgulamamız gerekiyor.

 

Bunlar tekabüliyeti sorunlu olan kategoriler mi?

Bunlar her zaman bizim içimizde işleyen kategoriler ve mekanizmalardır. Aslında varlığı unutmakla ırkçılığı görmemek birbirine bağlıdır. Mesela Ermenilerin bu ülkede uğradığı ayrımcılığa birdenbire şaşakalmak böyledir. Almanların II. Dünya savaşı sırasında bir soykırım yaptığı halde bundan hiç haberi yokmuş gibi yaşayabilmeleri de bunu örnekler. Bunların varlık sorusuyla bir bağlantısı olsa gerek diye düşünüyorum.

 

Varlığı unutmak derken neyi kastediyorsunuz veya varlık nasıl unutulabilir?

Bu bizim kendi hatamızdan kaynaklanan bir unutma değil. Unutma aslında varlığın kendini içeri çekmesiyle ortaya çıkıyor. Heidegger bunu yapısal bir şekilde şöyle formüle ediyor: var olanın tezahür etmesi, onun varlığını çekmesi veya geri çekilmesidir. Dolayısıyla bu, insanın elinde olan bir şey değil, varlığın kendisine ait bir şeydir. Bu unutmayla mücadele etmemiz gerekiyor.

 

Kendiliğinden gerçekleşen bir şey derken, mekanik bir şey mi, insanın edimlerinden kaynaklanan bir gerçekleşme mi?

İnsanın özgürlüğünü bununla bağlantılı biçimde düşünmek gerekiyor. Aslında ağırlığı hayatımızı bunaltan bir gizem içinde yaşıyoruz. Bu da Heidegger’e göre, tam olarak varlığın anlamının gizlenmesiyle, geri çekilmesiyle, unutulmasıyla ve bulanıklaşmasıyla ilgili bir durumdur. Heidegger bütün varlık tarihini bu dördü üzerine oturtur.

 

Pek dikkate alınmayan bir insan tanımı ve bu tanımın getirdiği bir ontolojik durum söz konusu. Bu soru çok kritik öneme haiz bir soru değil ama en azından insan hakları konusu mevzu bahis olduğunda tartışılması gerekiyor. Siz insanı hiyerarşik veya hiterarşik biçimlenişi içerisinde nasıl konumlandırıyorsunuz?

Öncelikle evrensel bir insan tanımı yapabilmek için bütün kültürlerin insanın evrenselliğini nasıl anladığına bakmamız gerekiyor. O nedenle batı tarihinden başlayarak insan önce zoon, econ ve logon ve antropon’dur sonra da vahiy dinlerinde de insan tanrının ellerinde yaratılmıştır demek isteyerek cümlelerime davam etmek istemiyorum. Çünkü bu kendi bütünlüğü içerisinde de tam oldukları şüpheli belli bir kültürün içerisinde yapılmış insan tanımlarıdır. Tabi bu gelenek bu tanımları sorgulamadı mı, sorguladı tabi ki. Mesela yine Heidegger’den konuşursak, O’nun insan terimini kullanmayıp Dasein terimini kullanır. Dasein “orada olan” demektir. Heidegger bunun temel halini de dünyada olmak olarak ele alır. Yani zoon, logon ve econ olarak Tanrının imgesinde yaratılmış varlık olarak düşünmeyi reddedip insanın özünün onun varoluşunda yattığını söyler. Tabi düşünmesi çok zor bir şeydir bu. Yani ne demek insanın özü onun varoluşunda yatar? Varoluşçu filozoflar buradan yola çıkarak insanın her şeyi kendi seçimleriyle yaptığı sonucuna varırlar. Ama Heidegger insanın özünü onun varlıkla olan ilişkisinden itibaren düşünmeye başlar. Bunlar yukarıda konuşup tartıştığımız şeylerle bağlantılıdır pek tabiî ki.

İnsan dünyaya atılmış bir varlıktır. Hiçbirimiz kendi kökenimize, kaynağımıza sahip değilizdir. Bütün bu imkanların ve bize intikal eden şeylerin içinde kendimizi birdenbire ayarlanmış, akort olmuş bir şekilde dünyada buluveriyoruz. Diğer taraftan da insan bir şekilde yansıtan, imkanları fırlatan, gelecekle ilişkili olan bir varlıktır. Gelecekle ilişki onun varlığına özseldir. Yani insan tarihseldir, zamansaldır…

 

Heidegger o zamanın ve mekanının kendisinin tartışılması için o zaman ve mekanın kendisini var eden şeyi hiçbir zaman sormuyor. Peki o zaman “insan” nedir?

Aslında Heidegger bunu soruyor ama insan nedir sorusundan çok “insan kimdir” sorusu ile yapıyor bunu. Yani insanın kendi olması düşüncesi üzerinde duruyor. Heidegger insanın ne olduğunu her insanda açığa çıkmış haliyle ancak, kendi olmak,  farklı olmak, özgürlük olmak gibi halleriyle bulabileceğimizi düşünür. Ama buradaki özgürlük, dünyanın dünyasallaşmasına izin veren bir özgürlüktür ve burada reel varolanlarla bir ilişkiden çok varlık üzerine düşünmekle alakalıdır.

 

Burada olmak bir anlamda ilişkileri içerisinde olmak anlamına da geliyor. Bunu farklı kültürlerin farklı varlık anlamları olduğu bilgisi ışığında ortaya nasıl bir tablo çıkacaktır? Çünkü insan kendi özünü biraz da kendisi keşfediyor snırım. Bu durumda ortak buluşma alanı nasıl olacak?

İnsanın benim de Heidegger’in de yapılabileceğini savunduğu şey budur. Mesela Japonlar bu kültür sorusunu sormuşlardı ona. Heidegger’in projesi yalnızca batı için geçerli olan bir proje midir? Yoksa Heidegger bütün dünyada yaşayan insanlar için konuşan bir filozof mudur? Japon geleneğinden gelen insanların varlığı nasıl anladıklarını sorgulayabilir ve varlığı onlar gibi algılayabilir miyiz? sorusuna Heidegger evet diye cevap veriyor. Dolayısıyla bu topraklarda “olmaktan” ne anladığımızı sorgulayabilecek bir konumdayızdır. “Olmaktan” bir şey anlıyoruz ki bizim için bir şeyler varoluyor. Varoluyor derken, cinsiyetli oluyor, ırklı oluyor, nicelikleri, nitelikleri oluyor yani bir takım değerlerle bezeniyor. Neden bir takım farklılıklar veya bir takım özellikler bizim için diğerlerinden daha anlamlı, daha önemli ve daha öncelikli olabiliyor?

 

Modern insanın varlık sorusunu sormadığını ve özellikle kaçındığını modern felsefenin de varlık problemlerini incelemediği gibi bir yargı var. Bu insan algımızı ve varlık algımızı da değiştiriyor İnsan, insan olduğu için varlık sorusunu sormadan konumunu değiştiriyor mu? Veya bu beraberinde yaşamımızdaki tekdüzeleşmeyi de getiriyor mu?

Pek tabii bir şekilde teknoloji çağı içerisinde gittikçe bu sorgulamayı unutuyoruz. Ama Heidegger’e göre bizi biz yapan şey bu sorgulama imkânının varlığımızda bulunmasıdır. Bizi öncelikle başka var olan şeylerden ayıran şeylerin başında bu geliyor. Yani sorunun bizim için mümkün olması. Sadece modern felsefe değil bunun yanında bütün metafizik de bunun üstünü kapatmaya çalışıyor. Bunun kendiliğinden, apaçık bir şey olduğunu, kurcalanmaya değmez olduğunu, en evrensel en aşikar şey olduğunu söylüyorlar. Hâlbuki öyle değil. Son derece karanlık tam da sorgulanması gereken bir şeydir.

 

Peki, sorgulamanın yok olması ve tekdüzeleşme meselesi…

Çünkü insan, var olanları kullanılacak bir kaynak olarak görüyor ve böylece kendisi de bir insan kaynağı haline geliyor. Yani reel olanla ilişki ve hesap kitap, bizim var olanlarla kurduğumuz ilişkiyi belirliyor. Bu da soyutlamanın önünü tıkayan şeydir. Fakat bu aslında batı metafiziğinin bir nüansıdır. O nedenle unutmak, varlığın kendini çekmesi bizim zaafımızdan kaynaklanmıyor. Bu bir süreçtir. Bunu sorgulama imkânını Heidegger yine batı geleneğinin kökenlerinde aramaktadır.

 

Pratik olarak yansıması nedir bu söylediğinizin?

Paratik olarak yansıması çok fazla; mesela yerkürenin tahrip edilmesi, küresel ısınma diye bir şeyin hayatımıza girmesi ve birkaç on yıl sonra bu dünya ile var oluşumuzu tehlikeye sokacak olması, türlerin yok olması, soy kırımlar, savaşlar, kapitalizmin vahşiliği… Bütün bunların sonucu bu bahsettiğimiz yere kadar gidiyor. Heidegger bütün bunları varlık sorunsalı içinde düşünmek ve ele almak istemiştir.

 

Bir anlamda unuttuğumuzu unutmak bizi geçici olarak rahatlatan da bir varlık sorusunu sormayı engelliyor gibi görünse de…

Biz o unutmaların içinde yaşıyoruz. Tıpkı Hırant Dink’in öldürülmesinde olduğu gibi bazen hafızamızın dikişleri patlıyor. Bunca ayrımcılık varken neden sustuk sorusunun cevabı tam da unutuşun unutulması içinde yaşadığımız gerçeğinde bulunabilir. Bastırma. Ayarlanmış olduğumuzdan sorgulamama. Bu her zaman mümkündür.

 

Sorgulamamaya ayarlanmış olmayı felsefi düzlemde ele alıyorsunuz değil mi?

Evet, felsefi düzlemde ama aynı zamanda politik düzlemde de ele almak gerekiyor. Hepimiz düşünen kafalarız, sorgulayan beyinleriz. Ama ne kadar sorgulayabildik şimdiye kadar. Geçmişe karşı sorumluluğumuzu ne kadar taşıyabildik. Geçmişe karşı sorumluluğu taşımadan geleceğe karşı da sorumlu olunamaz.

 

Bu durumda felsefi mirasın veya düşünsel mirasın tekrar gözden geçirilmesi gerekiyor herhalde?

Benim projem, tıpkı hocamın projesi gibi bütün varlık sorusunu politik izleklerle bağlayarak düşünmektir. Irkçılık gibi, cinsiyetçilik gibi alanlarda bunu yapmak istiyorum. Dolayısıyla bu sorunlar birbirinden ayrı sorunlar değildir. Dolaylı da olsa birbiriyle bağlı meselelerdir. Irkçılığı sorgularken sadece basının ırkçılığını değil, kendi ırkçılığımı da sorgulamak istiyorum. Yani edilenin edeni nasıl gördüğünü düşünmek istiyorum. Hrant Dink’in öldürülmesiyle birlikte beraber olan şey Ermenilerin bizi nasıl gördüğünü görmeye başlamamızdır. Yani bakışın yönü tersine çevrildi. Bizim oryantalizmi tartışırken yapmaya çalıştığımız da budur: bakışın yönünü tersine çevirmek ve batılının kendisini bizim onu gördüğümüz gibi görmesini sağlamak. Çünkü eden her zaman kendisinin nasıl görüldüğü gerçeğine karşı kördür.

 

Bu bir empati sorunu mu?

Bence bu, bir yerine geçme sorunudur ve empatiden öte bir şeydir. Hrant Dink’in cenazesinde olan sadece bir empati değil bir yerine geçmeydi:  O’yum. Hrant Dink’ bunu soykırım olmamış dediğinde bizim için yapmıştı esasında. Zulmün, ırkçılığın kötü bir şey olduğunu Batının soykırımıyla alakası olduğunu ve ırkçılığa her zaman karşı olduğu söyleyerek kendisini bizim yerimize geçirmişti. Biz de onun yerine geçtik. Bu yerine geçme yapısı çok önemlidir yani sadece empati, yalnızca karşısındakinin ne düşündüğünü anlamaya çalışmak değil, kendi bedenini açmak, ona gelen bana gelsin diyebilmek, ben o’yum diyebilmektir. Bizi ırkçılıktan kurtaracak olan şey tam budur.

 

Yaptığınız değerlendirmeler insan haklarının mutlak evrenselliğinin olamayacağını ve bunun da tehlikeli bir şekilde bir göreceliliği beraberinde getireceğini söylüyorsunuz. Peki evrenselliğin zemini bedir?

Levinas’tan ilham alarak gerçek bir evrenselliğin yalnızlığı, zulüm görenin zulmedeni afettiğinde olabileceğini düşünüyorum. Ancak ondan sonra her kültürün evrenselden ne anladığını insandan ne anladığını konuşmaya başlayabiliriz. Evrensellik şeyleştirilemeyecek, katılaştırılamayacak bir süreçtir. Evrensel, görüntüsü olan bir nesne değildir. Evrensel, sürekli olarak tekil karşısında, tekille olan ilişkisi karşısında sınanmaktadır ve tekil de her zaman evrenselle ilişkilidir.

 

Peki nedir bizi evrensel olanı aramaya iten saikler? Neden evrenselin peşindeyiz?

Çünkü bir eşitlik talebi vardır. Ama adalet yalnızca eşitlik demek değildir. Eşitlik, herkese yekpare bir şekilde aynılaştırmaktır ki bu haksızlık da olabilir. Eşitlik, farklılıkta eşitliktir ve işte o zaman adalet olur. Bu da bir kültürden çıkmış evrenseli başka kültürlere dayatarak değil, başka kültürlerin ve tekilliklerin onu sorgulamasına izin vererek olabilir.

 

Yani bir evrensel sorgulandıkça evrensel hale gelebilir.

Aslında bu bir manada insanın kendini anlayışını, varlığı anlayışını başkasıyla ilişki içerisinde sınamasıdır. Kendi özgürlüğünü kendi aşkınlığını sorguya çekmesidir. Kendini militarizm, savaş, cinsiyetçilik, eşitsizlik, ırkçılık vs. bütün bu veçhelerden sınamaya devam etmesidir. Başka türlü bir evrensel bana çok yapay ve hakim bir kurgudan ibaretmiş gibi görünüyor. Diğer taraftan savunduğum şey rölativizm değil. Rölativizm, evrensel sana göre farklı bana göre farklıdır, değişir demektir. Konuşmaya gerek yok demektir. Ben bunu demiyorum.

 

İnsan edimlerinden çıkan evrensellik, içinde bir takım tehlikeleri de barındırmıyor mu? Evrensele bir değer de atfetmiş olmaz mıyız bu durumda?

Bildiğimiz kadarıyla tarihte çoğunlukla olmuştur. Ama bunu derken adildir demiş olmuyoruz. Adalet, tarihte bulunduğu için vaki olan bir şey değildir, kaldı ki adalet tarihi kesintiye uğratır. Benim nazarımda evrensel, her zaman ve her yerde doğru olan şey demek değildir. Doğruluktan ve vasi olmaktan çok, adil olmayla ve eşitlikle bağı vardır. O bağı kestiğiniz zaman evrenseli olgusal bir ilişkiye indirgemiş oluyoruz ki evrensel öyle bir şey değildir.

Tekil adalet talebi yasa haline gelmeyi de yasaya kaydolmayı ister. Kimlikler meselesine baktığımızda Türkiye’de sürekli olarak Kürt kimliğinin, ermeni kimliğinin, Türk kimliğinin hepsinin eşit olduğunu Türküm dendiğinde herkesin eşit olduğu düşünülür. Dolayısıyla da ırkçılıktan söz edilemez deriz. Bizim temel düşüncemiz budur. Ama burada benim Türküm dememle bir Ermeni’nin Türküm demesi arasında çok büyük bir fark vardır. Ben bunu derken kendimi inkâr etmiş olmuyorum ama o kendini inkâr etmiş oluyor. Yani o toplumsal sözleşmeye kendi kimliğini inkâr etmek suretiyle giriyor. Hepimizin ihlal etmemesi gereken sınır aynı fakat Anatole France’ın dediği gibi; zengin için de yoksul için de köprünün altında gecelememek yasağı aynı yasaktır. İkisinin de ihlal etmemesi gereken yasak aynıdır. Ama zengin adamın köprünün altında gecelemeye zorunluluğu/ihtiyacı yoktur. Dolayısıyla buradaki aynılık son derece muğlâktır. Velhasıl adaleti sağlamak istiyorsak, bazı tekillikleri yasaya kaydetmeyi de göze almalıyız. Yoksa çok da adil olmaya imkân yoktur.

 

İnsan hakları taleplerini bir azınlık hakları talebi olarak düşünebilir miyiz?

İnsan hakları aslında benim gözümde ilahi adaletin talebiyle aynı şeydir. Tekillikle ilişki, başkalarıyla ilişki, ilahi adalet, insan hakları bunların hepsi aynı şeyi ifade ederler. Bunların hepsi yasayı sorgulamaktır. Var olan yasaları adalet adına sorgulamaktır. Eğer yasa ile adalet aynı şey olsaydı yasa, adil olmadığı için değil, yalnızca hukuka uygun olmadığı için sorgulanabilirdi. Ama bizim bir adalet fikrimiz var. İnsan hakları açısından aslında başka bir

 

İnsan haklarının kötüye kullanımı sorunu da bu bağlamda gündeme gelmez mi?

İnsan hakları gerçekten kimin ağzından çıktığı ve hangi bağlamda kullanıldığı önemlidir. İnsan Ama insan hakları sömürgeciliğe de alet ediliyor. Bush’un Irak’a nasıl girdiğini gördük. Kadın hakları, insan hakları Irak’ta kötüye kullanıldı ve bu kavramlar çok zayıfladı. Dolayısıyla Amerikanın Irak’ı işgalinden sonra insan hakları söylemi de zayıfladı. Batının buna seyirci kalması tıpkı Bosna-Hersek’te Müslümanların soykırıma maruz bırakılmasına seyirci kalması gibi bu tür söylemlere güveni çok azaltmıştır. Hiçbir söylem bence kendi içinde mutlak ve masum bir söylem değildir. Her söylem bir şekilde alet edilebilir. Bundan dolayı bağlamı çok ciddiye almak gerekiyor. O yüzden insan haklarını toptan mahkûm edip, elden çıkaramayız. İnsan haklarından dolayı birileri şunu bunu yapıyor diye ona bütünüyle güvenmemiz doğru olamaz.

 

Mevcut İnsan hakları anlayışını sorgulayacak farklı şeyler önerecek farklı kategoriler oluşmasını sağlayacak politik ve kültürel bir zemin mevcut mu?

İnsan hakları söylemi, globalleşen ve gittikçe daha da vahşileşen, özellikle kendi çıkarlarından başka hiçbir şeyi umursamayan kapitalizm ve batılı devletler tarafından sömürüldü, yine onlar tarafından kullanıldı. Ve şu anda Irak’ta olan şey bir soykırım ve ırkçılıktır. Başka hiçbir şeyle tarif edilemez orada yapılanlar. Irak’ta olanlar sayesinde Batının ırkçılığı iyice ifşa oldu. Bu arada batı deyince elbette homojen bir yapıdan bahsetmiyoruz. Orada bu hareketi kınayan ve iyi şeyler yapmaya çalışan insanlar da var. Ama öte yandan bu uygarlığın kendisini başkalarına model olarak sunma durumundan bahsedemeyiz. Artık böyle bir modeli alabilecek durumda değiliz. Buna ikna olabilecek durumda da değiliz. Batı uygarlığının zaman zaman onlardan aldığımız kavramlarla, zaman zaman da kendi geleneğimizden gelen kavramlarla sorgulanması gerekiyor.

 

Varlığın devamı hakkı insan kalabilme hakkı sanırım bundan sonraki süreçlerde insan hakları kavramından bahsedilirken gündeme gelecek en önemli haklardan olacak.

Yalnızca insan hakları kavramına dayanmak bana doğru gelmiyor. Heidegger bu hümanist düşünceyi sorgulamıştır. Ama bunun nedeni insanları değersiz bulmasıyla ilgili değildir. Bunun nedeni, yalnızca insanla sınırlı kalarak, daha derin bir sorunsalı tartışmaya açmadan yapabilmektir ki bu da varlığın kendisidir Heideggere göre. İnsanlığı, dünyayı, yeryüzünü yok olmaktan kurtarmaktır. Çünkü mesele sadece insanla ilgilidir. Mesele aynı zamanda insanın canlı ve cansız diğer var olanlarla ilişkisidir. Çünkü o canlı ve cansız varlıkları var olanlar olarak ortaya çıkartan, görülmelerini ve kendilerini sunmalarını sağlayan şey insanın varlığı anlayışıdır. Yani bir taş olmayı nasıl anlıyorum. Taş olmaya ne mana veriyorum. Ne mana veriyorum bir hayvan olmaya. Ne anlamı var bulutların benim için. Bunlar çok önemli. Bulutların benim için belli bir anlamı olmalı ki, atmosfere bırakılan zehirli gazların sızmasına izin vermeyeyim. Kuşların benim için bir anlamı olmalı. Bunların hepsi yalnızca benim varlığımı sürdürmem için kullanabileceğim canlılardan ibaretse o zaman durum çok kötü demektir. İnsan canlı ve cansız her şeyi önüne koyduğu taktirde, kendi bekasını ve kendi varlığını sürdüremez ve de yeryüzü kurtulamaz. İnsanın bunu sorgulaması gerekiyor. Dinin yani Allah’ın her şeyin yalnız insan için yaratmış olduğu fikri, diğer şeylerin insanın yaşadığı bir sahnenin dekorlarından ibaret görülmesi sorgulanması gereken bir düşüncedir. Eğer bir hayvan benim içinse yani kendi için var olan bir varlık değil de benim için yaratılmış bir varlıksa, o zaman benim ona çok şey yapmaya hakkım var demektir.

 

Bunu çevreleyen ahlaki zemini dikkate alarak söylememiz gerekir belki?

Başka bir okumayla bu tür bir yoruma uygun olmaktan, mahkum olmaktan çıkarmak gerekiyor. Yani varlığını anlama sorunu bütün bunlarla ilgili. Bütün var olanların varlıkta kalabilmeleriyle, süreleri ne kadarsa o kadar.

 

Ama işin adını koymadığımız zaman çok ciddi sorunlar ortaya çıkıyor. Heidegger’in en çok eleştirildiği noktalardan birisi bu. Kurduğu sistem….. Kant bunu ahlaki sorumluluğu olan bir Tanrı fikri ile aşıyor belki ama Heidegger’de bu da yok.

Heidegger bu yaratıcılık meselesiyle çok ilgileniyor. Yaratıcı Tanrı fikrinin eski yunanın tekne kavramının bir uzantısı olarak ortaya çıktığını düşünüyor. Heidegger Tanrıyı reddetmiyor. Ateist bir düşünür değildir. Tanrı tecrübesini, ilahi olanın tecrübesini bambaşka bir zeminde varlık bağlamında yeniden düşünüyor. Bu çok radikal bir refleks onun için. Dinlerin metafizik tarihiyle de çok ilişkisi var. Metafiziği sorgulamak kutsal tecrübesini, tanrı tecrübesini, ilahi olanın tecrübesini yeniden düşünmek demektir. Heidegger bunu yapmaya çalışmıştır. Ayrıca ben Levinas da okuyan birisi olarak şunu düşünüyorum; tanrı ile ilişki; benim bir yaratılan olarak yaratıcımla kurduğum tekil bir ilişki olarak düşünülmek zorunda değil. Tanrı ile ilişkiyi zihinsel tecrübeyi Levinas ekip olarak başkasıyla kurulan ilişki içerisinde düşünüyor. Levins bunu benimle konuşarak, bana bakarak, benim özgürlüğümü sorgulayarak ifade eden bir başka insanla ilişkili olarak yeniden düşünerek yapıyor. Dolayısıyla Tanrı ile ilgili olan bu felsefede tanrı vardır, yoktur, yaratıcıdır değildir gibi dar bir çerçevenin dışına çıkarak bir arayış vardır ve benim içinde anlamı budur.

 

Tanrı ne işe yarar diye sormak mı gerekiyor burada?

Hayır. Tanrı ne işe yarar diye sormak tam da varlığın unutulması içinde tanrıyı ele almaktır. Her şeyin çünkü işe yaraması gerekir. Bu felsefe içinde işe yaramayan bir şeyin önemi yoktur. Tanrı ne işe yarar Heidegger’in herhangi bir tanrı tecrübesinden anladığı şey değildir.

 

Hegel “İnsan var olan varlıklar içerisinde en zayıf olduğunu hissettiği anda en güçlü olduğunu da hissetti diyor ve metafiziği bir kategori olarak… ve kendisindeki metafizik gücü, akıl gücünü Tanrıya atfeder o gücü de elden çıkarmış oldu. Yani insanın Tanrısı kendi yarattığı bir fenomendir sonucuna varıyor.

Hayır, öyle değil. Batı düşüncesinde bu düşüncenin tam tersi de var, mesela Descartes 3. meditasyonda der ki; “bende öyle bir fikir var ki bu fikri ben yaratmış olamam.” Çünkü bu fikir fikir olmayı kat kat aşıyor.

 

Kastettiğim bunun batı dışı felsefelerde çok rastlanmayan bir bakış açısı olduğu. Yunan mitolojisiyle girdiği ilişkiyle de bağlantılı bir durum bu.

Elbette, niye tanrı fikri var, ölümlü olduğumuz için. Ölümle ilişkili olduğu için. Ya da insanın inanma ve bağlanma ihtiyacı olduğu için. Ya da insanın kendisindeki yetenekleri, tinselliği, kendisinden üstün bir varlığa yansıtması sonucunda vs. türünde açıklamalar yağılabilir. Ama bu konuda monolitik açıklama yok.

 

Bütün bu açıklamanın dayandığı nokta tekrar insan merkezli bir evren tasavvuruna dönüyor olması mı?

Hayır, kutsalla olan ilişki de çok önemlidir. İnsanı anlarken sadece profan dünya ile ilişkisi içerisinde anlayamayız. Profan dünya kutsalla olan sınırlılıkları sürekli olarak değişen bir dünyadır. Ve insan yalnızca profan dünyanın sınırlı ekonomisi içinde yaşayabilecek bir varlık değildir. Onun daha genel bir ekonomiyle, yani karşılıklı alma verme ilişkisinin ötesine geçebildiği bir ekonomiyle ilişki biçimi olmalıdır. Ve kutsal da böyle bir yerdir, o nedenle önemlidir. Karşılıksız vermenin mümkün olduğu bir yerdir. Profan dünya dünyaya sırtını dönme, bütün yükünü sadaka olarak dağıtma… bütün mistik tecrübeler bundan söz ederler. Başka bir ekonomiye geçiştir bu. Dolayısıyla insan var olduğu sürece kutsalın alanı da varolacaktır. Ve varolmamazlık da edemez. Yani bizim varlığımız hem profan dünyaya hem de kutsal dünyaya aittir. Profan dünya, kutsal dünya olmadan ayakta kalamaz. Kutsal dünya da profan dünyadan söz eder. Örneğin Kur’an-ı Kerim bizim profan dünyadaki hayatımızdan da söz eder. Onu düzenler. Dini, aydınlanmanın bir kısım düşünürlerinin ele aldıkları gibi insanın kendi kendini aldatması şeklinde formule edemeyiz.

 

Ama aydınlanmayı inceleyen bir takım düşünürler insan merkezli dünya tasavvurunun batı düşüncesi içinde aynı şekilde var olduğunu, antropomerkezci yaklaşımın batı felsefesinde neredeyse kırılmadan devam eden ve temelleşen bir yaklaşım olduğunu söylerler. Bu da bambaşka bir geleneği ifade etmiyor mu?

Her şeyden önce bu insan merkezli düşünceyi sorgulamak gerekiyor. Biraz önce varlık problemi açısından tartıştığımız şey de buydu. Şimdi din olgusu ya da fenomeni açısından da aynı şeyi tartışıyoruz. İnsan merkezli düşüncede bir sorun olduğu aşikâr. Yani insan evrenin merkezine kendini koyduğu zaman bir bakıma kendi var oluşunun da altını oyuyor. Kendisiyle birlikte bütün canlı ve cansız var olanları da yok oluşa sürüklüyor.

Advertisements

About zeynepdirekblog

Prof. Dr. Koç Üniversitesi, Felsefe Bölümü Öğretim Üyesi
This entry was posted in Röportaj. Bookmark the permalink.