“Kadın Hakları ve Felsefe” Konuklarımız:Türkiye Felsefe Kurumu Eski Başkanı Prof. Dr. İoanna Kuçuradi ve

1.Sunucu: Avrupa Birliği’nin desteği, Uçan Süpürge ve TRT’nin işbirliği ile hazırlanıp sunulan “Kadın 2004” başlıklı programımıza hepiniz hoş geldiniz, sevgili dinleyicilerimiz.

İnsanlık olarak tarih içerisinde öyle uzun bir yolculuğumuz oldu ki, ondan anılar, öyküler derlemeksizin çeşitli zaman dilimleri içerisinde neler düşünüp neler tasarladığımızı, hangi hataları yapıp ne ölçüde ders çıkardığımızı hesaplamak elbette ki güç bir iş. O yüzden öyküler, bugünkü bakış açımız içerisinde bizim düşünce çerçevemiz içerisinde onaylanmasalar bile bir zamanlar nasıl düşünmüş, nasıl tasarlamış, nasıl bir evren planlamış olduğumuzun belki bir özetini sunuyorlar bize.

İşte böyle muhteşem öykülerden birisinde bir kadın, çok önemli bir sandığın kapısını açar. O açılan kapaktan yeryüzüne o zamanki anlayış biçimi içerisinde hastalıklar, olumsuzluklar, savaşlar saçılır. Yeryüzünde ondan önce de bir insan vardır, onun önünde de aynı sandık durmaktadır ama Pandora’ya kadar sandık bir türlü açılmaz. Şimdi sorulması gereken soru şu: Fazla merak iyi değildir mi desek acaba, kötülüklere yol açar mı desek? Ama Pandora, kötülükleri seçmiş ve oraya koymuş değildir. Onun seçimi sadece kapalı bir sandığın içindekileri artık açıkça sorgulamak, onlarla hesaplaşmak, merak etmek ve evreni düşlemektir. Ama bir başka açıdan neden dünyaya kötülüklerin yayılışı ve merakla özdeşleşen bu kadınla simgeleşmiştir, belki sorulması gereken soru bu.

Biz, doğrusu, kim ne derse desin Pandora’nın yolundan gidip o ünlü sandığın kapağını bir kere daha açmaya çağırıyoruz sizi. Biraz ürkütücü olsa bile hesaplaşmak, gerçeği bilmek sizler için de çok daha iyidir, diye düşünüyoruz çünkü. Evet, bu işte çok önemli rehberlerimiz olacak. Doğrusunu isterseniz böylesine zorlu bir işin üstesinden biz kendi başımıza gelemezdik.

2.Sunucu: Bu işin üstesinden gelebilecek, en doğru kişilerin seçimini yaptığımıza da inanıyoruz, gerçekten Türkiye’nin yüz akı çok değerli kadın felsefecilerimiz, bilim adamlarımız var demek çok daha doğru olacak. Onu da felsefe boyutu içinde konuşacağız, bilim adamı demek bir kadın için yanlış mıdır doğru mudur buna da geleceğiz… Efendim, çok değerli konuklarımız olduğunu söylemiştik. Prof. Dr. İoanna Kuçuradi bizimle birlikte, hoş geldiniz diyorum.

İoanna Kuçuradi: Hoş bulduk.

2.Sunucu: İzniniz olursa özgeçmişinizden de söz etmek istiyorum. O kadar dolu, ödüllerle dolu bir yaşam ki… Vakit kalırsa onlardan da söz edeceğim. Efendim, Sayın Kuçuradi, Hacettepe Üniversitesi Felsefe Bölümü’nün eski başkanı, Türkiye Felsefe Kurumu kurucusu ve halen yöneticisi, Uluslararası Felsefe Kurumları Federasyonu Eski Başkanı, Federasyonun 1983 yılından beri yönetim kurulunda da yer alıyor. İnsan Hakları Eğitimi Onyılı Ulusal Komitesi Başkanı, Türkiye İnsan Hakları Vakfı Etik Komisyonu Başkanı ve bir dolu da ödülleri var; kendisinden aktarmasını isteyeceğiz.

Doç. Dr. Zeynep Direk de bizimle birlikte, kendisi yeni kuşak felsefecilerden desek yanlış olmaz. Ama Uçan Süpürge’nin çok güzel bir notu var onu da hemen ekleyeceğim. Onlar da hemen yetişiyorlar, onlar da geliyorlar, diyor. Ne mutlu bize, ne mutlu hepimize! Cinsiyet hakları alanında genellikle yoğunlaştırıyorsunuz çalışmalarınızı.

Zeynep Direk: Aslında benim alanım kıta Avrupası felsefesi; Derida, Levinas… Çağdaş Fransız felsefesi üzerine çalışıyorum, aynı zamanda Highlegen üzerine de. Ama tabii ki Amerika’da doktora yaptığım yıllardan itibaren cinsiyet farkları sorusu ve feminist felsefe sorusu benim için her zaman önemli oldu ve bu konuda da çalışmalarımı yoğunlaştırmış bulunuyorum.

2.Sunucu: Aynı zamanda, yakında “Cinsiyet Farkları Sorusu” adlı bir kitabınız yayınlanacak.

Zeynep Direk: Evet, ben hep makale yayınladım ama böyle bir kitaba Türkiye’de ihtiyaç olduğunu düşündüğüm için, böyle bir kitap yayınlamaya karar verdim.

2.Sunucu: Çok ilginçtir, kadınların gizli tarihlerine ışık tutuyorsunuz, bir anlamda gün ışığına çıkartıyorsunuz onları. Bunlardan biri de Bedia Akarsu. Onun portresini yaptınız, değil mi?

Zeynep Direk: Evet, benim kültür felsefesi ve Türk felsefesi üzerine çalışmalarım var ve bu arada Bedia Akarsu üzerine de çalıştım. 8 Mart’ta “Tarih ve Toplum” dergisi özel bir sayı hazırlıyordu ve benden Bedia Akarsu üzerine bir yazı yazmamı istediler, o vesile ile yazılmış bir yazı. Ama, İoanna Kuçuradi gibi çok önemli ve kurucu bir rol oynamış kadınlar üzerine çalışmayı bir görev olarak düşünüyorum ben.

1.Sunucu: Ne kadar güzel! İzin verirseniz şimdi Pandora’nın kutusunu açalım. Önce şunu belirtmekte yarar var; bugün ağırlama onuruna sahip olduğumuz değerli konuşmacılarımızdan Sayın İoanna Kuçuradi bu çok önemli kurumların başına geldiğinde seçilen ilk kadın üyeydi. Sayın Kuçuradi’nin yalnız ülkemiz adına değil uluslararası alanda da bir kadın üye olarak insan aklının aydınlığını temsil ettiğini belirtmek isterim.

2.Sunucu: Bu çok ayrı bir övünç.

Zeynep Direk: İoanna, Dünya Felsefe Kurumu’nun ilk kadın sekreteri ve ilk kadın başkanı, Türkiye Felsefe Kurumu’nun da öyle tabii.

1.Sunucu: Şimdi kendimizi güvence altına aldık, zeka pırıltıları açısından ve dolayısıyla hepimizi çok yakından ilgilendiren bu alan hakkında. Şimdi baktığınız zaman; kopuk kopuk bir sürü veriyle karşı karşıya kalırız, bazen bir masal, bazen bir öykü, bazen mitolojiden aktarılmış bir parça, bazen de herhangi bir önyargı, bir atasözü ya da bir deyimdir o anda önümüzde olan. Acaba, insanlığın uzun tarihi boyunca, her anlayış çeşitli dönemlerde etkili oldu, bu kavga sürdü, onu biliyoruz, ama kendisini hayata geçirebilme şansına sahip olan düşünceler ya da birikimler içerisinde insanın prototipi olarak daha çok erkek mi ele alındı? Eğer böyle bir önyargı, böyle bir yaklaşım varsa haklarından söz edeceğimiz ‘insan’ kavramı içerisinde ‘erkek’ vurgusu öncelikle neden bu kadar uzun soluklu olarak ön planda göründü dersiniz, Sayın Kuçuradi? Buyurunuz efendim.

İoanna Kuçuradi: Bu insanlar hep güç için çalışıyor ve bu isteklerini daha zayıf gördüklerini ezmeye götürüyorlar. Bu, kadınların farklı olmasından dolayı değil, koşulların getirdiği bir şey. Bu, önemli ölçüde çağımızda aşıldı ama sadece düşüncede aşıldı, pratikte öyle değil. Türkiye’de çok önemli görevlerde kadınlar var, biliyorsunuz. Mesela, üniversitelerde idari görevlerde olan kadınlar şu anda oran olarak Almanya’dan, Amerika’dan daha fazla ve herkes şaşırıyor buna. Buna karşılık okur-yazar olmayan kaç milyon kadınımız var, o da ayrı bir sorun. Türkiye, zıtlıklar ülkesidir ve bir bakımdan da zıtlık var bu konuda.

1.Sunucu: Peki o zıtlığın nedenini nerede aramalıyız? Tarihimizin bir döneminde artık çok kararlı bir müdahale yapılmış olması ve ondan yansıyan ışıkla açıklamak mümkün olabilir mi?

Zeynep Direk: Evet, ben bunda Cumhuriyet’in çok etkili olduğunu düşünüyorum. Özellikle ‘öğretmen kadın’ imgesi Atatürk tarafından, Cumhuriyet tarafından çok desteklenmiş olduğu için bugün öğrenci, kadın hocayı, kadın idareciyi yadırgamıyor, kültür bunu yadırgamıyor. Yine, rektörlere baktığınız zaman, çoğunlukla erkek olduklarını görüyorsunuz. Örneğin, benim bölümümdeki kadınların oranı yüzde 60. Hollanda’daki akademisyenler buna çok şaşırıyorlar, “Bunu Türkiye’de feminizmin bir başarısı olarak mı algılayacağız?” diye soruyorlar.

1.Sunucu: Bu soruyu biz de yinelesek; feminizmin başarısı mı bu?

Zeynep Direk: Aslında, hayır. Biz devlet üniversitelerinde çok az ücret alıyoruz, bu biraz da bu görevleri erkeklerin tercih etmiyor olmasından da kaynaklanıyor.

1.Sunucu: Örneğin iş dünyasında durum nasıldır, hiç bakma fırsatınız oldu mu?

Zeynep Direk: Şöyle bir gerçek de var: Türkiye’de müthiş bir kadın enerji potansiyeli var. Kadınlar son derece iyi eğitimli ve enerjik bir biçimde kamusal alana çıktıkları zaman onlarla rekabet etmek her zaman çok kolay olmuyor. Yine de ben, kamusal alanda kadınların tümüyle önlerinin açık olduğunu düşünmüyorum. Kadınların kamusal alanda bulunmasının erkekler kadar kolay olduğunu düşünmüyorum, çünkü kamusal alan erkeğe göre biçimlendirilmiş, ona göre biçilmiş bir mekan.

1.Sunucu: Sayın Hocam, siz de Zeynep Hanım gibi mi düşünüyorsunuz? Kamusal alanda kadının özel zorlukları, güçlükleri mi var? Varsa nereden besleniyor olabilir?

İoanna Kuçuradi: Var gibi görünüyor. Mesela politikada kadınların sayısı çok az. Kadınların Meclis’teki oranı bugün, 1920’lerdeki Meclisimizde olduğundan çok daha az. Bir kadın olarak, rastlantı sonucu, kadın olmaktan kaynaklanan bir güçlüğüm olmadı, ama böyle bir güçlük yok diyemem tabii.

2.Sunucu: Kamusal alandan özel sektöre geçelim. Felsefeye mutlaka geçeceğiz ama önce bir durum saptaması yapmakta yarar var. Bir dönem üniversitelerde, çok değerli öğretim elemanları var ve aralarında kadınlar çoğunlukta. 1980’den itibaren bir dönüşüm söz konusu, özel sektörde kadınlar çok faal olarak rol almaya başladılar. Acaba bir alan kayması mı oluyor? Kadınlar, ‘Bizim çok güzel bir şey yapmamız gerekiyor, ama gelin bu birikimlerimizi özel sektöre taşıyalım da biraz da maddi koşullarımız düzelsin’ mi diyorlar?

1.Sunucu: İktidar mı talep ediyorlar?

2.Sunucu: Erk mi istiyorlar?

Zeynep Direk: Bana mı sordunuz?

1.Sunucu: Aslında birlikte sohbet edelim, diye arzu ediyorum.

Zeynep Direk: Kamusal alan, erkeğe göre biçimlenmiş, o model alınarak inşa edilmiş bir alan olduğu için, oraya giren kadın, kadın kimliğini taşımakta

özel zorlukları, güçlükleri mi var? Varsa nereden besleniyor olabilir?

İoanna Kuçuradi: Var gibi görünüyor. Mesela politikada kadınların sayısı çok az. Kadınların Meclis’teki oranı bugün, 1920’lerdeki Meclisimizde olduğundan çok daha az. Bir kadın olarak, rastlantı sonucu, kadın olmaktan kaynaklanan bir güçlüğüm olmadı, ama böyle bir güçlük yok diyemem tabii.

2.Sunucu: Kamusal alandan özel sektöre geçelim. Felsefeye mutlaka geçeceğiz ama önce bir durum saptaması yapmakta yarar var. Bir dönem üniversitelerde, çok değerli öğretim elemanları var ve aralarında kadınlar çoğunlukta. 1980’den itibaren bir dönüşüm söz konusu, özel sektörde kadınlar çok faal olarak rol almaya başladılar. Acaba bir alan kayması mı oluyor? Kadınlar, ‘Bizim çok güzel bir şey yapmamız gerekiyor, ama gelin bu birikimlerimizi özel sektöre taşıyalım da biraz da maddi koşullarımız düzelsin’ mi diyorlar?

1.Sunucu: İktidar mı talep ediyorlar?

2.Sunucu: Erk mi istiyorlar?

Zeynep Direk: Bana mı sordunuz?

1.Sunucu: Aslında birlikte sohbet edelim, diye arzu ediyorum.

Zeynep Direk: Kamusal alan, erkeğe göre biçimlenmiş, o model alınarak inşa edilmiş bir alan olduğu için, oraya giren kadın, kadın kimliğini taşımakta zorlanıyor ve ister istemez erkekleşiyor. Kamusal alandaki kadınlara ve onların yaptıkları uygulamalara baktığınız zaman, erkeklerin yaptıkları uygulamalardan çok büyük bir fark görmüyorsunuz. Bu entelektüel olarak yazıp çizen kadınlar için de geçerli. Kadın kimliğinin farklılığının ortaya çıkabilmesi için eşitlik koşullarının olması lazım.

1.Sunucu: Bunlar neler olabilir?

Zeynep Direk: Bence bu eşitlik koşulları ancak farklılıktan yola çıkarak kurgulanabilir, yani cinsiyet farklılığına dayalı ve bunu kabul eden bir kültür olduğu zaman, kadınlar da iş tanımını erkeklerle eşit bir biçimde belirledikleri zaman işin hedeflerini, tanımlarını, o mevkileri işgal etme biçimlerini, o zaman bence bu pozisyonları işgal ederken kendilerinin, kendi cinsiyet farklılıklarını ifade etmeleri mümkün olacak diye düşünüyorum.

1.Sunucu: Ek olarak, erkekleştirilen kadın fikri ya da tipi, kadın haklarına aykırı mı?

İoanna Kuçuradi: Ben kadınların çok erkekleştiğini görmüyorum doğrusu, kadınlar olarak yerlerindeler, fakat şöyle bir şey daha görüyorum: Bu, bir çeşit yarışma. Önemli mevkilerde olan kadınlar işlerini, aynı işi yapan erkeklerden daha ciddiye alıyor, daha çok emek harcıyor, gecesini gündüzüne katıyor ve başarılı oluyor. Önemli mevkilerde olan kadınların büyük bölümü başarılı.

1.Sunucu: Bunu neye bağlarsınız? Acaba XX dokusu mu bunu sağlıyor, yoksa kadınlar özel bir sosyal durumla mı karşı karşıya, daha mı çok başarmak zorunda acaba?

Zeynep Direk: Erkekler nihayetinde iktidar sırasının onlara geleceğini biliyorlar, bunun için bir şey yapmaları gerekmiyor, beklemeleri ve sabırlı olmaları yetiyor, sıra onlara gelecek ama kadınlar için bu çok daha zor. Kadınların iktidar konumuna gelmeleri için çok daha fazla emek sarf etmeleri gerekiyor. Tabii, o noktaya geldikten sonra bu zorlukların yanı sıra orada nasıl kalınacağını bilmiyoruz. Bu pozisyonlarda bulunmak kadınlar için çok yeni bir tecrübe. Bu tecrübe yaşandıkça gelecek ne olacak, yepyeni bir gelecek de olabilir, erkeklerin dünyasından çok da farklı olmayan bir dünya da çıkabilir ortaya. Sonuçta, son 100 yıldır kamusal alandayız ve büyük bir tecrübe yaşıyoruz şu anda.

İoanna Kuçuradi: Ama şu var ki; bu iş sadece kadınların işi değildir. Bu konuda erkeklerin de kafa yorması gerekir. Üniversitede ve böyle yerlerde kadınların oranı yüksek ama orada da bir savaş verildi ve daha çok erkeklerin desteğiyle oldu bu. Hatırlıyorum, 1950’lerin sonu 60’ların başında yeni asistan olmuştum, benim hocam dekandı o sıralar, iki doçent kadın profesör olacaktı, hocanın özel çaba sarf ettiğini gözlerimle gördüm ve çok değerli iki bilim kadınımız profesör oldu.

2.Sunucu: O günden bugüne çok mu yol aldık, yoksa o günleri arar mı olduk? Bakın ne güzel bir örnek bu, günümüzde de böyle midir bu durum, diye merak etmekteyim açıkçası.

İoanna Kuçuradi: Alandan alana fark var. Üniversite yine öyledir gibi geliyor bana, çok gelişti ve bunun da örneklerini biraz evvel verdik. Kadınlar önemli rollerde. Özellikle yönetici olan kadınların oranı örneğin Amerika’da çok daha yüksek? Her alan böyle midir?

2.Sunucu: Benim çok önemsediğim ve ilk programdan beri altını çizdiğim bir nokta var, o da siyaset konusu. Kadınların kendi sorunlarını çözmeleri için pek çok alan var. Bunlardan biri şu anda gerçekleştirdiğimiz gibi sivil toplum örgütlerinin aktarımları, deneyimleri, kazanımları, bunları kadınlarla paylaşmaları, kadınların katılımı, erkeklerin çabası… Ama siyasi irade pek çok şeyi belirliyor. Siyasi irade, tıpkı erkeklere olduğu gibi kadınlara, özellikle ilerleme fırsatı, lider olma fırsatı çok az veriliyor. Erkeklere de az veriliyor ama kadınların şansı daha da az. İktidar olmanın çözüm yolunda önemli bir adım olduğuna ben inanıyorum, acaba doğru mu?

İoanna Kuçuradi: Önemli olan kimin bu görevleri üstlendiğidir. Çünkü bugün politikaya, Meclis’e girmek, parmak hesabıyla aldığınız oylarla oluyor. Bunu nasıl düzelteceğiz? Meclis’e girmek, kişinin yapabileceklerinden çok başka ölçütlerle oluyor. Bunu söylüyorum diye kimse kızmaz bana herhalde. Kadınların sayısının çok olması şuna yarayabilir: Yalnız kadınlarda değil çeşitli gruplarda herkesin görmesi söz konusu olan problemleri yaşıyorsunuz ve içinden görüyorsunuz. Dolayısıyla, bu problemleri başkasının görmesine de yardımcı oluyorsunuz. İşte burada açıklık önemli, yani herkes görebildiği problemleri paylaşarak bunların üstesinden gelebilmeli. Aynı şekilde, gelişmekte olan ülkelerin de uluslararası politikaya katılmaları felsefe yapmak açısından da önemli. Ben itiraz ediyorum, Afrika felsefesi diye bir şey olmaz, diyorum. Afrika’da yapılan felsefe var ama nasıl bir katkı yapabilir felsefeye. Avrupa’da yaşıyorsanız görmediğiniz sorunları görüyorsunuz ve buradan genel bilgi çıkartabiliyorsunuz. Dolayısıyla, problemlere parmak basıyorsunuz ve yeni bir katkınız oluyor. Oysa orada yaşarsanız bu problemi, göremiyorsunuz. Bu bakımdan dünyanın bir olması, -nasıl Türkiye’de ve başka ülkelerde kadın-erkek eşitliğini konuşuyorsak- birçok alan için söz konusu. Marjinal gruplar veya korumaya muhtaç grupların çocuklar, kadınlar, zenciler, siyahlar ve özürlüler diye sayılması beni çok kızdırıyor. Bu da bir problem. Bu da insan haklarının kafalarda açık olmaması ile ilgili bir şey.

1.Sunucu: O zaman biz açalım. Çünkü uzunca bir süredir bir kristal küreyi kırmak korkusuyla etrafında dönüp duruyoruz, artık elimizi oraya uzatalım. Sayın Hocam, siz az önce doğru görüş, bir yerde olmak ve içinden kavramak gibi kavramlar kullandınız ama kavrarken de galiba insan zekasından, bugüne kadar biriktirilenlerden yaralanabilme özelliği bakımından yardım isteyeceğimiz çok önemli bir bilgi hazinesi var. Arkamızda bir yolculuk bıraktık, elimizde kavramlar var. Bu kavramlara baktığımız zaman, birçok insan farklı tanımlar getiriyor, farklı tanımlar içinde boğulma tehlikesi de var.

İoanna Kuçuradi: Zaten boğulunuyor.

1.Sunucu: İnsanız ve doğuştan itibaren bazı haklarımız olduğunu düşünüyoruz. Bu haklarımız var mı? Bu hakların ne kadarının güneşi kadınların üzerinde dolaşıyor?

İoanna Kuçuradi: “Haklarımız var mı?” sorusunu ben şöyle cevaplandırmak istiyorum: İnsan hakları, insanların tarihe getirdiği bir düşüncedir. Ama nasıl bir düşünce? Bugün herkes insan haklarından konuşuyor ama nedir insan hakları, kavramsal olarak bir şey söyleyen çok az çıkar. Kavramları açıklığa kavuşturmak ya da düşünceleri, fikirleri bilgisel olarak içeriklendirmek felsefe işidir. Hâlâ dünyamız bunun farkında değil, insan hakları kavramı açısından da tek tek haklar açısından da. Bunun bir sonucu olarak da insan hakkı olan haklarla ile diğer haklar karıştırılıyor. Diğer karıştırmaların içinde bir diğer karıştırma, insan haklarıyla belirli koşullarda gerektirdikleri karıştırılıyor. Bizim bu biraz önce konuştuğumuz bu kadın ve diğer gruplar için söyleneler bana sorarsanız, kadının özel insan hakları yoktur, özürlülerinde de özel insan hakları yoktur ancak bu grupların çağımızın koşullarında ya da ülkelerin koşullarında bazı gerektirdikleri vardır, bu durumlarda insan haklarının gereği olan başka haklar tanımak söz konusudur. Bunları ayırmadığımız zaman, bunu bilinçli bir şekilde yapmadığımız zaman yasamaya da yansıyor, yasalarında uygulanmasına yansıyor.

1.Sunucu: Bugün bu hareketin bakış açısı, temelde insan haklarının her alanda hayata geçirilmesi doğrultusunda mı oldu?

Zeynep Direk: Bence asıl problem, insan kavramının soyut olmasıdır. Tümelden tikele doğru, tikelle ilgili problemleri de İoanna uygulama problemleri olarak görüyor.

İoanna Kuçuradi: Yalnız görmekle kalmıyorum. Teorik bir temel gerekli; insan haklarının yaşamda korunabilmesi için, uygun yapılması gerekeni bulmak için çok sağlam bir teorik temel gerekli, açık kavram gerekli, ne tür normlar olduğunu bilmek gerekli. Önemli sorunlardan biri de şu; birçok ülke uluslararası forumlarda sıkıştırılınca “Bu bizim değerlerimiz değildir” diyor. İnsanlık hâlâ kültürel normların türü ile insan hakları normlarının türünün farkında değil, ikisini aynı potaya koyuyor. Hak ile insan haklarının ayrımının farkında değiliz. Bunu nasıl bilmiyorsak normların türlerini de bilmiyoruz. Kültürel normlar, belirli koşullarda bilgelikle türetilirse bu çok önemlidir ve özellikle davranış normları, insanların toplumsal ilişkileri açısından da çok büyük önem taşır. Ama insan hakları öyle değildir, türetim yolları da, türetildikleri öncüllerde, temel önermelerde farklıdır. Siz hem türedikleri yerin farkını görmüyorsanız, hem türetilme yollarının farkını görmüyorsanız aynı potaya koyuyorsunuz. O zamanda ne oluyor, bunlar bizim değerlerimiz değildir, batının değerleridir deniyor. Batıda çıkmıştır denebilir ama neyi talep ediyor insan hakları, bunu farkında mıyız? Eğer insan hakları, insan olan herkes için belirli bir muameleyi talep ediyorsa, kişilerin bazı insan olanaklarının geliştirilmesinin koşullarının yaratılmasını istiyorsa, bu hangi kültürde yaşarsa yaşasın her insan için söz konusudur. O zaman da norm çatışmaları karşımıza çıkıyor. Normların farkını görmüyorsanız, bir normu değerlendirmenin ne demek olduğunun farkında değilseniz o zaman aynı konudaki bir kültürel norm, insan haklarıyla çatıştığında işler karışıyor. Kimisi insan haklarına öncelik veriyor, kimisi kültürel normlara.

2.Sunucu: Bu haklar bizim haklarımız değildir, bizim değerlerimiz değildir demek, çok kandırmaca ve kalkan, yani sığınılacak alan gibi geliyor bana. O zaman, hak talep etmemiz gerekiyor.

1.Sunucu: Bazı toplumsal çıkar talepleri mi bir biçimde bu yolla ifade ediliyor?

2.Sunucu: Bana göre öyle görünüyor, yani bir kalkana dönüşüyor, bir saklama, gizleme, o hakların sizin haklarınız olmadığını algılama… Ki bu haklar sizin dediğiniz gibi evrensel haklar. Herkesin değeri, ama size bir kalkan veriliyor ve “Bu sizin değeriniz değil” deniliyor. Doğru mu düşünüyorum acaba?

İoanna Kuçuradi: Bu özelikle, insan hakları ihlalleri gündeme geldiği zaman çok söyleniyor, “Bizim değerimiz değildir, niye bizi zorluyorsunuz bu konuda” deniliyor. Ben o zaman şunu soruyorum: “Eğer insan haklarına böyle bakıyorsanız ve insan hakları, insan olan herkes için belirli bir şekilde muamele görmesini talep ediyorsa, dolayısıyla hukukun o şekilde türetilmesini gerektiriyorsa siz kendinize insan olarak bakmıyorsunuz.” Bugün insan haklarına ilişkin evrensellik kavramımızı da açıklığa kavuşturmamız gerekir. Bakın, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi deniliyor. Evrensellik, Bildirge’yi nitelendiriyor ve birçok konuda evrenselliğin her yerde geçerli olması şeklinde amaçlanıyor. Oysa pratik normlar söz konusu olduğunda, insan hakları gibi, evrenselliği herkes için eşit muamele getirme şekli olarak anlarsak çok daha fazla mesafe kat edebiliriz.

2.Sunucu: Bu da “Ben önce Nijeryalıyım sonra insanım” gibi çelişik bir durumu beraberinde getiriyor, değil mi?

1.Sunucu: Evet, belki kadınlar da o hataya hiç düşmediler ama sanki düşmüşler gibi genel bir kanı var. “Kadınlar, kadın olmayı insan olmanın önüne koydular ve bu mücadeleyi öyle götürdüler” yollu eleştiriler var. Onlara ne diyeceğinizi merakla bekleyeceğim. Kadın hareketi çeşitli dönemlerde böyle bir yanlışa düştü mü? Yani önce kadınım sonra insanım hatasına düştü mü kadınlar?

2.Sunucu: Yoksa medyatik, ters bir etkileşim mi oldu?

Zeynep Direk: Birinci dönem feminizme bakarsak, özellikle Simone de Beauvoir’ın düşüncesi burada temsil edilebilecek. Simone De Beauvoir, kadınların kamusal alana çıkınca, kadınlıkları ile insanlıkları arasında bir çelişki yaşamak zorunda kaldıklarını kabul eder mesela. “Kadınlığım da insanlığımın bir parçası” der. Dolayısıyla, kadın kimliğinden de vazgeçmek istemez. Şimdi burada, eşitliği savunan feminizmin bakış açısından sorun, kadınlık durumunda çıkmaktadır. İnsan hakları evrenseldir ama gerçeklikte durum böyle olmamaktadır. Türkiye’deki olaylara bakmak da bunu gösterir. Namus cinayetleri, bekaret kontrolleri, bu kontrollerden dolayı genç kızların intihar etmesi, bakirelerin erkekler arasında mübadale değeri olarak el değiştirmesi gibi durumlar gösteriyor ki, kadınların insan haklarını kullanmaları için ayrıca dikkat sarf edilmesi gerekiyor. İşte bu yüzden, “Kadının İnsan Hakları Projesi” ortaya çıktı.

İoanna Kuçuradi: Kadın kimliğinden söz edildi. Hepimizin çeşitli kimlikleri vardır. Biz üçümüz kadın olmak kimliğini sizinle (2.Sunucu’ya) paylaşmıyoruz mesela. Hacettepeli olmak kimliğini ben Hacettepelilerle paylaşıyorum. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmamı buradaki herkesle ve 65 milyonla paylaşıyorum. Her birimiz bu kimliklerin bir bütünüdür. Bu kimlikler farklı gruplarla paylaşılıyor. Tek ortak kimliğimiz -insanlığı düşünürsek- insan olmaktır. İnsan haklarının temelinde de bu var. Bugün hep farklılıklarımız ön plana çıkarılıyor. Farklılıklar bazı sorunlara, ayrımcılığa yol açıyor ama ayrımcılıkla savaşmak, farklılıkları bu şekilde öne sürmekle değil, tek ortak kimliğimiz olan insan olmayı öne sürmektir. İnsan olma bilinci çok önemli. Biraz önce siz de böyle bir soru sordunuz. Bu konuşmalar az önce bunun üzerine kuruldu. Tek ortak kimliğimiz, insan olmak. Bunun çok iyi bilincinde olursak, zenciye de başka türlü bakarız, kadına da başka türlü bakarız. Özürlü olmak ayıp değildir, zenci doğmuş olmayı ya da o etnik kimliği siz seçmiyorsunuz, ne avantajdır ne dezavantajdır. O, odur. Yalnız, insanların bazılarının böyle özellikler taşıyor diye ayrımcı muamele görmeleri sorun yaratıyor. Dolayısıyla, bu ayrımcı muamele gören grupların o koşullarda bunu gidermek için bazı fazla şeyler yapmaları gerekiyor.

Zeynep Direk: “Kadının İnsan Hakları Projesi”, benim gözümde, kadın haklarını insan haklarıyla birleştiriyor. Bu bakış açısına göre kadınların talep ettiği pek çok hak, kadınlara özgü ayrıcalıklı haklar değil, insan olarak kadının sahip olması gereken haklardır. Ben bunu üçüncü dönem feminizmin ince bir stratejisi olarak görüyorum.

1.Sunucu: Şu dönemlerin hepsini tipik özellikleriyle dinleyicilerimizle paylaşalım mı?

Zeynep Direk: Birinci dönem feminizm, bence eşitlik talebiyle ortaya çıkmıştır ve en iyi feminist felsefe de Simone de Beauvoir tarafından temsil edilir. Aslında Simone de Beauvoir farklılığı reddetmez; ancak, eşitliğin olduğu koşullarda farklılığın ifade edilebileceğini, kadının kimliğini özgürce yaşayabileceğini söyler. Eşitlik koşulları, ev alanını terk edip kamusal alana çıkmak, ekonomik özgürlüğü kazanmak ve aynı zamanda kendini gerçekleştirecek şekilde üretmek. 1949’da Simone de Beauvoir, “İkinci Cinsiyet” adlı kitabını yayınladı ve bu kitap daha sonra 60’larda, 70’lerde feministler için son derece önemli oldu.

1.Sunucu: Bu tezler geçerliliğini hâlâ yitirmedi…

Zeynep Direk: Hayır, şu anda Simone de Beauvoir, radikal bir feminist durumunda ve hâlâ eşitlikçi bir feminist. Bu tür bir feminizm, kadınların annelik gibi cinsiyet farklılığını vurgulayarak, tecrübeler öne çıkartılarak biyoloji ile düşünülmesini reddeder, çünkü sonuçta biyolojik farklılık kadınların yüzyıllarca dışlanmasına ve ikinci sınıf insan muamelesi görmesine yol açmıştır. Toplumsal cinsiyet mefhumunu öne çıkartmıştır; “Kadın doğulmaz, kadın olunur” der Simone De Beauvoir. Toplum, bizi daha doğduğumuz andan itibaren kadın ya da erkek olarak eğitir. Toplumda heteroseksüel bir ayrım vardır ve o bize empoze edilir. Eğer dişi biyolojik cinsiyetiyle doğmuşsa kadın toplumsal cinsiyeti empoze edilir.

1.Sunucu: Her istediğimi yapabilirim ama, bir de her istediğime kendim karar verebilsem gibi bir şey oluyor bu.

Zeynep Direk: Saf bir beden yoktur. Sonuçta, birinci dönem feminizm “Beden kültürel olarak kurulmuştur, inşa edilmiştir” diyor.

2.Sunucu: Birinci dönem çok güzel bir hareketle başlamış görünüyor, üçüncü dönemi az çok biliyoruz, konuşuyoruz, o da çok güzel, mantıklı sonuçlara doğru ilerliyor. İkinci dönemde bir sapma mı var?

Zeynep Direk: İkinci dönem feminizm bence çok önemli, çünkü kültür eleştirisi derinleşiyor bu dönemde. Burada Freud’un ve Lacan’ın yeniden okunması ile kültürel düzenin altında yatan sembolik yapının oidipal temelleri sorgulanır ve kadının kültüre girmesi için kendisinden vazgeçmesi, kendi cinsiyetinden vazgeçmesi gerektiği çıkarılır ortaya. Burada linguistik, psikanaliz, felsefe üzerine başka bir tartışma vardır, anlamla ilgili bir tartışma yaratılmaktadır. İkinci dönem feminizmde, aslında kültürde kadın olmanın hiç o kadar basit bir şey olmadığını fark ederiz ve İriviay, cinsiyet farklılığı sorusunu çağımızın en önemli sorusu olarak ortaya koymuştur ve buna bağlı olarak bir etik geliştirmek, bir hukuk geliştirmek fikrini ortaya atmıştır. Feminizm, farklılık mı eşitlik mi, onu tartışmıştır. Üçüncü dönem feminizm, bu ikiliyi aşan bir feminizm bence; eşitlik ve farklılık stratejilerini bağlama göre kullanan feminizm. Kadının İnsan Hakları Projesi de yasanın, cinsiyet açısından nötr dilini değiştiriyor. Kadın sözcüğünü, cinsel hak sözcüğünü, cinsiyetli hak sözcüğünü sokuyor işin içine, ama öte yandan da eşitlik ve insan hakları söylemine bağlanıyor. Bu açıdan da son derece incelikli ve politik olarak da son derece başarılı bir girişim.

1.Sunucu: Arkasında bıraktığı alın terinin çok hakkını veren, çok olgunlaşmış bir girişim.

Zeynep Direk: Üçüncü dönem bir sentez benim gözümde.

1.Sunucu: Sayın Hocam, hep merak ettiğim bir şey vardı. O ünlü, tınısı bile bize büyüleyen İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, hemen o din, dil, ırk, cinsiyet gibi kavramlara gönderme yapıyor. Hep düşünmüşümdür; bunlar insanın çok da kendisinin seçmediği şeyler gibidir. Neden böyledir? Örneğin insan, kadın olmayı kültürel anlamda seçer belki ama sonuçta dünyaya geliş unsuru da vardır. Sonuçta, herhangi bir coğrafyada doğar, eylem türü değildir sanki bunlar, sonra eylemlerle desteklenir ama bir altyapısı vardır. Sanki insanların kendiliğinden seçmediği birtakım alanları ya da belirlenimleri aşma çabası mı var bu bildirgede? Biyolojik esaslı konulara mı daha çok gönderme yapılıyor, nasıl ayırabiliriz bunu?

İoanna Kuçuradi: Hayır, biyolojik değil. Bu saydığımız özelliklerden dolayı insan farklı özelliklere sahiptir. Cins, ırk, din, dil vs. ayrımcı muamele görüyor, eziliyor, baskı altında oluyor. Bu ayrımın olmaması için, bu ayrımcılığı kaldırma amacını güdüyor. Sen istersen şu renkten ol, bu renkten ol, bu etnik kökenden ol, bunun devlet ve yasama için bir sürü implikasyonları vardır. Herkes, devletle ilişkisinde yurttaştır, özellikleri ne olursa olsun. Ama ondan öte, insandır. Neden bugün insan haklarının korunması uluslararası bir şekil almıştır ve sadece ulusal bir mesele değildir? İnsan hakları, uluslar üstü bir şeydir, insan olan herkese dair bir şeydir. Bunu gerektirdikleri günümüzde gerçekten yapılıyor mu? Eğer, dünyanın (Kofi Annan’ın raporuna göre) bir kısmı 1 dolarla geçinmek, bir kısmı 2 dolarla geçinmek zorunda kalıyorsa, demek ki bu gereken yapılmıyor, sadece söyleniyor.

1.Sunucu: Onların altındaki gerekçeler de çok tartışılıyor. Bunlar tesadüfen, uğruna bu kadar uzun soluklu mücadele verilmiş ve binlerce çalışma yapılmış olan alanı kilitlemiyor. İnsanlar bir şeyler bekledikleri için kilitliyorlar. Onlar neler olabilir acaba?

İoanna Kuçuradi: Bana öyle geliyor ki; çıkar demeyeceğim ama bilgisizlik ve cehalet. Ben iddia ediyorum, insan haklarının gerçekten ne olduğunu, neyi talep ettiğini biliyorsak bunu korumayı istemeyecek insan çıkmaz, hasta değilse eğer!

1.Sunucu: Sayın Hocam, biz felsefenin ışığından Türkiye’de nasıl yararlanabiliriz?

İoanna Kuçuradi: Ne kadar yararlandığınızı felsefecilerin değil, onun dışında olanların, sizlerin söylemesi gerekiyor. Biz, 1974-75 yıllarında Türkiye Felsefe Grubu’nu kurduk. En temeldeki amacımız, felsefeyi dört duvarın dışına çıkarmaktı. Bunu ne kadar yapabildik? Herhalde epey yapabildik ki, Dünya Felsefe Kongresi’ni yaptık. Basın tarafından bu kadar ilgi gösterildi ve felsefe, adeta moda oldu şimdi. Bu beni, insan hakları modası gibi korkutuyor. Şu anda gördüğüm önemli bir sıkıntı ve tehlike… Şu anda insanlar felsefe bakımından en önemli şeyle saçmalığı aynı şekilde dinliyor.

2.Sunucu: Liselerde öyle bir felsefe dersi ve kavramı anlatıldı, aktarıldı, empoze edildi ki felsefe aslında hiç uğraşılmaması gereken bir şey olarak algılandı.

İoanna Kuçuradi: Hocalar problemli demek ki. Hoca korkutmayacak.

2.Sunucu: Korkutuyorlardı, hatta kendi lisemden çok iyi hatırlıyorum, felsefe tanımı için “karanlık bir odada iki zencinin birbirini tanımlamasıdır” denmişti. Hatta halk arasında amiyane deyimiyle “Felsefe yapma!” derler, tıpkı politika yapma, politik davranma dedikleri gibi. Oradan bir geri dönüş yaparsak, ben Ankara gibi bir başkentte ve iyi de bir lisede okuduğum halde, kendi gayretlerimiz olmasa felsefeye çok uzak insanlar olacaktık. Hatta felsefe ile ilgilenenler çok sevilen, elit insanlar gibi görünmeyecekti bize. Okullarla, eğitimle çok ilgili bu.

İoanna Kuçuradi: Ayrıca, felsefecilerin felsefe yapmaları ile de ilgili. Felsefenin ne işe yaradığını görmek için, kişilerin, en başta da eğitim gören kişilerin kendi hayatıyla, yaşamıyla bir bağlantı kurması gerekir. Bunu gördüğü anda öneminin de farkına varıyor, bunu kurmadığı anda bir kulağından girer, ötekinden çıkar.

1.Sunucu: Kadınlar, Türkiye’de kendi insan haklarına sahip çıkarken, bu yolda pek çok girişim yapılırken, felsefe onlara neler sunabilir, neler verebilir?

Zeynep Direk: Felsefe, bir dizi argüman değildir. Felsefeyi biçimsel bir anlayışla tanımlamanın onu sınırladığını, yaratıcı özünü ve enerjisini elden kaçırdığını düşünüyorum. Bence felsefe, var olanın varlığını açıklamakla sınırlanamaz, aynı zamanda yeni gelecek olanaklarının açılması ve anlam yaratmak yoluyla gerçekliği dönüştürmek, başkasıyla ilişkiyi dönüştürmek ile ilgili bir faaliyettir. Feminist düşüncenin de, tam da bu felsefe anlayışı bakımından çok felsefi olduğunu düşünüyorum. Felsefenin evrensel ve nötr bir söylem olma iddiasını sorgulamaya yardımcı oldu, toplumsal sözleşmede kadının yeri sorusunu gündeme getirdi, kültürün dayandığı sembolik yapıyı analiz etmemizi kolaylaştırdı. Etiğin, hukukun cinsiyetle olması gerektiğini ortaya koydu. Bu açıdan, feminizmin felsefeye büyük katkıları olduğunu düşünüyorum. Tabii, artık feminizmin de felsefeyi dışlayamayacağını düşünüyorum ve kadınlara da somut hayatlarındaki problemlerle uğraşmakta felsefenin daha çok yardımcı olacağına inanıyorum.

1.Sunucu: Bugünün Türkiye’sinde, bu çerçevede neler yapılabilir?

Zeynep Direk: Öncelikle felsefeyi burada var etmek lazım. Türkiye’de bu işi yapan çok az akademisyen var. Üniversitelerde kadın araştırma merkezleri kurmak lazım, mesela benim üniversitemde böyle bir merkez yok. Benim üniversitemde ben, Feminist Felsefe dersi açamadım. Bunlara mutlaka öncelik verilmesi gerekiyor. Amargi’de, birinci, ikinci ve üçüncü dönem feminizmde cinsiyet farklılığı sorusunu ele alarak “Feminist Felsefe ve Feminist Kuram” dersi veriyorum. Bu derse 250 kadın başvurdu. Buna çok ihtiyaç var, mutlaka daha çok kitap çevrilmesi lazım. Bu konuda daha çok kitap yazılması lazım ki kadınlar, kendi yaşamlarındaki kadın olmaktan kaynaklanan somut problemleri felsefi olarak düşünebilsinler. Felsefenin ben ufuk açacağını düşünüyorum.

1.Sunucu: Erkek öğrenciler de olabilmeli, çünkü onların da yararına.

İoanna Kuçuradi: Benim, Zeynep’in ifade tarzına bir itirazım var. “Feminist felsefe” olmaz, “feminist kuram” dersen olur, ona bir itirazım yok. Nasıl “zenci felsefesi” olmazsa “feminist felsefe” de olmaz. Bunlardan öte, önemli olan, felsefe eğitiminin nasıl yapıldığıdır. Çocukların, felsefeyle ilk teması orada kuruluyor. Bizim, Nuran Direk’in başında bulunduğu Türkiye Felsefe Kurumu’nun “Çocuklar İçin Felsefe” diye bir birimi var. Biz bu çalışmaları, ilkokul çağında başlatıyoruz.

1.Sunucu: İnsanın, lisenin son sınıfına kadar beklemesi gerekmiyor.

İoanna Kuçuradi: Zaten, lisenin son sınıfı problemlidir. Geçenlerde düzenlediğimiz Dünya Felsefe Kongresi’nin kapanış oturumuna gelen Sayın Milli Eğitim Bakanı, lisedeki felsefeyi gözden geçirmeyi düşündüklerini söyledi. Bu son derece önemlidir ve biz Bakan Beyden bunu bekliyoruz. Bir şeyi gözden geçirirken bozmak da var daha iyi yapmak da var. Ona çok dikkat etmek gerekir. İşler, bilgiye dayanarak yapılmalı. Ben hep söylerim; iyi niyet yetmiyor. Bazı bilgiler çok önemlidir ve felsefe bilgisi bir şeylerin bilgisidir. Bizim eğitimde, ben ona “nesneye yönelen bakış” diyorum. Her şey bilme konusu yapılabilir ama işimize geldiği şekilde bakarak değil, onu görmeye, bilmeye çalışarak. Bazı konularda bu daha olabilir durumda, bazı konularda soru işareti kalıyor. Bu mümkün bir bakıştır, insan hakları konuları da buna dahil, kadın hakları konuları da buna dahil. Sıkıntılar, bizi bilgisel yanlışlara götürmesin. Sıkıntılarla uğraşırken, işlerin bilgisel yanını da unutmamamız gerekiyor. “İzm”lere düşmeyelim.

Zeynep Direk: İoanna’nın çekincesini anlıyorum. Feminizm, benim için Quantum Fiziği gibi bir alan. Bundan sonra cinsiyetle ilgili, fizikle ilgili ne düşünürsek düşünelim, oradan geçmeden, o alanda yaratılmış kavramları kullanmadan yapamayız bunu. Bu yüzden ben, feminizmi çok geniş ve içinde çok farklı pozisyonları barındıran bir alan olarak düşünüyorum. Benim için dolayısıyla bir “izm” değil. Bir kavram yaratım alanı.

2.Sunucu: Ben de o kelimeye çok takılmıştım. İyi ki siz söylediniz, ben cesaret edip söyleyemezdim. Feminist etik felsefesi diye bir şey söylediniz. Yanılmıyorum, değil mi?

Zeynep Direk: Etiğin cinsiyetli olması.

2.Sunucu: Etik, herkes için etik değil midir?

Zeynep Direk: Öyle, fakat, cinsiyet farklılığını hesaba katmamız gerekiyor. Yalnızca kadınların, kendilerini özgürce, cinsel özgürlüklerini, haklarını, bedenlerinin bütünlüklerini, cinsel eşitliklerini özgürce yaşabilmeleri için değil, aynı zamanda mesela eşcinseller ya da travestilerin de ayrımcılığa uğramaması için mutlaka cinsiyetli düşünmeyi, cinsiyeti hesaba katmayı öğrenmemiz gerekiyor. Mesela, diyelim ki, lezbiyen bir çift var; bunlardan biri hapse düştüğünde ötekisi onu nasıl ziyaret edebilecek? Hukuki birtakım değişiklikler yapılması gerekiyor. Lambdaistanbul’un yaptığı bir basın açıklaması vardı geçenlerde, ben bunu çok önemsiyorum ve hesaba katılması gerektiğini düşünüyorum. Eşcinsel cinayetleri var, indirim alınıyor, ağır tahrik var, “bana ilişki teklif etti” dediğinde, onu evinde öldürdükten sonra 8 ayda çıkılıyor dışarıya.

1.Sunucu: Namus cinayetlerinde de öyle mesela.

Zeynep Direk: Namus cinayetlerinde de öyle. Bir seks işçisine tecavüz ettiğinizde çok daha az ceza alıyorsunuz.

İoanna Kuçuradi: Değişti o artık.

Zeynep Direk: Ama artık, insanların cinsel yönelimleri ve seçimleri yüzünden ayrımcılığa uğramaması için etik düşünmenin ve hukukun cinsiyetleşmesi gerekiyor. Çünkü nötr olduğu zaman, bu insanlar ayrımcılığa uğruyorlar.

İoanna Kuçuradi: Burada sorun başkadır, hukukun değer yargılarına göre oluşturulmasıdır. Bunlar geçerli değer yargılarına göre oluşturulur ve bu çok sakıncalıdır. Bu, genel bir sorundur, şu anda insanlık olarak yaşadığımız bir sorundur. Hukukun, insan haklarından türetilmesi çabası belki hâlâ var ama bir taraftan da ahlak dediğimiz değer yargıları var. Hukuk, değer yargılarına göre bir grupta geçerli, öteki bir grupta farklı olan değer yargılarına göre değil de insan haklarına göre olmalı. Dolayısıyla, bütün bunlar, o şekilde kalkar ve savaşılır, ayrı etikle olmaz.

Zeynep Direk: Ayrı değil. Ben, etiğin kendisinin artık cinsiyeti bir kategori olarak özsel bir biçimde kabul etmesi gerektiğini düşünüyorum.

İoanna Kuçuradi: Rengi de, her şeyi de..

Zeynep Direk: Bunları yok saydığımız zaman, birtakım insanlar özgürce yaşayamıyorlar ve ayrımcılığa uğruyorlar.

İoanna Kuçuradi: Asıl önemli orası.

1.Sunucu: Sayın Kuçuradi, ekrandan sizin yüzünüz yansıdı bir gün ve size bir soru sordular. Röportajı yapan kişi size “Türkiye’de düşünce özgürlüğü var mı?” dedi. Siz de “Özgürlük, her zaman, her yerde vardır, eğer bedelini ödemeye hazırsanız” dediniz. Çok düşündüm, özgür olabilmek adına, kişisel ya da toplumsal sorumluluklar adına. Kadını odak aldığımız zaman, bedel diyebileceğimiz namus cinayetlerine kurban gitmek, evde dayak yemek, şiddete maruz kalmak, iş yerinde yönetici konumuna gelebilmek için daha yoğun mücadele etmek zorunda kalmak gibi birçok faktör, birçok bedel var. Burada acaba, kendi irademiz çok fazla devrede olmadığı için mi biz hem bedeli ödüyoruz hem de özgür olamıyoruz? Bu ikisini nasıl ve nerede buluşturabiliriz?

2.Sunucu: Özgürlük, en kutsal, en temel hakkımız. Hâlâ neden acı çekiyoruz?

İoanna Kuçuradi: Özgürlükleri de doğru düzgün anlamıyoruz. Benim Batının özgürlükleri anlama biçimiyle bir sıkıntım var şu anda. Bir örnek vereyim, hep kullanırım bu örneği; bir İngiliz diplomatla uzun uzun tartıştık bu konuyu. Hatırlayacaksınız, Amerika Birleşik Devletleri’nde toplu bir intihar olmuştu. Bir grubun, kuyruklu yıldız yeryüzüne yaklaşırken ona binecek ve cennete gidecek olma inançları yüzünden olmuştu. Ne deniyor: “Kendi özgür iradeleriyle intihar ettiler.” Acaba bu özgürlük müdür? Bugün öyle bir yere geliyor ki, her türlü şeyi söylemek, ırkçılıkla ilgili şeyleri veya insan haklarına aykırı şeyleri de ifade özgürlüğü adına söylemek gibi bir durum ortaya çıktı. Bunları sorgulamamız gerekiyor. Nerede, nereye kadar, sınır nerede? Eğer bir insan geçerli olan şeylere aykırı şeyler getiriyorsa, o yüzden diğer haklarına saldırılıyorsa; işinden oluyorsa, hapse atılıyorsa orada düşünce özgürlüğü söz konusu. Kamu yaşamında meleklerin varlığını radyo dalgalarıyla kanıtlamaya çalışmak olmaz.

2.Sunucu: Bunun adı özgürlük değil.

1.Sunucu: Sorumluluk da çok önemli bir kavram.

İoanna Kuçuradi: Sorumluluk, taşınan bir şeydir ve bilgi gerektiriyor, değer yargılarıyla değil bilgiyle iş görmeyi gerektiriyor.

1.Sunucu: O zaman hayatımıza felsefenin ışığını eklersek o zaman bedelini ödemeyi de göze aldığımızda özgür olma şansımız da daha fazla olacak gibi. Böyle bir çıkarımda bulunabilir miyiz acaba?

İoanna Kuçuradi: Hayır, önce özgürlüklerin ne olduğunun çok iyi farkında olmak gerekir. Özgürlükle ilgili bize öğretilen bir şeyler var okulda. Özgürlük nedir, başkasına zarar vermeden istediğini yapmaktır. Öyle öğretildi. Ama mesela, Kant diyor ki, özgürlük bir çeşit belirlemedir, belirlenmedir. Onun ifadesiyle ahlak yasası ya da pratik imperatif tarafından belirlemektir, yani istemenin bazı değerler tarafından belirlenmesidir. Onun içeriğini de şöyle söyleyeyim; kendinde ve başkasında insan olmayı koruyacak şekilde eylemde bulun ya da başkasını amaç olarak değil araç olarak görerek eylemde bulun. Bu tarzda eylemde bulun. Özgürlük, bir belirlenmeme değildir.

1.Sunucu: Çok teşekkür ederim. Ben doğrusu, başkasının araç değil amaç olarak görüldüğü bir dünyada yaşamak istiyorum.

2.Sunucu: Sanırız söyleşi programdan sonra da devam edecek. Söylediklerinizin ışığında, insanın kendine zarar verme özgürlüğü yok, diyorsunuz, doğru mu anladım?

                                                                     

İoanna   Kuçuradi: Bir insan intihar ederse   yapabilecek bir şey yok. Kendine zarar vermekten ne anlıyoruz, zarardan ne   anlıyoruz? Bana göre bu, zarar vermektir. Nesnel olarak kendine zarar vermek.   Bence, bu Türkiye’nin toplumsal hayatı için çok önemli bir sorun.

 

Advertisements

About zeynepdirekblog

Prof. Dr. Koç Üniversitesi, Felsefe Bölümü Öğretim Üyesi
This entry was posted in Röportaj. Bookmark the permalink.