Bataille’da İçkinlik ve Aşkınlık (“Politika ve İnanma” Konferansında Sunulan Bildiri, İstanbul Üniversitesi, 1-2 Haziran 2011)

Din Kuramı öncelikle hayvan ile insan arasındaki farkı içkinlik ve aşkınlık terimleriyle belirlemesi açısından ilginçtir. Hayvan suyun su içinde olması için yaşadığı çevreye içkindir. Açık seçikliğin bulunmadığı, ötekinin benden ayrı olmadığı, nesneleştirilemediği Bir’dedir. Bir içinde özne nesne ayrımı yapılamaz. Ama bu Bir’in özdeşlik (identity) olduğunu söylemek anlamına da gelmez. Bir’de ben ile benden ayrı olmayan arasındaki fark içseldir (internal difference). Bataille’in bizzat kullanmadığı bu terimi onun ‘yaşam’ anlayışında temellendirebileceğimizi düşünüyorum. Yaşam terimini anlamak için Lanetli Pay’ın ilk cildine gönderme yapacağım. Bataille yaşamı yerküre üstündeki bir enerji akımı (circulation) olarak düşünür ve bu akımı genel ekonomiye dayanarak anlayabileceğimizi öne sürer. Aslında genel ekonomi dediği şey de ‘yaşam’ terimine bağlı bir biçimde anlaşılacaktır. Yerküre üstündeki tüm canlı varlıkları kapsayan bio-kütle içindeki yerleri ve onunla ilişkileri itibarıyla tüm canlı varlıklar, ondan, varlıklarını sürdürmek için gereksinim duyduklarından daha fazla enerji almaktadırlar. İçkinliğin ekonomisi kısıtlı ekonominin olmadığı fazla enerjinin hesapsızca harcandığı bir yeri andırır. Hayvanın ait olduğu içkinliğin genel ekonomisi ile insani dünyada kısıtlı ekonominin askıya alınmasıyla ortaya çıkan genel ekonomiyi birbirinden ayırt etmek gerekir. İnsani dünyadaki genel ekonomi doğanın yadsınması sonucu ortaya çıkan profan düzenin yadsınmasının ekonomisidir ve hayvani yaşamı kutsalın alanı içinde yalnızca andıracaktır.

İnsan hayvanlıktan çıkmış ve aşkınlığın alanına adım atmıştır. Aşkınlığı boydan boya karakterize eden ve belirleyen özne/nesne ayrımı Bataille’ın ‘profan dünya’ dediği iş dünyasının imkanın en önemli koşulu gibi görünmektedir. İnsan alet kullanarak doğal olanı dönüştürür ve eylemi ve emeği yoluyla bir nesneler dünyası yaratır. Bu dünya içinde kendisi de çalışmaya, işe tabi hale gelir, egemenliğini, kendisini yitirir. Din Kuramı’nda hayvanlıktan çıkış yalnızca iş ve emek aracılığıyla gerçekleşen bir geçiş olarak sunulsa da Lanetli Pay’a baktığımızda Bataille’ın profan dünya içindeki yaşamı hayvani yaşamdan ayırdeden üç temel koşul bulunduğunu öne sürdüğünü göreceğiz. Bunlardan birisi çalışma ise ikincisi cinsel yasaklar üçüncüsü de ölümlülüğün bilincidir. Bu üçünden hangisinin önce olduğu, diğer ikisinin imkanının koşulu olarak görülüp görülemeyeceği sorusuna Bataille kesin bir yanıt vermek istemez. Hepsi birbirini varsayar gibi görünmektedir, profan dünyanın ortaya çıkması her yerde bu üçünün varlığına bağlıdır. İş dünyasının ortaya çıkması gelecekle ilişkiyi doğurmuştur ki, gelecek boyutunun açılması ölüm bilincine sahip olmanın bir koşuludur. Öte yandan ölüm bilinci insanı erotik olanın genel ekonomisine fırlatır. Hayvani dünyada kuralsız ve dolayısıyla ihlalin de söz konusu olmadığı bir cinsellik hüküm sürmektedir. İnsani dünyada ise cinsellik çoğunlukla erotiktir.

Erotik olan cinsel yasaklara tabi olunduğu yerde vardır ve bu yasakların ihlal edilmesiyle (transgression) ilintilidir. Buradaki ihlali Hegel’in Aufhebung’una gönderme yaparak anlamak gerekir. İhlal hem yasağı deler ya da yadsır hem de kabul eder ve korur. Cinsel yasakların ortaya çıkışı insanın doğaya karşı duyduğu tiksinme ile, yaşamla kurduğu muğlak ilişki ile ilgilidir. İçkinlikte yaşam ile ölüm birbirinden insani dünyada olduğu kadar ayrı değildir. Ölüm yaşamla içiçedir ve onun bir parçasıdır. Ölümden yaşam doğar ve yaşam ölümü her an içinde taşır. İnsanın doğayı yadsıması olmaları itibarıyla dünya kurucu  çalışma ve cinsel yaşamın yasaklara tabi kılınması aynı kaynaktan beslenirler:  yaşamdan duyulan dehşet ve insanın kendi hayvanlığından tiksinmesi. Buna karşın erotik olan çalışma yaşamı ile bir zıtlık içinde bulunur. Eros çalışmayı askıya alır, insanın işe tabi kılınmış ve gelecek tasasına dayalı yaşamını askıya alır ve onu şimdiki zamana döndürür.  Buna karşın profan dünya da eros’u kendisine göre örgütlenmeye zorlayarak onda erotik olanı yok edecektir. Eros ile iş arasında bir gerilim vardır. Yani Bataille’a göre aşkın emekle, arzunun çabayla hiçbir ilgisi yoktur. Bunlar üretim değil, tüketim kavramına  dayanarak düşünülmelidir. Yerküre üstündeki bio-kütle içindeki yerimiz itibarıyla aldığımız fazla enerjinin tüketimi. Yaşam enerjisi hep israf edilmesi, hesapsızca harcanması gereken bir fazlalık doğurmakla kalmaz, profan dünyadaki varoluşun meydana getirdiği artı değer de tüketilemezse hep başa bela olacak bir lanetli paydır. İşte erotik olan bu fazlalığı tüketmenin bir yoludur. Lanetli Pay’ın erotizmi ele alan ikinci cildinde Bataille Hegel’in hayvan ile insan arasındaki farkı açıklarken dünya kurucu emekten ve ölüm bilincinden söz ettiğini ama cinsel yasakların ortaya çıkmasıyla oluşan farkı görmezden geldiğini belirtir.

Din Kuramı’ında Bataille erotizm üstünde durmamış, daha çok içkinlikten aşkınlığa geçişi alet, iş ve emek üstünden açıklamaya çalışmıştır. Ölüm bilinci ile ilgili olarak söyledikleri de yalnızca şunlardır: Başkasının ölü bedeni ile kurulan ilişki profan dünyayı askıya alır. Onun şematize ederek kısıtladığı ve işe ve geleceğe tabi hale getirdiği yaşamın haz çığlığı, gözyaşlarının birdenbire nedensizce açığa çıkardığı gülmede patlar. Ceset tinin mükemmel bir olumlamasıdır ki başkasının ölü bedeninin deneyimi tin ve beden ikiliğinin ortaya çıkmasına katkıda bulunur.

Din Kuramı, Lanetli Pay’ın ilk cildiyle birlikte okunabilecek bir eserdir ve iki yapıt arasında önemli benzerlikler ve farklar vardır. Din Kuramı bize doğanın doğayı dönüştürücü emek tarafından yadsınmasıyla birlikte yadsınmış doğanın kutsalın alanını oluşturduğunu söyler. Kutsal olan profan dünyanın ortaya çıkmasıyla eşzamanlı olarak doğmuştur ve öncelikle hem yararlı hem de zararlı tinlerin, bitki, hayvan ve insan tinlerinin içiçe olduğu bir alandır. Kutsal olanın içinde en üstün bir tinin ortaya çıkması daha sonraki bir aşamadır. Pagan dünyanın kutsal olarak addettiği şeyin içinde aslında öncelikli olan tinsellik kötüdür, yıkıcı ve bulaşıcı bir şiddeti içinde taşır. Kutsal alan profan alanı tehdit eder ve profan alan kutsal karşısında kendi sınırlarını koruma ve pekiştirme kaygısını taşır. Öte yandan Hıristiyanlıkta kutsal olanın alanının saflaştırıldığını, kötü olandan arındırıldığını ve profan dünyada kurulması ya da korunması arzu edilen bir düzeni ayakta tutmaya hizmet eder hale getirildiğini saptar Bataille.

Lanetli Pay’ın ilk cildine baktığımızda Din Kuramı’na kıyasla çok daha tarihsel bir söylemle karşılaşmaktayız.  Orada Bataille’ın çeşitli tarihsel dünyalardan sözettiği oldukça açıktır. Azteklerin Dünyası, Müslümanlık, Lamaizm, Reform ve Kapitalizm, Modern Dünya ve Sovyet Dünyası… Buna karşın, açıktır ki Bataille’ın yapmaya çalıştığı şey tarihi diyalektik olarak açıklamak ve bu dünyaların nasıl birbirini doğurduğunu göstermek değildir. Kolayca görüleceği gibi bu dünyaların birbiriyle hiçbir coğrafi ve tarihsel yakınlığı olmayabiliyor. Bataille’ı ilgilendiren ortak payda bu toplumların üretilen artı değeri ya da fazlalığı harcamanın ya da onunla başetmenin farklı yollarını temsil ediyor olmalarıdır. Bataille’ın genel ekonomi ile ilgili birincil tezi şudur: Üretimden kaynaklanan artıdeğer bir doyma noktasına kadar büyümeye ya da gelişmeye yatırılabilir ki kapitalist ya da sosyalist dünyada (Sovyetler) bundan anlaşılması gereken şey yeni üretim araçlarının geliştirilmesi ve edinilmesidir. Gelişme bir doyum noktasına eriştiğinde ortaya çıkan artı değer bir şekilde harcanamazsa toplumu iç şiddetle çözülmeye veya yıkıma götürecektir. Lanetli Pay’da anlatılan dünyalara baktığımızda  insan kurban etmeye dayalı Aztek sistemi fazlalığı bu şekilde harcamaktadır. Aztek sistemi Din Kuramı’nda insan kurbanı başlığı altında ele alınmıştır. Bitki ya da hayvanın tanrılara kurban olarak sunulmasının amacı son kertede insanın canlı doğayı kendisine tabi hale getirmek suretiyle doğaya yaptığı haksızlığı tamir etme arzusuydu. Böylelikle insan, içkinliğe yabancılığını  yadsımakta, aslında derin öznelliğinin dinsel ritüellerin ve mitlerin dünyasına ait olduğunu olumlamaktaydı. Öte yandan da bu özünde bulaşıcı bir şiddet taşıyan kutsalın alanıyla yapılan ince bir pazarlık, onun profan dünyayı yoketmemesi için yatıştırılması, ona verilmiş bir tavizdi. Din Kuramı’nda Bataille insan kurbanının diğer kurban edişlerden ayrılığını ortaya koymak için şu noktayı vurgular: İnsan kurban eden bir toplum doğaya yapılan haksızlığı azımsamayan, böyle bir haksızlığın bedelinin insandan başka canlıların kurban edilerek ödenemeyeceğini düşünen toplumdur. Savaşlarla zenginlik ve köle biriktiren Aztekler bu artı değeri insan kurban ettikleri festivallerde görkemli bir biçimde harcarlar. Kurban yararlılığın alanında kullanılabilecek olan ama henüz o alana tabi kılınmamış bir varlık olmalıdır. Lüks bir şey kurban edilmez zira lüks olan zaten yararlı olanın alanının ötesinde olduğu için zaten bir kez kurban edilmiş sayılabilir. Kurban edilen bir hayvansa eğer onun etinin gelecekte tüketilmek üzere saklanmadığını, kısıtlı ekonomiye tabi kılınmadan hemen dağıtıldığını, armağan edildiğini ya da tüketildiğini görmekteyiz. Bu olgu bize kurban etmenin profan ekonominin geçici bir biçimde askıya alınması olduğunu ve harcamaya dayalı genel bir ekonomi uyarınca meydana geldiğini gösterir. Kutsalın alanıyla ilişki genel ekonominin içinden kurulacaktır. Profan dünyanın kısıtlı ekonomisi, genel ekonominin açıldığı bu aralıklar olmasa ayakta kalamazdı: bu aralıklar fazlalığın hesapsızca tüketildiği, gelecek kaygısının aşıldığı zamanlardır. Pagan dünya böylelikle kısıtlı ekonomi ile genel ekonomi arasında bir denge kurarak ayakta kalmayı başarmıştır. Böyle bir dengenin bulunmasının gerekli olmasının sebebi kısıtlı ekonominin nihayetinde genel ekonominin üstüne kurulmuş bir yapı olmasında bulunur. İnsan yaşama ait bir varlık olması itibarıyla genel ekonominin içindedir ve yarar ilkesine dayanan nasıl bir  dünya kurmuş olursa olsun yaşamın bu dünyaya meydan okuyuşuna maruz kalacaktır. Yalnızca kısıtlı bir ekonomi içinde kalarak yaşaması mümkün olan bir varlık değildir kısacası. Kısıtlı ekonomi hayatta kalmanın şartlarını sağlayan bir dünya kurar ama bu ekonomi zaman zaman ya da periodik olarak ihlal edilmediği takdirde yalnızca toptan yıkım getirir. Zira yaşam enerjimiz patlayıcıdır, bu enerjinin şu veya bu şekilde yapılandırılmış olması onun patlayıcı olma doğasını ortadan kaldırmaz. İçine hapsedilmiş olduğu bağlayıcı yapılardan bir çıkış yolu bulamayan yaşam bu yapıları çatlatacak, sürükleyip götürecektir.

İnsan kurbanının alternatifi fetihe dayalı bir imparatorluktur. Fetih toplumunun örneği Lanetli Pay’da müslümanlıktır. Burada artı değer düzenli bir biçimde fetih amaçlı savaşa ve ordu donanımına, silahlanmaya yatırılır ve böylelikle harcanır. Bu yapılamasa harcanamayan lanetli pay toplumun içinde patlayacak ve onu toplumsal bağların çözülmesi sonucunu doğuracaktır. Örneğin Osmanlı İmparatorluğu da artı değeri bu şekilde harcayan bir toplumdur. Burada fetihle artıdeğer elde edildiği öne sürülebilir. Bu Bataille’ın gözünde güçlü bir itiraz değildir, zira fetih ganimet elde etmek için yapılıyor olsa bile, aslında yaşam enerjisinin yönlendirilmesinin ve harcanmasının yollarından birisidir. Hem pagan toplumlar hem de imparatorluklar büyük anıtlar inşa etmek suretiyle artı değeri tüketirler. Bu tür israf ancak utilitaryanist modern toplumda gereksiz bir şey olarak görülmüştür. Mısır piramidleri, Versailles sarayı gibi muhteşem yapılar ancak tarihin göze batmayan yasalarını gözönüne aldığımızda varoluşlarının altında yatan anlamı ifşa ederler. Bu yasalar Bataille’a göre profan dünyanın gözden sakladığı ama onu da alttan alta, bir uçtan diğerine kateden genel ekonomi tarafından idare edilir. Artı değerin tümünün manastırlar ya da kilise tarafından tüketildiği bir ekonomide barış hüküm sürebilir gibi görünmektedir. Lamaist toplum böyle ne içte ne de dışta savaşmadan varolabilen bir toplumdur. Barışın sırrı büyümeyi ve gelişmeyi engellemek ve biriktirmemeyi başarmaktır. Kısmen ortaçağ da böyledir. Modern toplum ise harcamayı, hesapsızca tüketmeyi sınırlandırır, kapitalist birikimi destekler ve artı değeri büyümeye ve üretim araçlarına yatırır. Bu toplum, çalışmayı yüceltir, fayda ilkesi üstüne kurulmuştur, üretime yönelik olmayan tüketimi mahkum eder. Lanetli Pay’da Bataille’ın sözünü ettiği son dünya Sovyetler Birliği’dir. Bu dünyada tüketim ve lüks daha ağır bir biçimde mahkum edilir. Marx’ın ütopyası ile Stalinist Sovyetler Birliği’nde kurulan yaşam arasında büyük bir uçurum vardır. On dokuzuncu yüzyıl çarlık Rusya’sı köylü sınıfın ürettiği artı değeri soylular sınıfının hesapsızca tükettiği feodal bir yapıdır ve Rusya’nın varlığını sürdürmesi için komünizm tek çare gibi görülmektedir. Verili tarihsel koşullar içinde Stalin’in yaptığı şey, ülkeyi ayakta tutmak için, halkı insani olmayan, tahammül edilemez bir iş hayatına tabi kılmak ve üretime yönelik olmayan tüketimi onlar için mümkün olmaktan çıkartmaktır. Böyle bir hayat ancak yoğun bir baskı ve yaşamsal tehdit olduğu koşulda sürdürülebilirdir. Bataille’ın zaman zaman Stalinizmi savunduğu sanılmıştır ancak durum hiç bu değildir. Bataille’ın derdi kendi tezinin her dünyada işleyebilirliğini göstermektir. Sovyetler bu teze bir karşı örnek oluşturmaktadır. Çünkü orada tamamen çalışmaya ve faydaya tabi kılınmış bir hayat vardır ve lüks tüketimin önü tıkanmıştır, bu durumda Bataille’ın genel ekonomiyle ilgili tezinden, bu sistemin yaşamın genel ekonomisi itibarıyla sürdürülebilir olmadığı sonucu çıkartılacaktır. Bataille da bunu söylemektedir aslında. Onun gözünde Soyvetler sistemi ancak Stalinist baskıyla ayakta kalabilecek bir sistemdir. Ama Marx’ın ütopyasına dönersek bunu tarihin geçici bir dönemi olarak görme imkanımız da vardır. 1848 El Yazmaları’nda Marx yabancılaşmadan söz ederken yabancılaşmayı ‘zorunlu emeğe’ (forced labour) bağlar. Yabancılaşma işçinin üretim araçlarına sahip olmadığı bir koşulda ürettiği nesneye yabancılaşması, üretim süreci içindeki yabancılaşması ve tür varlığına yabancılaşması olarak üç başlık altında ele alınır. Marx bu üçüncü başlık altında yabancılaşmanın nasıl aşılabileceğinden söz ederken komünizmin amacının insan varoluşunun maddi, ekonomik koşullarını sağlamaktan ibaret olmadığını, bunun insanın kendi doğasını, tinsel yetilerini sanat, felsefe ve bilim alanında gerçekleştirmesinin bir zorunlu koşulundan ibaret olduğunu söyler. Sonuç olarak diyebiliriz ki Bataille’ın gözünde Marx’ın sözünü ettiği komünizm henüz gerçekleşmemiştir ve komünist ütopya yeni tüketim biçimlerinin ortaya çıkabileceği bir yaşam vadetmektedir. Hali hazırda komünist rejimler tüm artı değeri üretim araçlarına ve silahlanmaya yatırdıkları için bu gelecek imkanı oralarda henüz ortaya çıkmış değildir.

Bataille Lanetli Pay’ı yazarken dünya soğuk savaş döneminde bulunan çift kutuplu bir dünyadır. Amerika’nın artı değeri onun gözünde tüm dünyanın başına beladır ve Sovyetler Birliği’nin Amerika için bir tehdit olması karşılıklı olarak silahlanmayı doğurmaktadır. Lanetli payın tüm dünyayı etkileceyecek bir savaşa yol açarak harcanmasındansa savaş tehdidi dolayısıyla silahlanmaya harcanması iyi bir şeydir. Ne var ki bu ancak çift kutuplu bir dünya için çözüm olabilir. Sovyetlerin çöküşü ile birlikte tek kutuplu dünyaya geçildiğinde savaş kaçınılmazlaşır. Zira tek kutuplu dünyada silahlanma bir doyum noktasına ulaştığında silahlar şu ya da bu vesileyle kullanılacaktır. Ki bugün bu vesilenin adı terördür.

Lanetli Pay’ın tarihsel açıklamasını kısaca özetledikten sonra Din Kuramı’na döndüğümüzde oradaki anlatının statüsünü sorgulamak daha kolay olacak. Lanetli Pay’ın aksine bu metinde Bataille coğrafi ya da tarihsel belirlenimler kullanmaz, bize tarihsel olgulardan sözetmez. Anlatmak istediği şey genel ekonomi itibarıyla çeşitli üretim tarzlarına sahip toplumsal yaşam biçimlerinin varlıklarını sürdürebilmek için kendilerine farklı tüketim biçimleri icad etmiş oldukları da değildir yalnızca. Anlattığı her yapı aynı zamanda profan ile kutsal arasındaki sınırın belli bir biçimde çizilişine tanıklık eder. Pagan dünyadan içinde yaşadığımız modern topluma gelene kadar ortaya çıkan insani varoluş biçimleri aynı zamanda profan dünyanın kutsal olanla kurduğu çeşitli ilişkilerin tarihidir. Her kollektif toplumsal varoluş biçimi, ya da ‘tarihsel dünya’ kutsal ile arasındaki sınırı bir biçimde çizer.  Önemli nokta şudur: kutsalla ilişki hiçbir zaman bir üretim ilişkisi değil, bir tüketme, kendini harcamadır. Kutsalla ilişki insanın işe ve faydaya tabi hale geldiği profan dünyadan bir çıkış yoludur. İnsan bu ilişki içinde kendine döner, derin benliğini sorgular ve arar. Aynı şey erotik ilişki için de söylenebilir. Peki bu mesele itibarıyla—kutsal ile profan arasındaki sınırın çeşitli dünyalardaki dönüşümleri– tarihsel bir anlatı kurmak mümkün müdür? Kutsalla ilişki aslında her zaman ilksel olarak içinden çıktığımız hayvani içkinlikle yeniden kurduğumuz bir ilişki ona bir ‘dönüş’tür. Pagan dünya da kutsal dünyaya, duyumsanır olana içkindir ve içinde ağırlıklı olan öge kötü, karanlık, yıkıcı ve profan alana her an bulaşabilir olan bir tinselliktir. Ritüeller incelikli, kesinlikli ve sapma olmaksızın yerine getirilmezse bu bulaşma kaçınılmazlaşır. Kutsal içindeki tinsellik henüz duyumsanır olandan ayrılmamıştır. Buna karşın Hıristiyanlıkta içkinliğin aşkınlığa taşındığını ya da yansıtıldığını söylüyor Bataille. Hıristiyanlığın düşünsel zeminini hazırlaması bakımından ad vermeksizin Platonizmle ilgilenmesinin sebebi tam olarak budur. Platon’un düşüncesi içkin yakınlığın aşkınlığa taşındığı, tinsel olanın duyumsanır olandan kopartıldığı bir çerçeve oluşturur. Hıristiyanlığın kutsal anlayışı içkinliği aşkınlıkta aramanın başka bir versiyonudur. Buna göre insan ruhu aslında duyumsanır dünyaya ait değildir, kaynağı başka yerdedir, o kaynağın izini ruh bir biçimde taşımaktadır, geldiği yere dönecektir,  dünyada yaşarken yapılması gereken şey kendini bu kaynakla, gerçekliğin kendisiyle yeniden buluşmaya hazırlamaktadır. Hıristiyanlığın bu kaynağı tek tanrı olarak takdir etmesi yapının kendisini değiştirmez. Platon da düşüncesindeki tüm çoğulculuğa karşın, Birliğe yönelmiştir zaten. Platonizmle Hıristiyanlık arasındaki ortak nokta kötülüğün kutsalın alanından dışlanması hareketinin başlamış olması, tanrısallığın, birliği sağlayanın iyi ile özdeşleştirilmiş olmasıdır. Böylelikle diyor Bataille, kutsal gücünden çok şey kaybeder, zira kutsalın gerçek egemenliği kötüde bulunur. Kutsal olanın saflaştığı yerde kötülük profan dünyaya ait birşeymiş gibi görülecektir. Reform zenginliğin kilisede birikmesinin önünü alacak, çalışma yüceltilecek ve kapitalin birikimini mümkün hale getirecektir. Çalışma ve ömrünü ahlaklı bir biçimde geçirmek de insanın cennette kendine bir yer bulmasını garanti etmeyecektir. Seçilmişlik teması, kutsalla kısıtlı bir ekonomi içinden ilişki kurulması olanağını ortadan kaldırır. Püritanizm profan dünyanın alanını kutsal olanın müdahelesinden tamamen arındırmış, aydınlanma ise insanın kutsalla hakikatin kendisi olarak kurduğu ilişkiyi kopartmış, hakikati profan alanda ve mekanik bir doğa anlayışında temellendirmeye çabalamıştır. Profan olanın alanı tarihte gittikçe özerkleşmiş, daha az kesintiye uğrar hale gelmiş ve bu durum insanın aslında hiçbir zaman tam olarak çıkamadığı içkinlikle ilişkisinin üstünü gittikçe daha çok örtmüştür. Burjuva dünyası ve soyvetler komünizmi benlik kaybının, yabancılaşmanın ve bunalmanın dorukta olduğu, insanın ait olduğu içkinlikle ilişkinin çok zorlukla—yalnızca radikal deneyimlerle—tecrübe edilebilir hale geldiği varoluş biçimleri tesis etmişlerdir. Bataille’ın ‘iç deney’ dediği erotik tecrübe, gülme, kurban etme vs., tam da bu noktada anlamlandırılabileceklerdir. Bu deneyimlerin önemi bunların profan dünyanın akışını, mantığını, gerçekliğini askıya alıyor olmalarında bulunur. Bu kesinti ya da askıya alışla ortaya çıkan şey içkinliktir. Ben Bataille’ı bir içkinlik düşünürü olarak okuyorum. İçkinlik bedenler-arası varoluştan ve iletişimden itibaren düşünülmesi gereken şeydir tam olarak. Bireyliğin yadsınması ve ben ile öteki arasındaki farkın dış bir ayrım olarak değil, içsel bir ilişki olarak yaşantılanmasıdır.Bataille’ı ilgilendiren şey hayvanlığa geri dönüş değildir. Böyle bir geri dönüş fiilen imkansızdır çünkü. Profan bir dünyaya adım atmak demek, doğayı yadsımak anlamına gelir. İç deney durumlarında profan dünyanın yadsınması, ‘yadsımanın yadsınması’dır ancak ki bizi hayvanlığın alanına döndürmez. Yadsımanın yadsınmasıyla ulaştığımız şey Bataille’a göre ‘kendi bilinci’dir. Karanlık bir aydınlıktır bu. Bizi, eğer benim Bataille okumam doğruysa, ötekiyle ve tüm yaşamla, profan dünyanın yapıları içine sığdırılamayan bir iletişime sokar.

 

 

 

 

Advertisements

About zeynepdirekblog

Prof. Dr. Koç Üniversitesi, Felsefe Bölümü Öğretim Üyesi
This entry was posted in Bildiri. Bookmark the permalink.