Dünya Felsefe Günü Konuşması, Liseler Arası Felsefe Platformu ve Koç Üniversitesi Felsefe Bölümü işbirliğiyle, Dünya Felsefe Gününü Kutlama Etkinliği, Koç Üniversitesi, 26 Kasım 2010.

Sartre ve Kimlik

 

Bugün Sartre’dan yola çıkarak kimlik üstüne birkaç şey söylemek istiyorum. Sartre’ın yola çıkış noktasından başlayalım.  Sartre 1936 yılında yayımladığı, Husserl’in fenomenolojisindeki aşkın ego kavramını eleştirdiği Ego’nun Aşkınlığı’nda bilincin mutlak varoluşunu onun kendi bilinci (conscience de soi), bir farkındalık olmasına bağlar. Ama bilincin “kendi bilinci” olduğunu söylemek onun her zaman bir “ben bilinci” olduğunu söylemek anlamına gelmez. Birinci derecede bilinç, düşünülmemiş bir bilinçtir. Yani koyduğu ve yakaladığı nesnenin bilincidir. Bilinç, nesnenin bilinciyken kendisini bir kendi bilinci olarak koymadan bir kendi bilinci, bir farkındalık taşır. Psiko-fizik bir birlik olarak ben, bu düşünülmemiş nesne bilinci üzerine yapılan bir düşünümün ürünüdür. Hatta ikinci dereceden bir düşünümün ürünüdür.

Sartre bu düşünüm sonucunda ortaya çıkan ben’i tıpkı bir nesne, veya başkasının egosu gibi dünyada, aşkın, opak bir varlık olarak değerlendirir. Kısacası Sartre’a göre ben, bilinçte ikamet etmez, dünyadadır. Fakat Sartre’a şu soru sorulabilir: Dünyada bir nesneyi “ben” olarak özdeşleştirebilmenin koşulları nelerdir? Nesneler arasında bir nesneyi –şu bedeni- hangi zeminde “ben” olarak yakalayabiliyorum? Neden bu nesneye “ben” diyorum da, şu eşyaya veya bir başka insana ya da canlıya “ben” demiyorum? Bu sorular odağın kurucu bilinçten bedene kaydığı bir fenomenolojiye taşırlar bizi. Burada bu geçişten daha fazla söz etmek için zaman müsait değil.

Sartre’ın aslında bilinçte bir ben bulunmadığı hakkındaki iddiasına geri dönersek, bu iddianın kimlik konusunu düşünmek için iyi bir başlangıç noktası oluşturabileceğini düşünüyorum. Sartre’ı takip ederek denilebilir ki, düşünümsel olmayan birinci dereceden bilinç hallerinde bir ben bilinci olmadığı gibi, bir kimlik de yoktur. Kimlik dünyayla nasıl ilişki kurduğumuz üstüne bir düşünümün, kendisini koyutlayan bir düşünümün ürünüdür. Başka bir deyişle, ancak kendimizi bu düşünümün öznesi haline getirdiğimizde, yaşantıyı koyutlamakla kalmayıp kendimizi bir refleksiyon yapar olarak koyutladığımızda, beni kimliklendiririz. O halde, kimlik bilincin özüne ait bir özellik veya bir töz değil; düşünüm edimleri yoluyla üretilmiş, dünyada, aşkın (transcendent) bir varlıktır. Tabii böyle bir düşünümün koşullarının ne olduğunu, onda kendisini görüye sunanın ne olduğunu sormak gerekir. Nasıl oluyor da bir yaşantı bir ezme, dışlama, ayrımcılık, sömürme yaşantısı olarak kuruluyor? Yönelimsellik, dışarıda, dünyada, başkaları arasında bir kimlikli varlık olarak bulunmamı yalnızca düşünüm imkanına dayanarak açıklayamaz. Burada düşünümün nesnesinin yasasına müracaat etmek gerekir. O halde, beni kimlikli olarak üreten düşünüm başkalarından, başkasıyla ilişkiyi idare eden yasalardan muaf değildir. Hegel’in verdiği bir ders vardır burada: kendimizi anlayaşımız açısından hiçbir şey başkalarından daha önemli olamaz. Varlık ve Hiçlik’te Sartre “başkaları cehennemdir” demiştir. Evet, başkalarıyla ilişkimiz çarpık veya sorunluysa başkaları cehennem olur. Ama Sartre için asıl soru şudur: Başkaları cehennemse kendimizi mi suçlamalıyız, yoksa başkalarını mı? Varlık ve Hiçlik’teki bu başkasıyla ilişki sorunu bir kimlik tartışması için dikkate değer araçlar sunar: Kimlik bir katılaşma, bir sıkışmadır; çünkü başkası, bakışı yoluyla bana özgürlüğümü kısıtlayan bir imge verir. Sartre şunu söyler gibidir: Eğer insan hiçbir şeyin, özellikle de kendisinin değişemez olduğu bir dünyada yaşıyorsa cehennemde yaşıyor demektir. Bize dayatılan ve değiştiremediğimiz bir kimlik de bizi etkili bir biçimde hapsedebilir, bizde değişimin imkansız olduğu hissini yaratabilir. Varlık ve Hiçlik’te bilinç bir yadsıma hareketidir; yalnızca dünyadaki herhangi bir şeyi değil, kendisini dünyaya koyuş biçimini de reddeder ve bu yüzden kendi kendiyle çakışmamadır. Bir kimliğe bürünmek, bu anlamda bilincin reddi olacağı için bir kendi kendini aldatma durumu oluşturur.

Öte yandan, başkaları beni istedikleri gibi kimliklendirip özgürlüğümü elimden alabilirler. Bu durumda, intihar etmeyi seçebilirim veya mücadeleden kaçabilirim. Ama eğer bunları yapmamayı seçiyorsam, ben de bu savaşta masum/mağdur bir kurban değilimdir artık. Benim savaşımdır artık bu savaş. Bu savaşı yaşamak, kendimi onu yaşayarak, onun içinden seçmektir. Artık onu kendim ilân etmiş gibi sorumlu olurum bu savaştan; sorumluluğu başkalarına atmaya hakkım yoktur. Burada sözü edilen şey bir dönüm noktası, bir tür dönüşümdür. Kimliklendirilmiş bir insanın içinde bulunduğu bir savaşı seçmesi ve bu savaşı kendi kimliğini kabul ettirme savaşı olarak üstlenmesi… Sartre bunu şu cümleyle özetler: “Yahudi’yi Yahudi yapan Anti-Semit’tir.” Hannah Arendt’in dediği gibi, eğer bir Yahudi olarak dışlanmışsam, bir insan olarak kabul edilmem yetmez; bir Yahudi olarak kabul edilmek için mücadele ederim.

Peki bu durumda ne yapmalı? Bize veya bir başkasına karşı, kimliğinin tanınması mücadelesi veren, özgürlüğünü isteyen birisine karşı bir sorumluluğum var mıdır? Sartre bilincin varlığı itibarıyla özgürlük olduğunu söyler, ama herkes özgür olmadan kimsenin özgür olamayacağını da öne sürer. İnsan olmanın anlamı özgürlüktür. Öteki insanı “insan” olarak ele almak demek, onun özgürlüklerini tanımayı gerektirir.

Sonuç olarak, kimlik ontolojik olarak ilksel olmasa, bir düşünüm ürünü olsa bile, onu ancak başkalarıyla ilişki bağlamında, aşkın, kurulmuş bir nesne olarak buluruz. Diyalektik Aklın Eleştirisi’nde Sartre bu bağlamda, ihtiyacın, nedretin veya kıtlığın, kurumlarda atıllaşan insani pratiklerin kimliği kurmada, insanları kimliklendirmede oynadıkları rolü düşünür.

Kurumsal pratik atalet, her toplumun kendi ölülerini nasıl etkili bir biçimde seçtiğini görmek açısından önemli bir inceleme konusu oluşturur. Dışlandığım kimlikle kabul edilme mücadelem, kendimi bu savaşın içinden seçmem, başkası/başkalarıyla bir mücadele olduğu kadar kurumlarla da bir mücadele olmak zorundadır. Kurumsal atıl pratikleri yıkmak, dönüştürmek, herkesin özgür olduğu bir dünyaya doğru eyleme geçmiş bir hümanizmadır.

 

Advertisements

About zeynepdirekblog

Prof. Dr. Koç Üniversitesi, Felsefe Bölümü Öğretim Üyesi
This entry was posted in Bildiri. Bookmark the permalink.