Bataille ve İçkinliğe Doğru Şiddet

 

            Aşkınlık varlıkbilim, epistemoloji, etik ve estetik gibi alanlara ait bir kavram değildir yalnızca, din felsefesinin de önemli bir meselesidir. Tanrı’yla ilişki, O’nunla birleşmenin kulun ulaşacağı son mertebe, nihai bir amaç gibi kavrandığı durumda olsun, birleşmenin imkansız olduğu, kendini ilişkiden muaf tutanla bir ilişki, mutlak bir ayrılık hali gibi kurgulandığı durumda olsun, aşkın olanla bir ilişkidir. Tanrı’nın doğadan ayrı tutulmadığı panteistik kavrayışın da aşkınlık olanağını tamamıyla ortadan kaldırabildiği şüphelidir. İnsanın doğaya içkin bir varlık olarak ele alınması onun doğayla ilişkisini ancak hiçbir zaman yakalanamayacak bir geçmiş itibarıyla belirler. İnsan yalnızca hala hayvanken, daha insan olmamış haliyle doğaya içkindir; hayvanlıktan çıktığı anda doğadaki aşkınlık, doğanın aşkınlığıdır. Panteizm aşkınlık halindeki doğa olarak okunmaya el verir.

            Bataille Din Kuramı[1]’nda hayvanı “içkinlik” ve “dolaysızlık” olarak kavrıyor. (TR s.23) “Dolaysızlık” vurgusu hayvanın kavramdan, evrenselden yoksun olduğunu, ideye ulaşamadığını, idealleştirme gücüne sahip olmadığını gösterir ve içkinliğin anlamını “aşkınlığa erişimi olmamak”la belirler. Aşkınlık “duyumsanır olanı aşmak” ise, içkinlik “duyumsanır olana gömülme”dir ki “içkinlik-aşkınlık” karşıtlığının bu klasik ifadesinin metafiziğin kurucu bir parçası olduğu hemen farkedilecektir. Bataille “içkinlik-aşkınlık” çiftini, “insan” ile “hayvan” terimleri arasında kurulan bildik karşıtlık ilişkisine, insanı hayvandan ayıran o büyük “düşünme” farkına dayanarak kullanmıştır. “İnsan düşünen hayvandır” yani hem hayvandır, hem de hayvanlıktan çıkmıştır: içkindir ve aşkınlık hareketiyle içkinliği terketmiştir. Düşünce içinden çıktığı içkinliği kesintiye uğratan ve  aştığı içkinlik ona artık kapalı kaldığı için ondan bihaber olmaya mahkum, ona kendisini yitirmeden asla geri dönemeyecek bir hareket olarak kavranır. Kendisini üreten ve onun tarafından belirlenmeyen yaşama yabancı kalır, içine giremediği doğaya dıştan müdahele eder. Fakat zihinsel yaşam yalnızca akli düşünceden mi ibarettir? İçkinlik, zihnin bir ben tarafından denetlenemeyen akışının ta içinde bulunmuyor mu? Aşkınlığın uyandığı yatak değil mi? Yer içerken, sevişirken, duyumsamanın yaşamla kurduğu içsel iletişimin ritmine kapıldığımızda, ihtiyacın ötesine gitmeyen arzuda içimizdeki hayvanla zaten hep temas halinde değil miyiz? İhtiyaçların tatmininden keyif almadaki arzu hareketi çoktan kültürel olanla dolayımlandığı halde gerçek aşkınlığın adını haketmeyen ve tekrar içkinliğe dönen bir hareket değil mi?

            Bataille’da “içkinlik” bir nesneye ya da özneye içkinlik değil, bütünsel bir varlığa ya da Bir’e içkinliktir. Aşkınlığa erişimsizliği hayvanın kendi iç dünyasında kapalı bir varlık olduğunu ima etmez çünkü onun kapanacağı bir iç dünyası yoktur. Hayvan yaşadığı ortama içkindir ve onu aşma gücüne sahip değildir. Peki nasıl tarif edilir bu ortam, bu Bir? Bataille onu, “bir hayvan diğerini yediğinde açığa çıkan kesinliği” sahneye koyarak betimler. (TR s.23) Bir hayvan başka bir hayvanı yediğinde içinde bulunduğu durumun belirginleşen anlamı yenen hayvanın durumunun anlamının bir benzeridir. Durumların anlamındaki benzerlik parçalayan hayvan ile parçalanan hayvanın yaşadıkları “içsel deneyim” ortamında bulunamayacağına göre nerdedir? Ortama içkinliğin işareti, yiyen hayvanın “etkin” yenilenin “edilgin” olmasının ilkini ikincisine göre aşkınlaştırmamasında bulunur. Bazı hayvan türlerinde, çiftleşme dönemi geldiğinde erkekler dişilere sahip olmak için savaşır ve daha güçlü olduğunu kanıtlayan hayvan diğerlerini sürüden kovar. Dişiler yüzünden ya da başka bir nedenle girdiği bir mücadelede hemcinslerini yenilgiye uğratan bir erkek hayvanın ötekilerden bir farkının olmadığını söyleyemeyiz. Onun zaferi, eğer sadece şansı yaver gitti denemezse, nicel bir güç farkıdır. (TR s.25) Ama bu farkın ispatıyla muzaffer olan hayvan diğerlerini aşmış, onlar karşısında aşkınlaşmış değildir. Öldürmek, yenmek, çiftleşmek edimlerindeki etkinlik yalnızca insani dünyada, edilgin olanın “nesneleştirilmesi” sayesinde “aşkınlık” hissini doğurmaktadır. Hayvanlar dünyasındaki içkin şiddetin tersine, insanın dünyasında şiddet aşkınlığın bir işareti gibi görülür, insanı Tanrı’ya yükseltme, tanrılaştırma vaadini içinde taşır. Tanrı’nın verdiği canı almanın yalnızca O’nun yapabileceği bir şeye kalkışarak en büyük günahı işlemek, O’na şirk koşmak olduğu düşüncesinde bile şiddetin insanı tanrısallaştırdığını düşünme eğiliminin silinmiş bir izi bulunur. Karısını döven kocanın, çocuğunu döven ebeveynin, karakolda işkence yapan polisin, kurbanlarını kamera karşısında öldüren katillerin şiddetle aşkınlaşmadığını, içsel bir deneyim ortamında üstünlüklerini nitel bir fark gibi görüp haz almadıklarını düşünmemek kolay değil. Hayvanlardaki fiziksel güç farkı nicel bir farkken insanda bu nitel bir farka yol açabiliyor. Ben’in iktidarı ezici egemenliğini, dünyada yapılması gereken bir işi gerçekleştirir gibi, hayatta kalmanın bir gereği olarak öldürdüğünde değil, bağımsızlığıyla kışkırtıcı bir yüzü öldürmeyi hedeflediğinde, salt yok etmek için öldürdüğü durumda sınamıyor mu? Yüz ölerek, onun üstünde icra edilen iktidarın elinden kaçıp gittiği anda katil kendi egemenliğin acziyle karşılaşsa, canlıya edilen eziyetin ardından bir an duyulan haz suçluluk duygularına dönüşse bile… “Aslında aslan ormanların kralı değildir. Denizin hareketinde daha güçsüz olan başka dalgaları tersyüz eden, onlardan daha yüksek bir dalgadır hepsi o kadar. Bir hayvanın bir başkasını yemesi temel durumu değiştirmez: her hayvan dünyada sanki su suyun içindeymiş gibi bulunur.”(TR s.25)  Buna karşın insan dünyada su suyun içinde bulunduğu gibi bulunmaz. Örneğin “toplumsal statü” kavramına basitçe bir göz atmak bile, statünün yalnızca kişinin sahip olduğu güç ya da para faktörüyle niceliksel bir biçimde açıklanamaz olduğunu ortaya koyacaktır. “Eğitim”, “sosyal çevre”, “aile”, “toplumsal cinsiyet”, “etnik köken” vs., gibi yalnızca beşeri dünyaya özgü etkenler nicel farkları nitel farklar haline getirir.

            Ben’in iktidarı onun nitel farklar skalasındaki konumuna dayanır. Bu konumu üstlenen öznenin ödediği bazı bedeller vardır: Özne, efendilere boyun eğme, kendini küçük görme, ötekinin arzusunu taklit etme ve utançtır aslında. Özne olabilmek için iktidara tabi olmak, kendini feda etmek, uzlaşmak, dolaysız arzularını bastırmak gerekir. O, iktidatın şiddetine maruz kalarak onun tarafından üretilir ve iktidar konumuna geldiğinde kendisi de bu şiddeti yeniden üreten bir araç olur. Bu süreçte geçirdiği dönüşüm onun başka türlü davranmasına pek az olanak tanır. İktidar kendisine direneni dönüştürerek, eğer dönüştüremezse yokederek ayakta kalan bir şiddet mekanizmasıdır. Kişi ait olduğu kurumlara ve mekanizmalara içkindir ama bu tabiyet aynı zamanda da kişisel bir aşkınlık hissiyle yaşanır. Şiddetin hayvanlığa bir geri dönüş ya da hayvanlığın kültürle yoğrulmuş bir insanlar-arasılığa geri dönüşü olduğu söylenir. Bataille’ın düşüncesindeki aşkınlık ve içkinlik ayrımı çerçevesinde içkinliğe doğru şiddet ile aşkınlığa doğru şiddeti birbirinden ayırt ettiğimizde bu fikirden şüphe etmemiz gerekir. Aşkınlığa doğru şiddet hayvanlığın geri dönüşü değildir. İçkinliğe doğru şiddet nedir peki? İçkinliğe doğru şiddeti Bataille bize kurban fenomeninin anlamını açıklayarak anlatır. Ama acaba kurban içkinliğe doğru şiddetin tek tezahürü müdür?

            İktidarın özneye bahşettiği şiddet kullanma gücünün yarattığı yanılsamalı aşkınlık hissine karşı gösterilen şiddetin içkinliğe doğru olması mümkündür. Örneğin sırf deşarj olmak için, Fight Club adlı filmde olduğu gibi toplumsal olanda gizil çok daha büyük bir şiddete karşı, bir katharsis gibi yaşanan, kendini tahribe yönelik, yenmenin ve yenilmenin önemsiz olduğu, dostlar arasında olimpik bir şiddet… Bu sahnede aşkınlıkla ilgilenmeyen, hiçbir şeye içkin olmayan bir içkinlik düzlemi, düşünmesi güç bir özgürleştirme gücüyle karşımıza çıkmaz mı? İnsanı daha da aşkınlaştıracak bir tarihe artık ihtiyacı olmayan globalleşen dünyada, teknoloji ancak malumat haline geldiği için kendisini sorgulamayan bir tarihe tahammül edebilirken, şiddet de aşkınlaştırıcı sermayesini iyice tüketmiş, iç sıkıntısından kurtulmanın, kendine dönmenin ve başkalarıyla özgün bir ilişki kurmanın başlıca yolu haline gelmiştir. Her yıl binlerce kadının ölümüne yolaçan pornografik snuff fenomeni de bunu göstermiyor mu?

            Aşkınlaştıran şiddet bir öznenin nesneleştirici edimini varsayar. Kuzuyu kapan kartal, onu kendisinden insan bilincinin bir nesneyi kendisinden ayırt ettiği gibi ayırmaz. Nesne, tanımı gereği “öne koyulan”, bir an için bile olsa bedenin kendisine eklediği bir şey olmaktan çıkarılarak karşıdan bakılabilen şeydir. Kartal parçaladığı kuzuya böyle bakmaz. Kendisi dışındaki dünya hiçbir zaman hayvanın karşısındaki bir nesne değildir. Dahası, nesne ancak zamansal bir deneyim içinde nesnedir, zaman boyutunun hayvana açık olmaması onun avını bir nesne olarak görmeyeceğinin başka bir delilidir. “Bir hayvanın başkasını yemesi, süremi olmayan, hiçbir şeyin nesneleşmediği aktüel bir zamanda meydana gelen bir tükelitiş, bir yokoluştur.”(TR s.25) Bir hayvanın bir diğerini yemesi bir “kullanma” da değildir; kartal deştiği barsakları boşaltırken, kuzudan kopardığı parçaları yutmaktan keyif alırken onu besleyen “ögesel”e gömülmüştür.

Nesneyle ilişki bambaşka bir ayrılığı varsayar, belli bir kalınlık içinde beliren nesne zamansal olduğu kadar mekansaldır, algı onu hiçbir zaman tek bir anda bütün bakış açılarından birden verilmiş olarak yakalayamaz. Seyreden gözün daima herhangi bir bakış açısına mahkum olması öne koyulan nesnenin kısmen ama mutlak bir biçimde kapalı kalmasına yol açar. Klasik olduğu kadar sıran “nesne” kurgumuz varlığını, gözün “kadir-i mutlak” hale getirilerek kuşatıcı bir bakışın sahibi yapılmasına ve buna bağlı olarak yaşayan bedenin mekansallığının görmedeki rolünün unutlumasına borçludur. Çağımızda dünyayı bile nesne haline getiren aşkınlığın koşullarından biri de bakışın bedensizleşmesidir. Fight Club filminde olduğu gibi, teknoloji çağında, aşkınlaştırmayan, başka bir şeye—özneye, tarihe, Tanrı’ya—içkin hale gelerek aşkınlığı yeniden üretmeyen içkinlik düzlemindeki bir şiddetten sözedilebilirse, bu şiddet bedenin acıyla yaşanmasına, sağaltıcı bir hatırlamaya delalet ediyor olabilir. Aşkınlaştıran şiddet nesneleştirir, şiddetin içkinlik boyutunda yaşanmasında ise yokolması istenen insandaki nesne, nesne olarak insan bedenidir. Hayvanın içkinlikte yaşadığı doğal şiddet ile iktidar tarafından üretilen öznenin maruz kaldığı şiddet birbirinden çok farklı olduğundan ve özne tanım olarak aşkınlığa ait olduğundan, arkaik varoluşuna, hayvanlığa duyduğu nostalji, dolaysızlığa geri dönüş özlemi onun imkansız arzusu olarak kalır. Teknoloji toplumunda yaşayan insan, hakim olamadığı anonim bir iktidar tarafından yönetilirken aşkınlığın vaadlerinin boşluğu ve baskısı karşısında kendi bedenini tahribe yöneldiğinde hayvanlığın içkinliğine doğru bir hareket içine girer ama ona ulaşamaz. 

            Tanrı’nın Adem’i topraktan yarattıktan sonra yaşamaya bıraktığı cennet büyülü bir içkinlik alemidir. Oradaki bahçedeki yasak meyvanın bilgiyi ve dolayısıyla aşkınlığı temsil ettiği açıktır. Onu yer yemez hayvanlarda olmayan bir duygu, “utanç” başlar. Kitab-ı Mukaddes cennetten kovuluşu zamanın, ölümlülüğün başlangıcı olarak tanır. Cennetten kovulma hikayesi hayvanlıktan çıkışımızın öyküsü olarak okunabilirse eğer, içkinlik aleminden aşkınlık alemine nasıl adım attığımızın bilgisinin bize yasak olduğunu bildirir. Bu bilgi, bir bakıma, çoktan yediğimiz için artık hiçbir zaman karşımıza koyup seyredemeyeceğimiz elmadır. Bataille’ın Din Kuramı’nda ne kadar başarılı olduğu tartışılabilir bir biçimde uğraştığı tam da bu yasak bilgi, “adlandırılamaz” olandır. Dinin kaynağının hesabını hayvanlıktan doğuşumuzdan itibaren verebilmek ateistlerin, adlandırılamaz olanın gizemine teslim olmayı reddedenlerin olduğu kadar dinsel metinleri lafzi anlamlarıyla düşünmekle yetinmeyenlerin de sorunudur.

            Bataille’a göre kendisinden doğduğumuz bu hayvani yaşamla ilişkimiz nesnelerle ilişkimizden çok farklıdır çünkü hayvanın bakışımızı davet ettiği kapalılık nesnenin sızılmazlığına hiç benzemez. Hayvani içkinliğin sessiz toprağının yabancılığı, ne insanların şeylere verdikleri anlamı üstlenebilir ne de insansız bir evrendeki anlamı tahayyül etmeye çalışarak düşünülebilir. Şey bilinç için ancak ona belirdiği sürece vardır ve bilinç şeylerle bir uygunluk kurma çabasıdır (TR s.28). Şeyler anlamlarını bu çabanın ürünü olan ilksel bir sentezden alır. Anlam bilincin şeye verdiğiyse hayvani içkinliğin ne anlamlı ne de anlamsız olduğu söylenebilir çünkü anlam da anlamsızlık da aşkınlığa göndermede bulunurlar. Dilin idealleştirici gücü ile bilgi üretiminde bilinçlerin birbirinin yerini alabileceği varsayımı, içkinlikten çıkarak katettiğimiz yolu gösterir. Bataille’a göre, bizim katettiğimiz yolun ortalarında bir yerlerinde olan hayvan yaşamı bize “şey”in sunduğundan daha zor bir bilmece sunar. İnsanın henüz olmadığı, hayvanın bakışının dünyaya yalnız başına açılacağı anı düşünmeye çalıştığımızda bu bakışın görüşü bize hiçbir şey göstermez. “Hayvanın bakışının gördüğünü kesin bir biçimde betimlemek imkansızdır” diyor Bataille, “onu ancak bilinemez olana doğru kayan şiir betimleyebilir.” Bu sözler düşünürün şiir hakkındaki görüşlerini açıklamak için sarfedilmiş olmasa bile, onun şiiri ilkel olanı, şeylerin sessiz dilini, hayvanın çığlığını, çocuğun ifadesini aktaran bir söyleyiş gibi ele aldığını gösterir. Tekrarla ve akıl yürütmeyle damıtıldığı için bir anlamda “yozlaşmış” dili kullanan düzyazıya kıyasla şiir içkin kaynağa daha yakınmış gibi görünür. Şiirin işaret ettiği “bulanık bilinç”, anlamın kendisinden önce olanla karıştığı “yarıyoldalığı”, içkinliğin birliğini vaadetmektedir sanki. Mevcudiyetin bu doluluğu, hiçbir zaman yakalayamasam bile, tıpkı hayvanın bakışı gibi bana tanıdık ve beni çeken bir derinliği açar. Bir anlamda tanıdığım bu derinlik, “benim benden kaçan derinliğimdir”. Anlam vermenin temsilsiz yapılamayacağı, temsilin hep bilmeye yönelen bilince ait olduğu, bilmenin bütün diğer yönelimleri dolayımladığı varsayıldığı içindir ki hayvanın dünyasının anlamlılığı, deneyimin her gün aksini ispatlamasına rağmen felsefi olarak ortaya çıkamıyor. Hayvanın bakışının açtığı derinlik, “benim benden kaçan derinliğim” bedensel işlek yönelimselliğin alanıdır.

            Bataille bir hayvana nesne muamelesi yapılmasının insanın onu yemesi süreciyle başladığını yazar. Günümüzün modern etobur insanının yediği bir hayvanı bir nesne olarak görmekte tereddüt etmemesi için eti parçalama işlemi bile ona bırakılmamaktadır.  Marketten alınan tavuk zaten çoğunlukla parçalanmıştır. Kesildikten sonra hayvan artık bir et parçasıdır, onu yerken bir ceset yediğimi düşünmem, mezbahada kesilmekte olan hayvanla soframdaki bifteğin benim için hiçbir devamlılığı yoktur.  Ancak bu devamlılığı yeniden kurarak ahlaki ve duygusal nedenlerle etyemez olabilirim. Vahşi hayvanlar ve  bize tabi olan evcil hayvanlar bizim için asla birer “nesne” değillerdir. (TR s.31) Bataille hayvanlarda bir aşkınlık boyutu, bir kendini aşma gücü tespit edemediğimiz sürece onları “kapalı” bulduğumuzu söylerken hayvanlarla duygusal/bedensel iletişim kurduğumuz gerçeğini yadsımaz. Hayvanda nüve halinde bulunduğunu hayal edebildiğimiz aşkınlığı açıkça saptayamayışımız kendimizi aşkınlığa erişmiş tek canlı türü olarak tanımlamamızdan kaynaklanmaz mı? Bir yerlerde orangutanların bir etkiyle mutasyon geçirerek yavaş yavaş insanlaştıkları ihtimalini kabullenmemiz neredeyse olanaksızdır çünkü aşkınlık sürecini bir süreklilik gibi düşünmeyiz. Bu mantığa göre “aşkınlık nüvedeyse eğer bir hiçtir aslında çünkü koşulların sağlandığı yerde şaşmaz olarak tümüyle gerçekleşmiş olması gerekir. Aşkınlığın bir büyüme süreci yoktur.” Aşkınlığı hem “şeylerin bilince aşkınlığı” hem de “bilincin şeylere aşkınlığı” olarak düşündüğümüzden ve bunun ancak insanın şeylerle ilişkisinde söz konusu olabileceğini kesinleştirmiş olduğumuzdan hayvanla insan arasındaki uçurum bize aşılmaz bir uçurummuş gibi görünür. Hayvanla köprülerimizi çoktan atmış olduğumuzdan, hayvanlığı öteki kıyıda, dışımızda, aşkınlığın yokluğunda ararız. Hayvanla aramızdaki yolu aşılmaz bir mesafe gibi görmemiz, nesnelerle ilişki boyutunun açılmasına bağlanabilecek olan ve modernlik içindeki sonucunda dünyayı bir temsil haline getiren metafizik düşüncenin azımsanamayacak bir başarısıdır.

            Kendi türünü öldürmemek ve yememek hayvanlar arasında bir “yasa”dır. Ama kendi türlerini yemeyen hayvanlar bu yasayı kabul etmiş değillerdir çünkü bu yasanın geçerli olmasının koşulu hayvanın normal davranışını sürdürmesini sağlayan normal durumun bozulmamasıdır. Normal bir davranışa yol açmayan yeni bir durum, kendi türünü yememe engelini ortadan kaldırmaya yetebilir ve engelin ortadan kalktığına ilişkin bir bilinç hayvanda ortaya çıkmayabilir. “Başka bir kurdu yiyen bir kurt, kurtların birbirini yememesini arzu eden yasayı delmiştir ama aslında böyle bir yasayı delmiş değildir, yalnızca kendisini artık bu yasanın geçerli olmadığı bir durumda buluvermiştir.”(TR s.34) Kendi türünü yiyen hayvanın doğayla devamlılığı kesintiye uğramaz, bu olay onda ayrım yapmaya muktedir bir bilinç sıçraması meydana getirmez. Vahiy dinlerine bağlı toplumlarda ise “Öldürmeyeceksin” yasası çok önemlidir. Allahın verdiği canı, kul, kendi canını koruma zorunluluğu içinde bulunmuyorsa alamaz. İnsanın intikam almak için öldürdükten sonra yaşayacağını hayal ettiği rahatlama duygusunda haksızlığa uğramışlığın yarattığı bir kesintiyi aşma ve artık hiçbir zaman gerçek olamayacak bir devamlılığı yeniden tesis etme arzusu rol oynar.

            Aklı kendi içinden çıkaran kesintiyi anlatmak sürekliliği anlatmaktan daha kolay değildir. Nesne, içkinliğin akışkan devamlılığına karşı konumlandırıldığı, artık özne karşısında durduğu için içkinliği aşar. (TR s.39) İçkinliğe karşı konumlanmış nesne, içinden çıktığı bu arkaik rahime bağlılaşığı olan özneden bile yabancıdır. Özne nesneyi dışsallaştırarak mülkü haline getirmiştir ama onu içkin anlamıyla yitirmiştir. Artık onu yalnızca dıştan kavrayabilir olmuştur; kendisinden çıkıp nesneye gitmesi gerekir ki klasik epistemoloji de kendini bu soruyla ortaya koyar. Nesne ne kadar bölünürse bölünsün kapalılığını kaybetmez, maddeyi ontolojik olarak tanımlayan sızılmazlığa, öznede sahip olduğuna girememenin verdiği bir huzursuzluk tekabül eder.

            Özneyle nesne arsındaki mesafeyi hiçbir zaman sıfırlamasa bile nesneleri bize tanıdık hale getirmek suretiyle mümkün olduğunca azalttığı varsayılan dışsal ilişki “bilgi” ilişkisidir. (TR s.40) Bataille’a göre, öznenin nesneyi “açık ve seçik tam olarak” bilebileceğini vaadeden bu dışsal ilişkinin kurulmasının koşulu yapmadır. Bilginin modeli yapay şeyin yapım sürecinden gelir. Platon’da bizi bir formlar dünyasının varlığına götüren örneklerin hep techne alanından seçilmiş olması bir raslantı değildir. Aletin ve onun vasıtasıyla meydana getirilen yapay şeylerin belli bir kalıcılığı, sürekliliği vardır ve bu özellik varlığı düşünmemizi öyle belirlemiştir ki onu taşımayan varolanlar da bu kıstasa göre yargılanmışlardır. Fiziki maddi şeyin varlığı, varlığı anlama biçimimizin modelini oluşturur. Daha açık ve seçik olarak bilinecek şekilde ortaya koyulabilen şeyler, genel olarak dünyayı bir nesneler alanı olarak belirlemiştir. Nesnelerin kümesine açık ve seçik bir şekilde bilinemedikleri için ait olamayan şeyler ise sanki açık ve seçik bilinebilirlermiş ama henüz bilinemiyorlarmış gibi yerleştirilmişlerdir bu alana. Nesneyi ve varlık anlayışını belirleyen araç ve gereç türü ve genel olarak yapay şeyler içkin dünyanın sürekliliğinden bir kopuşu, içkinliğe göre bir süreksizliği belirtirler. Ama içkinliğe göre süreksiz olanın kalıcılığı aşkınlığı süreklilikle öyle bir damgalar ki yapay olandan başka, dünyanın içkin sürekliliğine ait düzlemde bulunan hayvanlar, bitkiler, hatta pratik yaşamın kendisi bu kıstasa göre değerlendirilmeye maruz kalır. (TR s.41) Örneğin insanın kendi varlığını bilmesi bile yapay olana kıyasla düşünülmüştür. Yapay nesneyi bilirim ve bir benzerini yapabilirim ama kendimden bir tane daha yapamam ve kendimin nasıl bir varlık olduğunu yapay şeyi bildiğim gibi bilemem. Sokratik “kendini bil” ya da “kendini tanı” ideali, her ne kadar anamnesis öğretisi çerçevesi içinde içe dönmeyi önerse de ruhumuzu bir nesneyi seyreder gibi seyredebileceğimizi varsaydığı için, techne’nin ya da yapay şeylerin mümkün olduğu düzlemin açılmasına bağlıdır. Böylece öznenin nesne düzlemine taşınması süreci başlar. Bu sürecin yakalanamaz, tamamlanmamış ya da kesinleşmemiş olması yaşamsal ögeleri de nesneler gibi ele alan bakış açısının belirleyici bir şekilde yerleşmesini engellemez. Aslında kaygan bir zemin, muğlak bir varlık deneyimi çıkmıştır ortaya. Bir yandan, kendimizi, diğer canlı varlıkları ve dünyayı bir devamlılık ilişkisi içinde yaşarız, öte yandan dışımızdaki yapay, cansız şeyin modelinde bir nesneleştirme süreci geri döndürülemez bir biçimde akıp gitmektedir. (TR s.42) Buna karşın, içkinlikten kopuşu “özne” ve “nesne” terimleriyle anlatmak oldukça tedirgin edicidir çünkü bu modern terimler “temsil”e ve “aşkınlık”a aittirler. Din Kuramı’nı boydan boya kateden anakronide, metin açıklamayı hedeflediği bilmeceyi sürekli olarak yeniden üretir.  Bataille bu çıkışsızlığı aşmanın bir yolu olarak, kesintiyi, sürekliliği kısmen tesisi eden “çekirdeği içkinlikte olan bir özne”ye başvurarak  düşünmeye yeltenir. Dil, içkinlik düzleminden aşkınlık düzlemine “özne” ve “nesne” kategorilerini kurarak geçer ama özne hala içkinliğe çok yakın olduğundan “nesne” de mitik güçlerin atfedildiği bir şeydir. İçin dışla, dışın içle alışverişi mitik bir aktarımlar evrenini meydana getirir. Aletin, onu yapan insanın aşkınlığını ve yaratıcılığını değdiği herşeye, hayvana, bitkiye ve hatta dünyaya iletmeye başlaması “bir paradokstan ibaret olan” pagan dünyayı doğurur.

            Hayvan bir şey haline gelince, insanın gözünde benzeri olma statüsünü kaybeder ve kendindeki hayvanlığı hala farketmekte olan insan onu bir “kalıntı” gibi görür. Hayvanın yararlılık alanına tabi hale getirilmesinde “tin” ve “beden” ayrımının oynadığı rolün altını çiziyor Bataille: “İnsanın beden karşısındaki tavrı derin bir karmaşıklık içerir. Beden bir yandan insanın zavallığı, onu bir hayvan, bir nesne haline getiren  yanıdır, öte yandan da tinin taşıyıcısı olarak yüceltilir. Tin bu bedene öyle sıkı bağlıdır ki ona hep musallat olur, beden onun mevcudiyeti yüzünden ancak “sınırdaki bir şey” olabilir. Ölüm bedeni tamamen bir şey, bir ceset, bir kadavra haline getirdiği zaman ve hatta belki de en çok o zaman tinin bedende mevcut olduğu, onda katlı olduğu belli olur. Kişi hayattayken ve canlı bedeni tinine hizmet etmekteyken bu beden tini, cesedin ifşa ettiği kadar aşikar etmemiştir hiçbir zaman. Bir anlamda kadavra tinin en mükemmel olumlanmasıdır.” (TR s.54) İnsan kadavrasına tanıklık, bir yandan tinin olumlanması anlamına açılırken, öte yandan da hayvanın bedeninin ve yaşayan hayvanın şeye indirgenmesi işlemini tamamlar. Hayvanı insana tabi kılarak, doğa, demir, işlenmiş tahta vs., gibi yararlılık alanına ait hale getiren aydınlık dünya, bir bozulma, bir yoksullaşma, bir düşüş hissiyle yaşanır: Canlı varlıkları kendine tabi hale getiren insan, köleleştirdiği, mülk haline getirdiği doğa içinde doğaya ait olduğunu unutarak kendisini de dönüştürmüş ve yabancılaşmıştır. (TR s.55) Doğa insanın malı haline geldikçe insan doğayla içkin devamlılığının verdiği hissi iyice yitirir. Dünyayı yadsırken yadsıdığı aynı zamanda kendisidir. (TR s.55)

            Bataille Din Kuramı’nda kutsal olmayan sıradan bir hayatın kutsalla ilişkisini “kurban” yoluyla düşünmeye çalışırken kutsalın şiddetle arasındaki ilişkiye de ışık tutar. Kutsalın profan dünyayı tehdit etmesine karşılık aydınlık dünya da kendi sınırlarını korumaya çalışarak kutsala karşı bir şiddet uygular. Bataille kurban etme zorunluluğunun oluşumunu açıklamak için aklın içkinlik ve devamlılık alanının dışına yapılan bir akın olduğunu, akıllılığın ayrıcalıklı alanının kesintililik olduğunu varsayar. Kurban etme ilkesinin bir yanıt olarak ortaya çıktığı zorunluluk yabancılaşmadır. “Bir rekoltenin, toprağın verdiği ilk ürünleri, mevyaları ya da sürüden doğan ilk hayvanları tanrıya kurban olarak sunmanın amacı bitkiyi ve hayvanı, çiftçiyi ve çobanı şeyler dünyasından çekip çıkarma zorunluluğunda bulunur.” (TR s.58) Kurban ilkesi bir şeyi külliyen hiç haline getirmeksizin yok etmektir. Ondaki şeyi ortadan kaldırmaktır. Kurban edilecek olan hayvan, hali hazırdaki tabiyet bağları kesilerek yararlılığın dünyasından çıkarılır ve tinsel olanın kaprisine, keyfiyetine döndürülür. Yararlılığın dünyası insanın ancak dıştan tanıyabildiği şeylerin dünyası olduğu içindir ki insanın gözünde nihai değeri şeyler taşımaz. Hayvan işte bu dünyadan çekilip alınarak insana tıpkı tensel birleşmede ötekinin ona yakın olduğu gibi yakın olan bir aleme geçer. Kurban edilecek olan hayvanın yararlılık alanına hiç sokulmaması, onun içkinliğin yakınlığını işe tabi kılınarak terketmemiş olması bu geçişin mümkün olabilmesi için gereklidir.

Kurban edilen hayvanla birlikte kurban eden de içkinliğe geri döndüğünden, onun da şeyler dünyasından kopmuş olması gerekir. Kurban edenin karşılıklılık ekonomisinin dışında duruşu bu kopukluğu sınar. Ancak edim çok daha fazlasının, evvelden beri varolan bir ilişkinin ilan edilmesidir aslında. “Aslında ben içsel olarak tanrıların ve mitlerin dünyasına, hesapsız bir cömertliğin dünyasına aitim…Ey kurban, içinde bir şeyden ibaret olduğun, seni bir şeye indirgeyen ve sana içkinlikteki doğana dışsal bir anlam veren bu dünyadan çekip çıkarıyorum seni. Seni tanrısal dünyanın, varolan herşeyin yakınlığına, içkinliğine geri dönmeye çağırıyorum.” (TR s.59)           Kurbanı bir şey olarak yoketmek onun nesnel gerçekliğini yadsımayı içerir. Bu yadsımayla beraber kurban etmenin dünyasına çocuksu bir bedavalık gelir. İçkin yakınlığa geri dönen bilinç, rüyanın bulanık bilincine benzer çünkü uyanık bilinç doğrudan yakalanan, karışık bir algıyı geride bırakacak şekilde konumlandırılmış nesnelerin bilincidir. Bu yüzden de içinlikten pay alan bir ruh halinin imgelerinin ötesine geçmiştir. Kurban edenin bulanık ruh halinde öldürmenin, bir şey haline getirilerek zavallılaştırılan hayvana ve kendi
hayvan tarafımıza, doğaya yapılan haksızlığı bir biçimde tamir etmek olduğu farkedilmeyecektir. Bu hali ancak iç bunaltısı (angoisse) duygusu tanımlar Bataille’a göre. (TR s.69) Bu bunaltı bir şeyden bunaltı değildir; kurban edenin kurban edileni içkinliğe geri veren hareket içinde kurbanıyla özdeşleşmesinden doğar.

            Bu duygu, ötekinin cenazesinde yaşadığımız “boşluk” duygusuyla karşılaştırılabilir: Ölen içkinliğe geri döner ama ölüm içkinlikte hiçten ibaret olduğundan, sanki ona geri döndürülen ondan hiç ayrılmamış, aşkınlıkta hiç bulunmamış gibidir. Aşkınlığa ait tüm imkanların sonu olan ölümün içkinlikte bir anlamı yoktur, hayatla ölüm arasındaki o aşılmaz fark ancak geride kalan için vardır. Gidenin ardında bıraktığı şeylerin bize bakışında, hafızamızda kalan yakıcı izlerde, hıçkırıklarda ve hatta duaların verdiği iç rahatlığında ölümün şeyler dünyasını yadsımasından kaynaklanan bir sevinç, “içkinlik hayatının haz çığlığı” patlamaktadır. Ölüm hayatın aşkınlığının değil, içkin yaşamın olumlanmasıdır. (TR s.63) Günlük hayatın düzeninin iptal ettiği ve yerine şeyi ve bireyi geçirdiği içkinliğin yakınlığının ölümde ortaya çıkışı anlamın yitiminden doğan üzüntüdeki huzur ve rahatlıktır. O, temsil edilemeden, dile getirilemeden ifşa eder kendisini. Aslında gündeliklik içinde yaşarken de orada olduğunu biliyor ama bilirmiş gibi davranmıyorduk. Ölümü sanki hayatın gerçeklerinden birisiymiş gibi kabul etmeye çalışarak onun yarattığı şiddetle ifşa olan içkin yaşam görmezden gelinmiş, ihmal edilmişti. Ama o birden bize kendi kendimizi aldattığımızı gösteriverir: Şimdi, bireyleştirerek ve şeyleştirerek kaybettiğimizi, bizi biz yapan hakikati yaşamaktayızdır. Şöyle diyor Bataille: “Ölüm şeyler dünyasını karartır, saçmalaştırırken hayatı da tüm doluluğu içinde ortaya koyar. Şey için, birey için önemli olan süre içkinlikte bir hiçtir. Süre bizi reel şeyler dünyasına bağlarken sürenin imkansızlığı bizi özgürleştirir.” (TR s.65) “Ölünün ardından dökülen gözyaşları, sevincin tersi olan bir üzüntü değildir. Yakınlığında, içkinliğinde bir hayatın batıcı bilincinin bir ifadesidir.” (TR s.65) Bu bilinç hiçbir zaman başkasının ölümü deneyiminde olduğu gibi, yokluğun varlığı izlediği anki kadar yoğun olamaz. Yas ve teselli bulma, bu bilincin azalmasının, şeyler dünyasına geri dönülmesinin, o dünyanın sınırlarının içkinlikten ayrılmasının sürecidir.

            Ölüm kurbanı, kurban da ölümü aydınlatır. İkisi de yaşamın aşkınlıkla kaybedilen içkin değerini ifşa eder ve olumlar. Kurban terkedilen içkinliğin hakkının geri verilmesidir. Herşeyin hayatta kalmak zorunluluğu uğruna üretildiği ve harcandığı, karşılıklılık ekonomisinin geçerli olduğu bu profan dünyada, kurban işlemi karşılıksız bir harcamadır. Gelecek kaygısıyla yapılan üretimin antitezi, dağıtma, saçma, hemen tüketmedir. Aşkın şiddet bizi yararlılık ekonomisinde daha üst mertebelere taşırken, içkin şiddet o ekonomiden bir çıkıştır. Burada görülmesi gereken şey, içkin şiddetin aşkınlığın düzenini kesintiye uğratma, tahrib etme yoluyla onun sınırlarını aslında güvence altına aldığıdır. Bir daha geri dönemeyeceğimiz içkinlikle,  ötekinin ölümüne tanıklık ederken kurduğumuz temas hiçbir zaman bütünüyle aşkınlığa ait olmadığımıza dair gizli hissimizi doğrular.           

           

   

 


[1] Georges Bataille, La téorie de la religion, Tel, Gallimard; Din Kuramı ve İnsanlaşma Sürecinde Dinin Oluşumu, Göçebe Yayınları, çeviren M. Mukadder Yakupoğlu, 1997. (Bu yazıda göndermeler Fransızca metinedir, çeviriler bana aittir. Yazı içinde sayfa numaraları parantez içinde gösterilmiştir.)

Advertisements

About zeynepdirekblog

Prof. Dr. Koç Üniversitesi, Felsefe Bölümü Öğretim Üyesi
This entry was posted in Çağdaş Felsefe Makale. Bookmark the permalink.