Yeryüzünden Yıldızlara Kolay Yol Yoktur (Non est ad astra mollis e terris via)

 

 

Stoacı filozoflar zor zamanların düşünürleridir: Yaşadıkları dünya hızlı bir değişim içerisindedir; uygarlıklar çökmekte, yeni dinler doğmakta, isyanlar, savaşlar, göçler meydana gelmektedir. Ayakta kalma mücadelesi veren, kendi içinde parçalanmaya her zaman müsait iktidarların çevriminde yaşamaya, düşünmeye çalışırlar. Seneca M.Ö 1 yılında doğmuş, İmparator Caligula’nın kızkardeşiyle zina yapmakla suçlanarak Korsika’ya sürülmüş, Roma’ya döndükten sonra danışmanlık yaptığı İmparator Neron’un emriyle M.S. 65 yılında intihar etmek zorunda kalmıştır. Neron’un Roma’yı yakan çılgın İmparator olduğunu da hatırlatalım.

Bir şey düşünmek için gerekli sükûnet ve huzur ortamına sahip olmadığınız, adaletin sağlanamadığı, düzenin bozulduğu bir dünyada olduğunuzu hayal edin. Ne haklar, ne hayat, ne mülkiyet güvence altındadır; yani gelecekte ne olacağınız belirsizdir. Durum buyken, Bazen yaşamak bile bir cesaret edimidir Seneca’nın dediği gibi. Başa gelebileceklerin doğurduğu endişeyle yaşayacak içsel kaynakları bularak hayatta kalmak değil buradaki mesele. Bu tarihsel şartlar altında dahi iyi yaşamanın ve düşünmenin yollarını arayacak cesareti gösterebilmek.

Karışık, belirsiz zamanlarda düşünebilmek ve doğruyu söyleyebilmek oldukça zordur. Kamusal söz ve eylem baskı altına alındığı zamanlarda insanların düşünme ve hareket etme kabiliyeti de azalır. Zorbaca aşırılık deliliği, akılsızlığı, safsatayı, insanları birbirine düşman eden bir retoriği hakim kılmıştır. Böylece özgürlükleri ve hakları boğan bir ortam oluşmuştur. İşte bu şartlar altında stoacı filozof özgürlüğün tohumunun kişinin ruhunda olduğunu bilir. Özgürlük sadece içte olduğunda gerçekte henüz yoktur, ama hiç olmazsa bir imkan olarak mevcuttur. İktidarın amacı o tohumu da yok etmek değil mi? O tohum yok olduğunda kişi özgür olmadığını da fark edemez. Sorgusuz sualsiz itaat işte o zaman sağlanır.

Düşüncelerini ifade etmek tehlikeli olabilir, ama onları düşünmemize hiç kimse engel olamaz. Hakikatini söyletmeyen bir dünyada, hakikati bireyin içselliğinde saklarız. Şimdi belki dünyayı değiştirecek kadar güçlü değiliz, ama ondan ne kadar ve nasıl etkilenebileceğimize biz karar verebiliriz. Dünyayı değiştiremiyorsak, en azından ondan etkileniş biçimimizi değiştirebiliriz. Burada bilgelik kendine sahip olma, kendini koruma ve geliştirme pratikleriyle ilişkilidir.

Stoacılar gerçek gücü insanın içinde buldular ve dışarının saldırısından korumaya çalıştılar. Gerçek güç bilgeliğin ve erdemin gücüdür. Tüm zalimlikler zayıflıktan kaynaklanır, der Seneca. Zulüm gerçek gücün doğasına aykırıdır. Gerçek gücümüz yaratıcılığımız olduğu için dünyanın kötülüğünden nasıl etkilendiğimiz önemlidir. Eğer kötülük bizi hasta ediyor ve yaratıcı enerjimizi çalıyorsa ilkin buna direnmek gerekir. Gelecek endişesi taşıyan dostlar endişelenmekte hiç de haksız olmayabilirler, ama bu duygu acaba bütün hayatlarına sirayet ediyor mu? Onlar geceyi beklemekten günü kaçırıyorlar, doğacak günden korktukları için de geceyi yaşayamıyor olabilirler mi? O halde hayat yaşanamayacak kadar kısalmaz mı?

Hayat kısa, yaşayacak azıcık zamanımız olduğu için değil, zamanımızın çoğunu israf ettiğimiz için. Hayatımıza bir anlam katmayan ve hatta sevmediğimiz insanlarla vakit geçirdiğimiz için, evde incir çekirdeğini doldurmayan konularda kavga ettiğimiz, bilinçsizce televizyon seyredip, sosyal medyada zihinsel ve duygusal enerjimizi tükettiğimiz için. Yeteneklerimizi geliştirmek yerine saplantılı bir biçimde üstlendiğimiz ödevlerimizi yapmaya daha çok önem verdiğimiz için, geleceğe endişe duygularıyla bağlandığımız için.

Hayat yaşanamayacak kadar kısa olabiliyorsa, zamanımıza değer verip, dünyada acı verici her şeye rağmen iyi yaşamaya çalışmalıyız. Geleceğe endişeyle bağlanmadan şimdinin tadını çıkarmak, umutlarla veya korkularla oyalanmadan elimizdekiyle yetinmek, insanlığın nasibi olan en büyük şeylerin içimizde ve birlikte ulaşabileceğimiz şeyler olduğunu bilmek… Her sabah uyandığınızda bugünün son gününüz olduğunu varsayın. Zaten bugün son günümüzü yaşıyor olabiliriz. Bugünü ve her günü son günmüş gibi yaşamaya çalışmak insanı kendisiyle yüz yüze getirir: Bir kere, şu hayatta nelerin önemli ve anlamlı olduğunu her an fark ederiz. Bundan sonra herkese hakkını gecikmeden, hemen şimdi vermek gerekecektir. Kendi başarısızlıklarını kabul edebilmeli, bunları insanın karakterini test eden bir durum gibi ele alabilmeliyiz. Yeniden başlayıp daha iyisini yapabilme gücünü kendi içinde yakalamaya çalışmalıyız. Pişmanlıklardan kaçınmak, acılaşmamak, başkalarını suçlamamak iyi olmaz mı? Dünya ne kadar kötü olursa olsun yaşanabilecek kadar uzun bir hayatı tek bir günde yakalamanın sırrı işte bu bilgelikte saklı değil mi?

 

 

Advertisements
Posted in Uncategorized

Keskin Sirke Küpüne Zarar!

 

Duygularını ifade etmek insana iyi gelen bir şey. Sadece duygularını ifade eden kişi için değil, etrafındakiler ve hayatını onunla paylaşarak ve karşılaşarak geçiren herkes için de iyi. Duygularını ifade eden birisi daha iyi anlaşılır, kendisini daha gerçek, dürüst, sahici, olduğu gibi hisseder. Kendini ortaya koymak da bir özgür olma biçimidir. Fakat duygularımızı hem kendimizi hem de başkalarını iyileştirecek, daha iyi, daha doğru, daha dürüst insanlar haline getirecek şekilde ifade etmeyi başarmak da çok önemli. Duygularla birlikte ortaya çıkan hakikat konuşulabilir, sorgulanabilir, ilişki kurulabilir hale geliyor. İlişkilerin gerginleşeceğini hatta bozulacağını sanarak bize karşı yapılan hatalar karşısında susmak sık yaptığımız bir şey olabilir. Ama durumu idare etmek en iyi strateji olmayabilir. Gücümüze, halimize bağlı bir biçimde susmayı sıklıkla tercih edebiliyoruz. Öyle ya, kaybedileceği baştan belli savaşlara girmenin ne alemi var? Ne de olsa kimse huzurunun kaçmasını, hali hazırdaki olanaklarını kaybetmek istemez. Hele karşınızda büyük bir güç, fevri bir gazap varsa… Bazen bir şeyleri görmezlikten gelerek yaşamak canın daha fazla sıkılmasını önler. Ne var ki böyle davrana davrana körleştiğimiz ve can sıkan şeylerin düzelmediği bir dünya yaratırız.

Diyelim ki kardeşiniz bankadaki ortak hesabınızdaki paranın hepsini sizden izin almadan kullanarak hepsini kumarda kaybetti. Öfkelendiniz. Öfkenizi nasıl ifade edersiniz? Hiç bir şey söylemeyip hiçbir şey olmamış gibi davranmak onun hatasını önemsememesine ve ciddiye almamasına yol açacaktır. Bu durumda, gelecekte de aynı hatayı yapması pek mümkündür. Diyelim ki öfkenizi ifade etmek isterken kardeşinizle kavgaya tutuştunuz ve davranışınız yıllarca sürecek bir küskünlüğe yol açtı. Öfkeyi ifade etmek isterken gerçekleşen bu olay aile bireylerini birbirinden kopardı ve üzüp parçaladı. Kimsenin istemediği, kimsenin işine yaramayan, kimseyi mutlu etmeyen bir sonuç. Peki, öfkeyi nasıl uygun bir biçimde ifade etmeli?

Elbette herkese uygun tek bir ifade biçimi bulunamaz. Bir kişinin karakteri, kardeşinizin karakteri, ailesinin gelenek ve göreneği, ekonomik vaziyeti çok farklı olabilir. Herkese reçete gibi sunabileceğimiz bir formül yoktur burada. Ancak düşünüp taşınıp bu kardeşle nerede, ne zaman, nasıl bir konuşma yapacağımıza, nasıl hesaplaşacağımıza karar vermek ve bu konuşma içerisinde öfkeyi de ifade etmek ilişkileri iyi yönde dönüştüren bir sonuç verebilir.

Demek ki, tüm olumsuz duygular faydasız değildir, her zaman olumlu davranmak da kalıcı ve ömür boyu mutluluk getirmez. Sahte pozitiflik yüzünden, hayatınızda olumsuzluk kaynağı olarak gördüğümüz insanları çıkara çıkara yaşamaya devam ettiğimizde hem o insanlar bu dünyada değişmeden kalırlar, hem de bizim hayatımız yoksullaşır ve yalnızlaşır. Hem dünyadaki hem de kendimizdeki olumsuzluklarla yüzleşerek, baş etmeyi göze alarak, kısacası, duygularımızı dönüştürücü bir biçimde yaşayarak kendimiz olabiliriz, onlardan kaçarak değil.

Duygular insanları harekete geçiren ve yönlendiren güçlerse, sadece özel yaşamımızda değil, siyasi hayatta da duyguların büyük önemi vardır. Bir politikacı halkının duygusal durumunu tıpkı bir müzik enstrümanını akort eder gibi ayarlayabilir. Bir politikacının duygu yönetiminin bir halkın ahlaki durumu üzerinde etkisi olduğu yadsınamaz. Amaç halkı daha iyi hale getirmek, daha iyi yurttaşlar, daha iyi bir toplum yaratmaksa bir politikacının nasıl bir duygu politikası izlemesi gerekir? Fevri ve yıkıcı, yok edici gazap mı, yoksa olumsuz duyguların da dengeli ve ölçülü bir ifadesi mi? Gazapla yönettiğimizde kavga eden ve birbirine zarar veren kişiler ve gruplardan oluşan kutuplamış bir toplum inşa edilmeye başlanmış demektir.

Keskin sirke küpüne zarar demiş atalarımız. Ruh bir küptür, insanın ta kendisidir aslında. Öfke ruhu, insanın kendisini parçalar. Ona, haklı olduğu zaman dahi kaybettirir. Toplumu da bir küp gibi düşünebiliriz. Fevri bir biçimde ifade edilen öfkenin her yerine yayılıp parçaladığı ve delik deşik ettiği bu küpün içinde, artık ne bal, ne sirke ne de süt kalabilir. Öfke öyle bir duygu ki yanlış ifadesi kişiyi de toplumu da kendisinden nefret ettirir.

Öfke tamamen kurtulmamız, kendimizi arındırmamız gereken bir duygu değildir. Öfkenin de haklı, asil ve işlevsel olduğu durumlar vardır. Fakat insan ancak iyi yaşamı hedefleyen, doğru değerlere yönelmiş bir aklın ilkesiyle hareket ettiği zaman haklı öfkesinin doğru bir ifadesini bulabilir. Ancak o zaman bu öfkenin ifadesi kişinin hem kendisi hem de başkaları üzerinde parçalayıcı değil sağaltıcı bir etki yapabilir. Aşırı öfkeyi kanıksamak ve kibirli gazabı olağan kabul etmek yerine duyguların yerinde ve doğru ifadelerine ulaşmaya çabalamalıyız. Birbirimize karşı körleşmemek, birlikte ve mutlu yaşamak istiyorsak eğer.

Posted in Uncategorized

Özgürlüğün Değeri

 

 

Aslında hepimiz özgürüz, dünyada özgür olmayan bir insan yoktur, olamaz da. İşte varoluşçuluğun başlıca iddialarından biri. Fakat dünyada özgür olduğunu söyleyemeyeceğimiz o kadar çok insan vardır ki… Toplumsal veya kişisel şartlar bakarsınız insanları sıkıştırır, hareket edemez hale getirir. Varoluşçular bunu inkar etmezler elbette. Onların anlatmaya çalıştıkları şey, insanın içinde bulunduğu koşulları aşabilme, hayatını değiştirebilme kapasitesine sahip olduğudur. Nasıl bu kapasiteyi harekete geçirebiliriz? İnsan bir tasarı yapmalı ki, kendini imkanların ortasında bulsun; az çok güvence altına alınmış bir geleceği tehlikeyi atmayı göze almalı ki, hayatını değiştirebilsin. Ne var ki insanların çoğu özgürlüğünden korkar; sadece özgürlükten kaçmak için özgürlüğünü kullanır. Özgürlükten kaçmayı bir yaşam biçimi haline getirdikçe kişi varoluşunu kendi gözünde meşrulaştırmaya çabalamaktan vazgeçer; anlamsız ve boğucu bir dünyada yaşamaya başlar.

 

Dindarlık da devralınmış bazı geleneksel değerlere sığınma olduğu müddetçe özgürlükten kaçmanın bir yoludur. Peki insanın tanrıya iman ederek bu dünyadaki bağımsızlığından vazgeçmesinin neresi kötü? Dinsel varoluş, dünyevi özgürlükten daha değerli bir özgürlük duygusu yaşatmaz mı mümin kişiye? Teslimiyetteki vecd, özgürlüğün üstünde ve ötesinde bir şey, hatta bir tür üst özgürlük değil midir? Fakat insan başka herkesin de özgür ve iyi olduğu bir dünyayı istemeden duramaz. Keşke insanın Tanrı’nın emirlerine riayet ederek kendi bireyliğini ve nefsini aştığı ve iyiliğe ulaştığı şu içinde yaşadığımız dünya gerçekten başkaları için de iyiye giden bir dünya olabilseydi. Oysa insanlar toplumsal bir biçimde dine teslim olmaya zorlandıkça, din de hepimiz üzerinde bir iktidar, güç aracı haline geliyor. Dinin bazı kişi veya zümre çıkarlarını korumak amacıyla toplumu yönetmek için bir araç haline getirilebileceği iyi bilinir. Kutsal kitaplarda bulunan ve bir yasa haline getirilememesi gereken cümlelerin kötülükleri ve haksızlıkların sözde din bilginleri tarafından bugünde yeniden geçerli kılınması olsa olsa daha çok ahlaki yozlaşmaya yol açar. Adaletsiz iktidarın tasarrufunda kurumsallaşan dinin, davranışlarını ahlaki olarak yargılamaya gerek duymaksızın aşağılık eylemlere katılabilecek, lince ve yağmaya hazır bir kitle insanı yaratmak için kullanılabileceğinden şüphe etmek abestir.

 

Adaletsiz bir dünyada dinsel aşkınlık özlemi kişiyi özgürlüğe götürmez, eninde sonunda hayal kırıklığına uğrar. İyinin yanındaki insanın iyiye teslimiyeti, grup veya sınıf çıkarları için o dini temsil etme iddiasındaki güce, gösterişe ve zorbalığa teslimiyet haline geldiği anda dinsellik de haysiyetli bir toplumsal varoluş biçimi olma özelliğini kaybeder. Kişi özgürlükten hiç kötülüğe itaat etmek, kendini ahlaksızlığı desteklerken bulmak için feragat eder mi? Özgürlüğü hayatta kalma gayretine kurban etmediği sürece kimse yapmaz bunu. Özgürlüğünü haksız bir iktidara teslim eden kendisine saygısını sürdürebilir mi? Kendini daha fazla kandırmayı başaramayıp sonunda anlamsız ve boğucu bir dünyada yaşamaya mahkum olmaz mı? Varoluşçulukla dindarlığı birleştiren düşünürler, Tanrı’nın insanı kul veya köle olarak değil özgür bir varlık olarak yarattığını düşünmek zorunda olduğumuzu vurgularlar. Tanrı insana saygı duyduğu için onu özgür olarak yaratmıştır. Bu özgürlüğü ahlaki meşruluğunu kaybetmiş mutlak bir dünyevi iktidara teslim etmek insanın hem Tanrı’ya hem kendisine ihanet etmesi anlamına gelir.

 

Varoluşçu düşünürlere göre insanın dünyasına anlamını ve değerini veren şey özgürlüktür. O halde özgürlüğünü yaşamakla hakikati deneyimlemek bir bakıma aynı şeydir. Cümlelerin doğruluğundan yanlışlığından önce gelen bu ilksel hakikat, dünyanın örtüsünün özgürlük tarafından açılmasından başka bir şey değildir. Kendi özgürlüğümüzden kaçtığımızda, anlamın ve değerin kaynağı bizde değil de dışımızda, zaten orada bir yerlerde imiş gibi yapar, kendimizi kandırırız. Zaten orada, tarihin ve toplumun bize aktardığı bir anlamın ve değerin gerçekten varolabilmesi bile bizim o değerleri üstlenip üstlenmediğimize bağlıdır. Sırf tarihsel diye bir takım değerleri ahlaki bazı üst değerlerin değerlendirmesine tabi tutmadan sahiplenmek özgürlüğü hiçe saymaktan başka bir şey değildir.

 

Varoluşçuların dediği gibi, anlam ve değer özgürlüğün kendisinden doğuyorsa, sanatı da ahlakı da özgürlüğün dünya ile karşılaşmasından doğan şeyler olarak görmemiz gerekir. Özgürlüğü doğrulayan şey, kendimize içinde bulunduğumuz durumu aşabilecek hedefler koyabilmemizdir. Daha iyiye ve güzele ulaşmak için kendimize hedefler koyamasaydık içinde bulunduğumuz durumun bir değerlendirmesini tam olarak yapamazdık. O durumun nasıl olduğunu, bizim için ne ifade ettiğini bilemezdik. Hedefsiz insan için faydalı ve zararlı, kolaylaştırıcı veya zorlayıcı engeller de yoktur. Böyle bir insan nihilizm içerisinde sürüklenir veya başkasının isteminin bir aracı haline gelir. Varoluşu haklılaştırmak için özgürlük gerekir fakat özgürlük de anlamını ve değerini benimsediği hedeflerden alır. Aslında hedefe zaten bir değer yüklenmiştir. Özgür eylem istediği hedefe ulaşamasa bile o değeri sergiler. İşte bu yüzden, özgür kişi, özgürlüğünün nesnesinden koparılsa bile o hedefe verdiği değeri kaybetmediği sürece çözülmeyecek, çökmeyecek, teslim olmayacak, kendini kaybetmeyecektir. Özgürlük ulaşmaya çalıştığı ideale veya gerçekleştirmek istediği değere tam da böyle bağlanmasaydı ne dünyanın yabancılığından ne de anın anlamsızlığından kurtulabilirdik.

 

O halde özgürlük dünyadaki hiçbir nesneyle özdeşleşip kendini o nesnede kaybetmez, her zaman kendi özgürlüğü kadar başkalarının özgürlüğünü de ister. Tıpkı Sisyphus gibi o ağır kayayı tepeye çıkarmaya devam eder, böylece toplumsal özgürlük hedefini hep yeniden üstlenerek kendisinde bir değer taşıdığını gösterir.

 

 

Posted in Uncategorized

Süveyda Üzerine Bir Deneme

Asuman Susam’ın Kemik İnadı’ndaki şiirleri üstüne söz söyleme arzusu uyandıran fakat peşlerinden sözle giden arzunun tatmin olmasına asla izin vermeyen yapıtlar. Onun sadece bir tek şiirinin etrafında dolaşan birkaç cümle kurmakla yetineceğim. Süveyda üzerine yazmayı deneyeceğim: Bence Süveyda, ilkin, bu coğrafyada yaşanan ve etkileri Türkiye’nin her yerinde çok iyi hissedilen zorunlu göçün, ölümün, yasın etkisi, yani tanık olması zor bir şiddet ve inkar yüzünden yaşantı haline gelemeyen tarihsel travmaların iziyle ilgili bir şiir. İkinci olarak, siyasal İslam’ın bastırdığı tasavvufi varoluşun, içkinlikteki aşkınlık bilincine bağlı bir kavrama sıkı sıkıyla bağlı. Son olarak da, kadın olarak arzu, aşk, özlem ve doğurganlık, doğurganlık yoluyla açılan gelecekle ilişki bakımından okunabilecek bir şiir. Üç izleği birbirine bağlayan ana hat, başka ile aynının ilişkisinin bir iç içe geçmişlik ilişkisi olmasıdır.

Kemik İnadı’nda göçle ilgili şiirler var, yıkımla, yangınla, kayıpla ilgili, bu coğrafyada biriken haksızlıkların izleri… Süveyda da bu genel bağlamda okunmalı. Bu şiir de, birlikte bulunduğu demetteki diğer şiirler gibi, sorunların şiddetle çözülmeyeceği farkındalığını taşıyor. Ortak varlığımızın içinden geçen keskin ağrılara ve çektiğimiz ve tanık olduğumuz acılara rağmen zaman ve tarih aşırı toplumsal bağlar kurmaya çabalıyor. Travmayla yüzleşerek geleceğe açılan olumluluğun gücü var Asuman Susam’ın Kemik İnadı’ndaki şiirsel sesinde. Bu toprakların belleği anlatısal değil, şiirsel olabilir ancak. Ortak değerler oluşturarak yaşayabileceğimiz umudunu hiçbir zaman ciddiye alınmaya değer görmeyen bir siyasal ve toplumsal şiddet tecrübe edilmiş ve ediliyor ki, bu şiddet, hikayesini anlatabilecek kadar özne olmakta sebat etmiş kişileri öldürmeden, toprağa gömmeden, hatta mezarsız ve hatırlanamayacak kadar kimliksiz bırakmadan, yani sırf kemik haline getirmeden duramamış; onları yaşayan, konuşabilen bir beden olarak hayatta bırakmamayı sistematik bir program haline getirmiştir. Şiir kemik inadından bahsediyorsa, sebebi biraz da, kimsenin anlatarak özneleşmenin imkanı bulamadığı bir coğrafya ve tarih içerisinden yazılıyor olmasıdır belki de.

Satıhta böyle bir şiddet hüküm sürer, fakat çok iyi bildiğimiz bu şiddet, varlığı yok ederek tam manasıyla varlık dışına atmayı da başaramaz. Bastırılan, susturulan, öldürülen, hatta mezardan çıkarılarak, mezarı tahrip edilerek tekrar tekrar öldürülen varlıklar, bu topraklarda kemik inadıyla bize geri döner. Şiir dilimiz de bir kemik inadıyla dönmese sanki kendimizi iyice kaybederdik. Asuman Susam, hiçbir zaman şimdi olamayan bir geçmişten, özne ve fail olarak kendimizi gerçekleştirmenin koşullarını hiçbir zaman bulamadığımız bir geçmişten kemik inadıyla geri dönen; yaşam çoktan sonra erdikten sonra yine gelenlerin, tekrar tekrar yaşama dönenlerin bize seslerini hissettirdikleri şiirler yazıyor. Bu toplumsal gerçekliğimizin karşılığı en çok şiirde var. Bu yüzden şiir direnebiliyor.

Siyasal şiddetin amacı varlığa bir şekil vermek, bir sınır çizmek, çizilmiş sınırları baki kılmaktır. O, ahlaki ve hukuki bir statüsü olan kişiyi biyolojik ihtiyaçlarını karşılayıp karşılayamayacağı belli olmayan bir insan, o insanı da kullanılacak bir şeyden, bir araçtan ibaret hale getirmek ister. Şiddetin ereği, kişileri anonim bir iradenin gücüne boyun eğdirmek, konuşan, ahlaki özneler olmaktan çıkarmaktır. Öldürmek şeyleştirmenin en üst noktasıdır. Şiddetin şeyleştirerek asla yok edemediği kemik inadına gelelim: Onda bir erek yoktur; o ereksiz bir biçimde şimdiye musallat olur. Şimdide hakim fakat adaletsiz olan güçlere karşı şimdide kalmaya devam eder. Kemik inadı, bir kavram olarak, bize direnişin yaşamda kalmaktan ibaret olmadığını, yaşam harcansa dahi yok edilemeyeceğini anlatır. Dahası, yaşamı geri dönülebilecek, bırakılmayacak bir şey olarak ele alır. Kemik inadı, öte dünyaya geçmeyene, şehit olup tinsel olarak yüceltilmeyene, fakat geçmişte de kalmayana, şimdiden silinemeyen o geçmişe ilişkindir. İzin dirayeti, adaletin kaçınılmazlığı belki de. Korkunç ve umut verici olan bir şey.

İkinci olarak, süveyda dini bir terim, bir tasavvuf terimi ve tasavvuf şiirinde bir motiftir. Sözlükler onu şöyle tarif ediyor: Kalpte küçük bir nokta, basiret ve olgunluk merkezi; tasavvufta, insanın kalpteki o noktadan evrenin bütününe ve hakikate açıldığına inanılır. Bu fikir aslında oldukça eski bir metafizik düşünce. Hint düşüncesinin Atman ile Brahman’ın birliği, Eflatun’un varlığın hakikatine ulaştıran yolu dünyadan çevirerek, ruhtaki izlere çıkardığı geleneğin bir devamıdır. Yani varlığın bütünüyle ilişki insanın dışarıya yönelmesiyle değil, içeriye yönelmesiyle kurulur. Bunun Eflatun’da bile duygulardan ari rasyonel bir süreç olmadığı da açıktır. Akıl bir duygulanımın, bir ilişkinin içerisinde hakikate yönlenir. Rasyonalist geleneğin tüm dışlayıcılığına karşın, duygular akıldan bağımsız değildir ve varlığın bütünüyle ilişkiyi akıl ve duygular birlikte işleyerek kurarlar. Fakat, dikkat edelim, Süveyda’da söz konusu olan bir hissediş yetisi, bir duygulanma yeri olarak kalp değil, onda bir nokta, belki de leke olarak görülemeyecek bir iz sadece. Duygusal hayatın bütününe bir yanılmazlık atfedilmiyor; duyguların içerisinde çeşitli yönelimler ve niyetler de mevcut olabilir çünkü. İnsanın her duygusu onu varlığın bütünüyle bir kılmaz. Birçok duygumuz hayatta kalma, güçlenme, başarma mücadelemize ilişkindir sadece. Kıskançlık, rekabet, haset, kin, hınç da var kalpte. Süveyda dünyaya tutunma ve kendimizi koruma çabamızın ötesinde olduğu için, kolay kolay erişilmeyen, insanın kendisinden bile gizli olan metafizik bir noktadır; aşkınlığın imkanı, bu imkanın bizdeki izi…

Freud bir yerde ‘Ruh uzamlıdır ama bunun farkında değildir’ diye yazar. Bu bilmeme ruh beden ayrılığı fikrini doğurmuş, büyütmüş, kültürün, düşünce geleneğinin, dinin içine işlemesini sağlayabilmiştir. Bilme ile bilmeme arasında bir yerlerde yaşıyoruz, hayatımızı kuruyoruz, fakat bir sürü duygumuzu tahakküm, şiddet yüzünden hakkıyla yaşayamıyoruz aslında. Duygularımızın önerdiği gibi davranamıyoruz. Korku insanı sahte bir dinselliğe sıkıştırır. Kalbimizde bize olanın, başkalarına olanın izi var; olmuş olanların izi var, kemik inadıyla dönenin, tutunanın da görüldüğü bir nokta var. İşte insan korkuya ve şiddete teslim olunca o noktadan bütünsel bir hakikate açılma imkanını da yitiriyor. O bütünsel hakikatle ilişkiyi dünyada tanık olunan adaletsizliklere rağmen kuramazsınız. İnanan o gizli kalp noktasına veya o gizli niyete inanmayandan daha mı yakın? İnanmak belki insanın kendi kalbini daha iyi soruşturmasını sağlar ve sorgulanan bir hayatı yaşamaya davet eder. Bu dinselliği kaybettiğimizde dinsellik sosyal bir gösteri haline gelir. İnsanın kendi hayatını sorgulaması için Tanrı inancına da gerek yok. Sorgulanmadan yaşanan bir hayat yaşanmaya değmez der Sokrates Sokrates’in Savunması’nda. Ölümden sonrası için bir yatırım olsun diye değil, hayattan öğrendiğimiz için nasıl yaşamak gerektiği hakkında düşünmek gerekir. Elbette süveyda ile ilişkiyi argümanlar, gerekçeler, mazeretlerle de ıskalayabiliriz. Kim kendisiyle yüzleşmeyi gerçekten başarabilir? Kendisindeki bir başkalık noktasından itibaren başka varlıklara açılabilir? İnanan mı, dünyasını, toplumsal bağlarını, tıpkı çileciler gibi kaybeden mi, büyük iddialarının hepsinden vazgeçip sıradan yaşamın rutinlerine tevekkülle teslim olan mı, yoksa kemik inadıyla toprağın üzerinde sürüne sürüne direnen, varlıkta hakikatle temas içerisinde kalan mı?

Allah’a inanan ile inanmayan arasında nasıl bir ayrım yapılabilir bilemem. Süveyda, inanmayanlar için kalpteki gizli günah anlamına geliyormuş. Gizli günahtan kasıt kibir olmalı, inanmamak da o halde bir kibir, kendini üstün görme hali olarak düşünülüyor. Fakat inanmak bir irade edimi mi? İnsan istediği için inanamaz ki. İstemek, inanmak iradi fiiller mi? Hakikatin içinde olmadan inanmış gibi yaşamak kendini kaybetme değil mi? Süveyda ben ile varlığın özdeşliğinin, bendeki, bilmeyi, iyi ve adil bir yaşamı mümkün kılan odağıdır. Tasavvuf geleneği, kimliğin, benliğin Mutlak’la ilişkide kaybolması için bir çaba sarf edilmesi gereği üzerinde ısrar eder. Süveyda içsellikten de içsel, benliğin aşılarak kendiliğin Mutlak’a karışabileceği bir içe işaret eder. Bu insanı evrenselliğe ulaştırır. Metin Altıok şöyle yazmış, Dörtlükler ve Desenler’de:

 

Yüreğinden gelen gizli iniltiye,

Ne zaman kulak verirse insan,

Korkmadan delirim diye;

Erişir evrenselliğe işte o zaman.

 

Kendi ile Varlığın böylece örtüşmesi, Mutlak’ın yaşanan tarihsel zulümleri bitirebileceği umudunu verir. Öte yandan, bir zamanlar tasavvufun dolaştığı bu coğrafya aynı zamanda soykırımların coğrafyasıdır. Şiddet yıkıyor, öldürüyor, siliyor, unutturuyor ama kemik inadını yenemiyor. Toprakta erimeyen kemikler, mezar kazıcılar, define arayıcılar, ev yapmak, yol yapmak için toprağı kazanlar sayesinde açığa çıkıyor. Toplu mezarlar bulunuyor. Mezarı olmayan kayıpların aileleri o kemiklerin açığa çıkarılmasını talep ediyor. Kemik inadı siyasal şiddetin çaresizliği, yenilgisidir. Kemik inadı, hiçbir siyasi sorunun şiddetle çözülemeyeceğini, hiçbir savaşın öldürerek ve ölerek bitirilemeyeceğine işaret ediyor. Dinsel cemaatler ve nepotizmle hüküm süren bir biyo-iktidara karşı kemik inadıyla mücadele edenleri hissetmeyi sağlayan şey, o aslında her kalpte bulunan karanlık noktadır. Onunla ilişkimizi kesmeyi göze almaktansa eziyet çekmeyi veya sürgüne gitmeyi göze almak gerekir.

Süveyda’nın zamansallığı, şiir dilinin duruluğu, imgeleri ve hatta kavramları kadar çarpıcı. Ölümden sonra ve doğmadan önce, varlığın dışındaki zamandan konuşan bir sestir bu. Aslında ölümde de doğumda da bir kemik inadı var. Biri toprağın altında kolay kolay erimeyen kalsiyum, diğeri anne karnında, pıhtıdan oluşan ve hızla bedenleşen, ete ve kemiğe bürünen kalsiyum. Metin Altıok, 1991 yılında yayımlanmış  kitabı Süveyda’da kavramdan, bitki biliminde tohumun içindeki itici güç, sürgün olarak da söz ediyor. Süveyda filiz vermek ise, phusis, tüm doğadır. Asuman Susam’da da süveyda, yani kemikleşmiş inattaki niyet, sadece yok edilmiş olanın silinmiş hatırasının hayata döndüğü, hortladığı noktaya indirgenemez; dişi bedenin içerisinde büyüyen başka hayatın dünyaya gelmek için kendini kemik inadıyla dayatması da şiire dahil. Aşkın bu meyvesini dünyaya getiren bu dişi bedenin erkeklerin egemen olduğu bu dünyada bir yeri yok, ama tüm tarihi kucaklayan, korkuyu aşan bir benliği, sakin, yumuşak ve bilge bir sesi var.

 

Sen bana muhayyel bir şimdisin

Kutupsun çöl; gök denizsin

Kaya-resimsin

Kalsiyumsun kemikten önce

nesin

bir pıhtı olmaktan öte

 

Muhayyel şimdi, hayal edilen şimdi… Deneyim yapısı itibariyle, şimdinin yaşanmasına dayanır, başka birinin bir deneyimi anlatılsa dahi, konuyu anlamak için hep bir şimdide yaşana geri dönmemiz gerekir. Tüm rivayetler şimdiye bağlıdır. Deneyimde her ne varsa, beliriyorsa, şimdide bize verilir. Hayal edilen bir şimdi, şimdide kurulan bir hayal değildir. Hayal edilen bir gelecek olmadığına göre, şimdide gerçekleşebileceği halde gerçekleşmemiş imkanlar mı konu ediliyor bu dörtlükte? Ama keşke kipinde bir serzeniş değil bu. Şimdide olduğu şey olarak verilmeyen, ne olduğu bilinmeyenin bir deneyimi var, ‘Sen bana muhayyel bir şimdisin’ dizesinde. Kutup, çöl, deniz, hepsi doğal fonlar, zeminlerin içinde acaba nasıl bir figür belirecek? Kaya resimler kadar belirsiz, ancak bir silüet olarak hayal edilebilir o içerde sürgün veren tohum Süveyda. Bedenin gebeliğin ilk günlerinde rahminde taşıdığı, gelişen, ne olduğu henüz bilinmeyen, leke gibi görülen küçük bir pıhtıdır. Henüz kemikleşmemiş olduğu halde, kalsiyumu ona mekan olan bedenden alarak gelişip büyüyen varlık, işte şimdideki belirsiz, sadece hayal edebileceğimiz, başka türlü verilmeyen şimdidir. Kim ve nasıl olduğu bilinmeyen başka, yabancı, aynı, filiz, sürgün. Oğul mu, kız mı? Kadın veya erkek olarak doğulmuyorsa eğer bize bunu gelecekte kendisi söyleyebilir. Olma ile olmama arasında bir nokta; bir kişi değil, bir insan değil, ama bir şey de değil. Varlığı kendisini belli ediyor, ama cinsiyeti, kimliği, neliği, özdeşliği yok henüz.

 

ben sana başkaydım evvelden

alacakaranlıkta yanıma vardın

ışıkla doldu yarıklarım

hatırayı hatırladım

melez cesaretin senin

bana da göç edebilirsin

 

Dizelerin sıralanması erotik sahneyi, dinsel bir sahne gibi okunmaya elverişli kılıyor. Burada döllenme sahnesi, arzulanan, gelen, ziyaret eden o başkasıyla birleşmenin heyecanını varlıkta bir aydınlanma gibi anlatıyor. Sevişme bir ayin, cinsellik bir aşkınlık deneyimi. Aşk bedeni içeriden aydınlatıyor, yarıkları açıyor, kadın bedeninin geçirgen tenselliği onu tanrıya yaklaştırıyor; dişi erotizmin dinsel bir deneyim haline gelmesi mistik deneyimin bize hissettirmeye çalıştığı göksel aşkınlığa bir hayli yakındır. Aşk, gövdemi yerden kesip, vücudumu aydınlatıp hafifletip başka bir bedene açar. Böyle bir birleşmeyle gelen keyif ile ilahi parlaklığa, tanrısal ışığa doğru gitmek, birbirine çok benzeyen deneyimler değil mi? Erotik deneyimde bir hakikat ve bilme yok mu, tensel ile tinsel iç içe geçmiyor mu?

‘Ben sana başkaydım evvelden’. Hem tinsellik hem de cinsellik bir başkalıkla karşılaşma, o başkalıkla başkalık olarak yakınlaşmak ve onu bir bilgi nesnesi haline getirmeden bilmektir. Bu anlamda birleşmede en baştaki başkalık ortadan kalkmaz, onunla temas edilir sadece. Başkayı anlama, onu parçalara ayırma, tanımlayarak katılaştırıp kontrol altına almak değildir; başkasını hissederek oluşturduğumuz ilişki bedeninden hem tanıdık hem de başka biri bize gelir. Tanımak, bazı eski deneyimlerle bağ kurmak, bir şeyi neyse o olarak tespit etmek veya bildiğine benzetmek, yakıştırmak anlamını da taşır. Sevilenle kurduğumuz ilişki bedeninde, onu bu anlamda tanıma iddiası kendinden şüphe etmeye hep hazır kalmalı. Eskiden yaşananlardan yeni kavramlarla söz etmeye açık değilse, bildiğini sandığı şeyin yeni bir tezahürünü incelenmeye değmez ve aynı sanıyorsa aşktaki aşkınlığı da reddetmeye meyleder. Elbette geçmiş deneyimler, bellek bir şeyin adını koymamızı, yaşadığımız şeyden bir anlam çıkarmamızı sağlar. Deneyciliği toptan reddeden metafizik, hakikati, ruhtaki izlerde, bellekte arar. Fakat izlerin de üstü başka izlerle örtülür, unuturuz, hatta unuttuğumuzu bile unuturuz. Başkalıkla karşılaşmada da, evvelden yabancı olan, ne kadar evvel, ne kadar yabancıdır sorularını sormak zorundayız. Hatırlanamayacak kadar yabancı, tespit edilemeyecek, tanımlanamayacak kadar başka olan bize hatırayı hatırlatır. İlişki bedeninde melez bir cesaret vardır; başkası bana göç edebilir, göç eder veya etmez, elbette her ilişkide bu tekil başkanın vereceği bir karardır; önemli olan bu göç yolunun açılması, kesintili ayrılığın ortadan kalkmış olmasıdır.

Başkasının bana göçmesi, sanki ilk kez gördüğünüz, sizin için dikilmemiş bir elbisenin, denediğinizde üzerinize mükemmel bir biçimde oturmasına benzer. Sanki o elbisenin her zaman sizin olmuştur. Bir insanın bir başkasını kabulü, bir elbiseyi iyi taşıma deneyimine benzeyen bir bütünleşmedir. Yalnız bir fark var. Elbise derinin üzerinde ikinci bir deri iken, ilişki bedeninden bana gelen başkası derimin altına aldığımdır. Elbette başkalık bir sen, bir öteki insan biçimini almayabilir, o başkalığın ruha göçmesi bir melezleşme, toptan bir dönüşüm getirebilir. Tasavvuf şiirindeki aşk, gayrı, ayrılık, özlem, tanrı ile birleşme, göç, dünyayı terk, sülük gibi izleklerin yakınlığı ve mesafeyi düşünmeye el veren izlekler olduğu iyi bilinir. Başka, tasavvufun, yani aşkın ve etiğin gizemi, arzunun hiçbir zaman tatmine indirgenemeyen keyfidir. Katliamlar, sorunları çözmek yerine ikame edilen şiddetin yarattığı çöküşler, kopuşlar ve ayrılıklar coğrafyasında bize hala kemik inadıyla tutunan ve halen şiirde taşınan varoluşsal bir toplumsal bağ kurma imkanıdır bu.

 

Posted in Uncategorized

What’s New in Philosophy of Sex and Love: Autumn 2016 edition

Erotes

Welcome to What’s New in Philosophy of Sex and Love! These are things from the past year or so that our members and friends are writing, and in some cases reading. We’re going to host this series now here at Erotes; last year’s installment was at our main site.

Samantha Brennan, “Is Marriage Bad for Children? Rethinking the Connection between Having Children, Romantic Love, and Marriage,” with Bill Cameron, in Beyond Marriage, edited by Elizabeth Brake, Oxford University Press.

Samantha Brennan, review of Maggie Nelson’s The Argonauts, Kennedy Institute of Ethics Journal.

Luke Brunning, “The Distinctiveness of Polyamory,” Journal of Applied Philosophy 2016.

Shannon Dea, Beyond the Binary: Thinking About Sex and Gender (Peterborough: Broadview, 2016).

Katherine L. Goldey, Amanda R. Posh, Sarah N. Bell, and Sari M. van Anders, “Defining Pleasure: A Focus Group Study of Solitary and Partnered Sexual Pleasure…

View original post 368 more words

Posted in Uncategorized

Cinsellik ve Kendi Olma Süreçleri

 

 

 

Gül Özyeğin’in 2015’te New York Üniversitesi Yayınları’ndan çıkan New Desires, New Selves: Sex, Love, and Piety among Turkish Youth (Yeni Arzular, Yeni Kendilikler: Türk Gençleri Arasında Cinsellik, Aşk, Dindarlık) adlı eseri, sınıf, cinsel yönelim ve dinsel inanç bakımından birbirinden farklı gençlerle yapılan görüşmelere, söyleşilere dayanan bir sosyoloji çalışmasıdır. Bu farklılıkları bir araya getiren ve onları birbirine bağlayan izlek, kimliğin, daha doğrusu, kendiliğin gizlilik ile açıklığın bir oyunu, alışverişi, pazarlığı içerisinde ortaya çıkışıdır.

Sosyolojik yöntem bize yaşanmış, yaşanan hayatlardan gelen bilgiyi kavramsallaştırma imkanı sunar. Yaşanmış hayatlardan ve anlatılardan yola çıkarak, tarihsel bir zaman ve mekanda belli ilişkilerin şekillendirdiği insan toplulukları ve grupları hakkında bilgiye ulaşmamız mümkün olur. Fakat sosyoloji bu kavramsal bilgiyi deneyimle sınanmaya açık tutar. Sosyolojik düşünce, deneyimlerin ve kavramların dinamik bir biçimde birbirini şekillendirdiği bir şantiye alanına benzer; öyle ki bu alanda hiçbir şey zaten hazır bulunmaz ve çoktan tamamlanmış gibi görülmez. Bu yöntem sayesinde hem bir kavramın bir deneyimden nasıl doğduğunu düşünebilir hem de önceden varolan bir kavramı deneyimle sınayıp yenileme şansına sahip oluruz. Ben bu tanıtım yazısında Özyeğin’in bu yöntemi kullanarak irdelediği kimlik ve kendilik süreçlerine ilişkin felsefi tezi belirgin kılmaya çalışacağım.

Bu kitap Türkiye ile ilgili, fakat aynı zamanda, felsefi bir tez de kuruyor: Özyeğin’in deneyimlerden çıkardığı veya deneyimlerde somutlaştırdığı bu tez temel olarak kendi olma süreçleriyle ilgilidir. Özyeğin’e göre, bu süreçler ‘yeni’dir. Araştırmacı, kendi olma süreçlerinde, dinsel, cinsel ve sınıfsal çeşitliliğe bakarken bu süreçleri tarihlendirir; hatta tarihselleştirir. Neo-liberal ekonominin ve değerlerin hakim olduğu bir çağa ait süreçlerdir bunlar. Bununla birlikte, araştırmanın meselesinin, bir dönemi anlatmakla, ona özgü olanı, ayırt edici karakteristiğini ortaya çıkarmakla sınırlanamayacağını düşünüyorum. Özyeğin, dikkatini fenomenolojik bir biçimde, bu kendi olma süreçlerinin nasıl yaşandığına, hakikatle ilişkilerine yöneltiyor. Bu kendi olma süreçlerinde kişinin hakikatinin ne kadar gizli, ne kadar açık olduğuna bakıyor; kişinin hakikati ile toplumsal yasağın ve sırrın nasıl pazarlık ettiğine odaklanıyor. Özyeğin’e göre, kendi olma süreçleri, cinsellikle ve aşkın yaşanma halleriyle iç içe geçmiş, ayrılmaz bir biçimde ilişkilidir. Hatta diyebiliriz ki, kendi olma süreçlerine ilişkin bir çalışma cinselliğe ilişkin bir çalışmadan ayrı tutulamaz, bir cinsellik çalışması olmak zorundadır. Tarihten bağımsız olarak öne süreceğimiz bir hakikat mi bu, yoksa çağımızın bir görünümü, fenomeni mi? Kendi olma süreçleri cinsel süreçlerden ayrılamazsa, yenilik ve eskilik bunların tarihsel şekillenişine ilişkin bir belirlenimdir:

Kitabın arka planında bulduğum felsefi yaklaşımı biraz daha açmak isterim: Kitabın temel kavramı “kimlik” değil, “kendilik”, yani özdeşlikten, aynılıktan değil, başka bir şeyden bahsediyoruz. Bununla beraber Özyeğin kendilik (selfhood) için de kimlik (identity) terimini kullanıyor bazen. Burada Paul Ricoeur’un Bir Başkası Olarak Kendi (Soi-Meme Comme un Autre) kitabında yaptığı bir ayrıma başvurmayı faydalı görüyorum: Kendilik olarak kimlik ile kişinin aynılığı veya özdeşliği olarak kimlik arasındaki ayrımdır bu. Özyeğin’in kitabı, cinsel kimliğin (sexual identity) fiziksel ve psikolojik olarak belirleyici özelliklerinin neler olduğunu ve bunlara dayanarak insanları bir toplumun içinde nasıl konumlandırdığımızı tartışmıyor. Cinsel kimlik, Özyeğin için, bir aynılığın, zaman içinde aynı kalanın kurulmasına ilişkin bir kavramdır; aslında bir kişinin fiziksel, psikolojik, bedensel özellikleriyle ilgili olmaktan çok, bir tikelin bir tümelin içinde yerleştirilmesiyle veya bir insanın bir grubun üyesi olarak görülmesiyle ilgili. Kuir kuram da bu cinsel kimlik kavrayışını sorguluyor. Özyeğin’e ve kuir kurama göre, cinsel kimlik bir öz değil, bir sınır kavramdır. Çekirdeği merkezde değil, sınırlarda yer alır. Cinsel kimlik atfetme de bu sınırların akışkanlığına dayanır; yani zamana, mekana, tarihsel ve siyasi olaylara, farklı toplumsal bağlamlara, ilişkiselliklere bağlı olarak cinsel kimlik atfetme de değişebilir, kadın ile erkek, heteroseksüel ile eşcinsel, hatta heteroseksüel olmayan çeşitliliklerin atfedilmesi böyle anlaşılabilir. Özyeğin’de dikkat çeken jest, “kendilik” ve “kimlik” terimlerini birbirine yakın kullandığı yerlerde aslında cinsel kimliğin bir kendilik olarak okunması gerektiği iması. Eşcinsellikle, bakirelikle, dindarlıkla ilgili söylemi de bunun içine yerleştirmemiz gerekiyor. Örneğin kitap diyor ki: Heteroseksüel bir Türkiyeli kadının evlenene kadar bakire olmayı veya olmamayı seçmesinin genel bir açıklaması aslında yapılamaz. Ailesinin toplumsal cinsiyet normlarını ne kadar desteklediği, kadının anne babasıyla ilişkisinin ne kadar dürüst olabildiği, erkek sevgiliyle ilişkinin onun için ne kadar güven verici olduğu gibi her kadının kendi biricik olgusallığına ilişkin şartlara bağlı olarak bakireliği konuşmak gerekir. Kendiliği, kişinin kendi hayatına ilişkin anlatısında bekaretle ilgili sınırların nasıl koyulduğunu ve nasıl değiştiğini takip ederek tanıyabiliriz. Bu da tekil bir hikayede sosyolojik veya antropolojik tümelin eğitim, ekonomik sınıf, vs., gibi şartlar veçhesinden bir görünümünü sunar bize.

Özyeğin’in kitabındaki çözümlemelere baktığımızda ne kimlik politikalarıyla bağlanan bir cinsel kimlik tartışmasıyla ne de bunun nasıl alt üst edileceği sorunsalıyla ilgili olduğunu fark ediyoruz. Temel kavramımız “kendilik”, bir anlatı içinde, ötekiyle cinsel ilişki içinde aranıyor. Aşk ve dindarlık birbirine çok yakın, çünkü bunlar da cinsellikle ilgili şeyler. Aşk, cinselliğe dökülmese bile cinsel enerjimizin, arzumuzun başka bir varlığa yönelmesi ve yatırılmasıdır. Dindarlık da bu yaşantıya normatif sınırlar koyar, onu değerlendirmeyi ve düzenlemeyi sağlar. Dindarlık cinselliğin sürekli olarak izlendiği ve kişinin kendiliğinin cinsellik (özellikle de cinsel yasaklar ve ayıplar, nefs vs) bakımından sorgulandığı bir yaşam tarzıdır. Kişinin kendi cinsel arzusuyla hesaplaşmasının, onu bedensel ve nefsi olmaktan çıkarıp aşkın bir düzeye taşımasının sürekli yeridir din.

Peki neden cinsellik kendi olmak, kendini kurmak, inşa etmek, ortaya çıkarmak süreçlerinden ayrılamaz? Cinsellik hayatın bir parçası değil, bütünüdür; bütün hayatı soru haline getirir demiştir Bataille. Cinselliğin, cinsiyetlenmiş bedenin nasıl yaşandığı ile kişinin kendi olma ile olmama tecrübeleri arasındaki sıkı ilişki, üstüne düşünülmesi gereken bir alan açıyor. Cinsellik tabularıyla, yasaklarıyla ele alındığında, arzumuz ile toplum, kültür, yani, normlar ve değerler dünyasıyla bir pazarlık alanı olarak ortaya çıkıyor. Burada pazarlığı yapılan ve o pazarlığın sonunda şekillenen kendiliktir elbette. Özgürlüğümüzü, hakikatimizi, hayatlarımızın ne kadar yalan, ne kadar gerçek olduğunu bu pazarlık belirler. Arzunun, bedenin normlar ve değerlerle karşılaştığı yerde hiç kimse ne tamamen açık ne de tamamen gizlidir. Açıklık ve gizlilik yere, zamana ve ilişkilere, sahip olduğumuz imkanlara ve güçlere bağlı olarak değişir. Yüzümüzü kime nasıl, ne kadar göstereceğimiz, bu yüzün kendisini ne zaman, nerede, nasıl bir cephe, görünüş kurarak sunacağı, her tekil durumda tekrar kararlaştırılması gereken ve hayatımızda her daim mevcut olan zor bir sorundur. Görünürlük hiçbir zaman tek celsede çözüme kavuşmayan, her zaman yeniden görülmesi gereken tek davadır. Elbette kimse görünürlüğünü tamamen kendisi denetleyemez; hayat herkesi tüm gizlenme çabasına rağmen belli bir ölçüde açığa vurur. Yine de açığa vurulanın sözle de teyit edilmesi gerekir; söz bilinenin toplumsal varlığa kabulünün anahtarıdır. Toplum, birey başkalarının hakkında verdiği hükme tamamen tabi değilse eğer, konuşulmadığı ve teyit edilmediği sürece yaşanan hakikatten vazgeçme kapısını açık tutar. O halde yüzünü gösterme de gizleme de hem davranış hem de bir tekrar ve teyit olan sözle ilgilidir.

Bu kitabın cinsel kimlikle ilgili olmadığını söylemiştik: Özyeğin cinsel süreçler olan kendi olma süreçlerinin sınıf, cinsellik, cinsel yönelim, inanç gibi boyutlarda farklı yaşandığı için farklı süreçler, farklı serüvenler, farklı kimlikler doğurduğunu anlatıyor. Kimlik ile kendilik arasındaki ilişkiyi nasıl kurmalı? Kimlik bir özdeşleştirmeye/özdeşleşmeye dayanıyor. Başkaları tarafından nasıl görüldüğümüzle ilgili. İnsanın fiziksel veya psikolojik özelliklerine dayanan bir sınıflandırmadan çok kişinin bir grubun bir üyesi olarak görülmesiyle, o grubun içine yerleştirilmesiyle meydana geliyor. Kendilik ise başkasıyla ilişkiye, o ilişkinin zamanda dünyada açılan, kısmen kamusallaşabilen kısmen kamusallaşmayan hakikatine ilişkin. Belki de cinsel kimlik ile cinsel kendilik arasında açık uçlu bir diyalektik ilişki bulunduğunu varsaymak gerek, çünkü bunlar toplumsal görünürlüğümüzün başkaları tarafından görülme ve başkalarına kendini gösterme boyutlarıyla ilgilidir; bu iki boyutu biri diğeri olmadan düşünmek mümkün değildir.

 

 

Posted in Uncategorized

GEL-GİT

Source: GEL-GİT

Posted in Uncategorized